RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.
Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.
Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.
Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan tamamlanır.
Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Çernışevski’nin Ne Yapmalı romanı (1863) ile de bu tamamlanmaya entelektüel destek gelir. Böylece bu rüzgâr edebî kelimelerle zihinlere yerleşmiş olur. Çünkü kendini iyi ifade etmek ancak edebiyata verilen kıymetle mümkündür.
Nihayetinde 1868-1870 yıllarında da radikalleşme başlamış ve işlerin dönüp dolaşması sonucunda 1881’de Çar II. Aleksandr bombalı bir saldırı ile öldürülmüştür.
Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-’72) ve Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını yazarken gençlerin üzerinde hortlak gibi gezinen nihilizmden ve bu Rus gençlerinin ruh hallerinde bıraktığı tahribattan fazlasıyla etkilenmişti. Çünkü gençler Rusya’da yaşanan onca şeyden bu karanlık ve umutsuzluk hallerine düşmüş ama oradan çıkamamışlardı.
Nitekim o hallerden bazı zihinler çıkamamıştır. Bazı ruhlar kendi karanlıklarının içinde boğulmuştur. Böylece ruh halleri teröristleşmiştir. Dostoyevski işte bu bam teline vurgu yapar. Buranın anatomisini önümüze serer. Gerisini bize bırakır. O ruh hallerinden de çeşitli kişiler baş göstermiş ve çeşitli eylemler ortaya çıkmıştır. Gerek aşağıdan gelen terör eylemleri olarak, gerek tepeden inen bürokratik baskı olarak ve gerek de ne aşağıdan ne tepeden olan ama sadece ve sadece sessizliği içinde kendi kendini yiyip bitiren çürümeye yüz tutma vakaları vuku bulmuştur.
Dostoyevski’nin izdüşümündeyiz. Bu yüzden yaşadığı devri, atmosferi ve ruh hallerini anlamız gerekiyor. Böylece hangi kaynaklardan beslenerek bizi mest eden o şaheserlerini yazmış idrak edebilelim. Böylece ağzımız daha da tatlansın. Edebiyat işi lezzet işi değil midir zaten, bizi bir yanımızdan tutup bırakmayan.
Şimdi biraz da Balzac’ın (1799-1850) izdüşümünde gezinelim.
1848 Devrimleri ile Avrupa’da bir bahar yaşanıyordu. Şubat 1848 yılında başlayan Paris kalkışlı bir rüzgâr domino etkisi ile tüm Avrupa’ya yayıldı. Kral Louis-Philippe tahttan indirildi ve II. Cumhuriyet ilan edildi. Efsanevi Napoléon Bonaparte’nin yeğeni olan Louise-Napoléon Bonaparte cumhurbaşkanı oldu. Ardından ilan ettiği cumhuriyeti 3 yıl sonra 1851 yılında kaldırarak İmparator III. Napoléon oldu.
1848’de Marx ve Engels Komünist Manifesto’yu yazdılar.
1848’de Rus Çarı I. Nikolay Macar Devrimini bastırmaya asker gönderdi. Bunun üzerine Rus aydınlarında tepki arttı. Bu tepki de işte yazının başından itibaren anlattığımız Rusya’daki kararan ruh hallerinin fikirsel öncülleri oldu.
Daha sonra bu oluşan zemin üzerinden, devlete karşı korkutmayı eylemleriyle temel alan modern terörizm, oluşum kaynaklarından güçlü bir kaynak edinmiş oldu.
Kavram olarak terör sözcüğü ise ilk olarak Fransa’da Robespierre tarafından benimsenerek kullanıldı: Régne de la Terreur! Böylece Balzac’ın payına da insanlığın komedyasının bürokratik baskı kısmını eleştirmek düştü. Robespierre önderliğinde Jakobenlerce 16 bin kişinin giyotinle topluca infaz edildiği o meşhur 1793-1794 yılları Fransa’sı. Bu konu hakkında da iyi bir film öneririm, görsel anlamda da o devrin zihinlerde iyice oturması için. Gerard Depardie’nun oynadığı 1983 yapımı Danton filmi. Robespierre’nin de dostu olan Danton’un bir zamanlar devrimin önderlerinden biri iken bu rüzgârın nasıl dönüp dolaşıp kendisini yine aynı dostunun eliyle giyotinin altına ittiğini dramatik bir dille ama Depardie’nun da şahane oyunculuğu ile anlatıyor.
Balzac da Dostoyevski de aynı dönemlerde ama farklı coğrafyalarda ve farklı şartlar altında yaşayarak görünürde farklı şeyleri eleştirmiş ama aslında o farklı şeylerin de çıkış noktası olan aynı vakaya işaret etmişlerdir. İnsanlığın düşebildiği ama içinden çıkamadığı hastalıklı ruh halleri. Bu haller elbette ki her dönem ve coğrafyada insanlık tarihi boyunca var olmuştur ama bu iki yazarımızın izdüşümünü takip ettiğimiz zaman görüyoruz ki bu yazarlarımızın bulundukları yerlerde bu ruh halleri toplumca yaşanmaya başlanmış ve en önemli unsur olarak bunları muhteşem bir edebi dille anlatan yazarlarımızla temas etmişlerdir. Bir Balzac ya da Dostoyevski dediğimiz zaman bunu anlamaz mıyız?
Balzac, Fransa’daki yeni yönetimin yarattığı rüzgârı samimi bulmayarak, bu rüzgârın toplumu para odaklı bir hale getirdiğini, romanlarında yarattığı yeni insan tipi karakterleri üzerinden eleştirmiştir; İnsanlık Komedyası’nın bir parçası olarak. Balzac, tüm romanlarını İnsanlık Komedyası adı altında toplarken, aynı zamanda, Dante’nin İlahi Komedyası’nın ismine de bir nazire yapar.
Balzac, sosyal ve ekonomik çöküşü (para, sınıf, burjuva) romanlarında işlerken Dostoyevski doğrudan Rus nihilizmindeki ruh hallerini ve metafizik çöküşünü masasına yatırmıştır. Tıpkı Karamazov Kardeşler’de nihilist İvan’ı anlamsızlık ve içsel boşluğun getirdiği çöküşle yüzleştirdiği gibi.
Nikolay Gogol (1809-1852) da benzer bir çizgide Rus toplumunu eleştirerek Dostoyevski’ye eşlik etmiştir.
1830-1880 yıllar arasında toplumdaki devrimci, nihilist, seküler rüzgârları destekleyen yazarlara örnek olarak ise şu isimleri sayabiliriz: Victor Hugo (1802-1885), Emile Zola (1840-1902), Çernışevski (1828-1889).
19. yüzyılda edebiyat dünyası bu konuda ikiye bölünmüştü. Adeta bu yüzyılın en büyük entelektüel savaşları yaşanıyordu. Bu savaş gazetelere ve dergilere uzandığı gibi aynı zamanda romanları da kapsıyordu.
Balzac, birçok gazetede köşe yazarlığı yapıyordu. Bunlardan birisi de bir karikatür dergisiydi. Kalemi oldukça sivri ve kralcıydı. Buna karşılık Victor Hugo da benzer bir eleştirel yazarlık temposundaydı. Onun da kalemi sivri ama cumhuriyetçiydi. Biz genelde Türk insanı olarak Victor Hugo’yu tanırız. 1862’de yazdığı Sefiller romanını bilmeyen bir Türk çocuğu yoktur muhtemelen. En azından 1990’larda ve 2000’lerin başında durum böyleydi.
Siyaseten birbirine zıt olan bu iki büyük yazarımız da Fransa’daki Vendée İsyanı’nı ele almışır. Hugo cumhuriyetçi tarafı savunurken Balzac kralcı tarafı savunmuş. Balzac’ın ilk ses getiren romanı olan ve Köylü İsyanı olarak çevrilen Les Chouans (1829) ile bu konuya değinilmiştir. Balzac bu romandan önce genelde hep kendi adını gizleyerek ucuz gotik romanlar yazmıştır. Hızlı yazılan, çabuk para getiren romanlar. Daha sonra birçoğundan utandığını da söylemiştir. İşte bunların ardından gelen Köylü İsyanı romanı ile Balzac çıkışını yakalamıştır. Oldukça yoğun bir roman olan Köylü İsyanı’ndaki yaklaşımında Balzac hem kralcılara hem de cumhuriyetçilere benzer yaklaşımlarda bulunmuştur. Bir noktadan sempatik gösterirken bir noktadan da kusurlarını göstermiştir. Nitekim realizmin babası sıfatını da boşa almış değildir. Ayrıca Balzac bu romanında bu iki taraf arasındaki çatışmadan da bir aşk doğurmuştur. Yasak aşktır bu çünkü kadın kralcı iken erkek de cumhuriyetçidir. Elbette bu roman Balzac’ın bir olgunluk dönemi romanı değildir ama yine de Balzac olduğu için büyüleyicidir.
Mesela romandan bir küçük pasaj verirsek. Ufak bir diyalog. “Kralın kim olduğunu biliyor musun?”, “Evet, biliyorum. Kral rahiptir.” Romanda geçen bu diyalogda Balzac bir cumhuriyetçi ile bir kralcıyı konuşturur. Şu kadarcık bir diyalogla bile önünüze devrin Fransa’sı, coğrafyanın atmosferi, 19. yüzyıl Fransızlarının tipolojisi, Katoliklik nedir, rahiplik ne demektir, cumhuriyetçilik nedir, hanedan ne anlam ifade ediyor, Napoléon kimdir, 200 yıl önce Fransa’da neler olmuş ve hatta günümüze kadar uzanan 2025 yılı Eurovision Şarkı Yarışması’nda Paris’te sergilenen o açılış şovunun anlamı nedir tüm bunlar açılıyor önünüze. Şahsen romanda “Kral rahiptir” cümlesini okuduğumda şok olmuştum. Halbuki Avrupa tarihine meraklı birisi olarak kral sözcüğü bana pek bir şey ifade etmiyordu bu cümleyi okuyana dek. Tabii sadece bu cümle değil, bu cümle yaşadığım bu duyguların en yüksek anıydı, buna asıl sebep olan romanın verdiği o genel ruh. Nitekim zaten Fransa tarihini de anlamak için Balzac’ın romanlarından oldukça istifade edilmiştir çünkü tarih sadece tarihi bilmekle mümkün değil, o ruhu ve algıyı da anlamak gerekir. Elbette Balzac bir tarihçi değil ancak tarihçiliğin bile romanların ve edebiyatın büyüsüne muhtaç olduğunu kanıtlayan usta bir yazar.
Vendée İsyanı’nı daha iyi anlamak için Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrasında vuku bulan Yozgat Ayaklanması incelenebilir.
Balzac, bu romanında sadece kralcılara sempatiyle yaklaşmıştır. Kalemi sonraki yıllarda sivrileşecektir. Yine de Balzac’a cevap olarak iki tane roman gelir Hugo’dan;
Les Misérables (1862) ve Quatrevingt-treize (1874).
Balzac, sırasıyla ilk dönemlerinde romantiktir. Sonrasında siyaseten dili sivrileşir. Son döneminde kralcı olmaya devam eder ama daha az sivri ve dengeli bir pozisyon alır. Hugo’yu “devrimin şairi” diye suçlarken, Hugo tarafından da “gerici, burjuva” olmakla suçlanır. Hugo, sadece bir yazar değil aynı zamanda milletvekiliydi.
1848 devriminden iki yıl sonra 1850’de Balzac 51 yaşında bu hayata gözlerini yumdu. 51 çok erken bir yaş olmasına rağmen bedeni doktorlara göre yine iyi dayanmıştı. Geceleri hiç uyumadan 40-50 fincan kahve ile dinç kalmaya çalışarak romanlarını yazıyor ve devasa borçlarını kapatıyordu. Borç kapatma telaşesinin aynısı Dostoyevski’de de mevcuttu.
Bu vesileyle biraz da ülkemiz coğrafyasına gelirsek, Türkiye’nin Balzac’ı sıfatına haiz olan bir yazarımız vardır. O da devasa borçlarını kapatmak için sürekli eser üretirdi. Aziz Nesin. Balzac’ın cenazesine Hugo katılmıştır. Her şeye rağmen. Tabutunun başında da meşhur olan bir konuşma yapmıştır: “Balzac, Fransız edebiyatının en büyük dâhisiydi.”
Gelelim Necip Fazıl Kısakürek’in cenazesine. Yıl 1983. Aziz Nesin cenazeye katılır. Her şeye rağmen. Der ki, “O bir dahiydi, saygı duyarım.” Tıpkı Çetin Altan’ın anması gibi. Hakikati arayışlarında farklı yolları, farklı sokak aralarını tercih etseler de gerçek sanatkârlar ruhen birbirlerini tanır, dehalarını ve samimiyetlerini (sahicilik) görür ve “çatıştıkları dönemlerde dahi” ruhen selamlaşırlar. İşte tiyatro bitip perde kapanırken de birbirlerinin cenazesine gidip oyunu sonlandırırlar. Oyun, izleyicilere (okuyuculara) geçmemişse de işte o son perdede ne olup bittiğinden hiçbir şey anlamazlar. En acı verici olanı da budur. Yazarların ruhlarının en mahrem yerlerini anlamamak ama yine de o mahrem yerlerinden yazdıkları satırları okumak. Hani denir ya İsa gelse onu ilk çarmıha gerecek olan kilisedir diye. İş biraz da oraya varıyor.
İsa demişken, şimdi bir kısa Tolstoy (1828-1910) ara başlığı açalım.
Tolstoy, devrindeki Hristiyanlık, cumhuriyet, sekülerlik, devrimcilik ve diğer önerilerin havada uçuştuğu bir ortamda Bakunin’den farklı olarak İsacı bir anarşizm tavrını vurgulamıştı. Hatta 1880’de bir Tolstoycu komün kurdu. Köylülerle beraber çalışıp sade hayatı deneyimledi.
Bugün belki de bu hayatı deneyimleyen en yakın topluluk Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Amish’ler topluluğudur.
Gandi, şiddetsiz direniş için ilhamını Tolstoy’dan almıştır. Bir gün Tolstoy’un Tanrının Krallığı İçinizdedir (1894) adlı kitabını okur ve bu okuyuş kendi devrinde Dünya’da çok şeyleri değiştirir. Kısaca Hindistan İngiltere’den bağımsızlığını kazanmıştır. Şiddetsiz direniş de bu sürecin itici gücü ve sembolü olmuştur. Bu fikrin tohumu da Tolstoy’un bir eserini okuyarak ekilmiştir. İşte edebiyatın tesiri.
Yıl 1910. Gandi ve Tolstoy mektuplaşırlar. Mektuplarında kurtuluşun şiddetsizlikte olduğu düşüncesinde hemfikir olurlar. Aynı yıl Gandi, Hindistan’da Tolstoycu bir komün kurarak Tolstoy’u Hindistan’ın manevi babası olarak ilan eder. Sözün özü Gandi’nin Sattagraha’sı (şiddetsiz direniş) doğrudan Tolstoy’un edebiyatçılığından gelmiştir.
Yazımızın ekseninin ana ayakları Balzac ve Dostoyevski. Asıl konumuz bu iki yazarın eş zamanlı olarak kendi ülkelerindeki benzer konumlarını ya da farklı konumda da olsa aynı vakaya vurgu yapmalarını işlemek. Böylece edebiyatın ve edebiyat yazarlarının gerçek hayattaki konumlarını zihinlerimizde iyice oturtalım. Bu konu bizde ayaları üzerinde dursun. Bunu böyle yapacağız ki zihnimizde ihtiyacımız olan o tarihteki belirsizlik, bulanıklık ve yazarların romanlarının havada uçuşan rüyalardan ibaret olduğu yanılgısını eleyelim. Eser müessirinden ayrı değildir. Ve o müessir de bizimle bu gerçek hayatın içinde yaşamaktadır.
Dostoyevski’nin izdüşümü ile yazımızı nihayete erdirelim;
Bir koridordur bu bizim varoluşumuz. Her bir adımımızla, yürüdüğümüz yolu ardımızda bıraktığımız ve koridorun sonundaki ışığa yaklaştıkça ışığın gittikçe üzerimizde parladığı bir yolculuk.
900 sayfalık Ecinniler yolculuğunun en başına bir pasaj bırakmıştır Dostoyevski. Yeni Ahit’in Luka bölümüne ait olan bu pasajı paylaşıyorum:
“Orada, dağın yamacında otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler, domuzların içine girmelerine izin vermesi için İsa’ya yalvardılar. O da onlara izin verdi. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdiler. Sürü dik yamaçtan aşağı koşuşarak göle atlayıp boğuldu. Domuzları güdenler olup biteni görünce kaçtılar, kentte ve köylerde olayın haberini yaydılar. Bunun üzerine halk olup biteni görmeye çıktı. İsa’nın yanına geldikleri zaman, cinlerden kurtulan adamı giyinmiş ve aklı başına gelmiş olarak İsa’nın ayakları dibinde oturmuş buldular ve korktular. Olayı görenler, cinli adamın nasıl kurtulduğunu halka anlattılar.”
Bir vakadan bahsettik. Esen rüzgârlardan. Sonuçlarından. Bunlar her yönüyle ele alan yazarlarımızdan. Böylece izdüşümlerini yakalamaya çalıştık. Okuduğumuz romanları daha özden yakalamaya çalıştık. Sadece bir olay örgüsü, edebi bir akış ve özdeşleştiğimiz karakterlerden ibaret değil roman. Orada bir hayat var. Nefes alış var. Yazar orada yaşıyor. Yazar yaşarken çürür ama ölmez. Ruhunu satırlarına sindirir. Sonrasında bedeni toprak altında çürüse de ölmez. Satırlarda yaşamaya devam eder. O his ve ruh yaşarken sonsuzluğunu hissediyordu da neden çürüyen yanı miadını doldurduğunda bile o his ve ruh var olmasın? Yazarlarımızın ruhu var. Farklı bir ruh ama. Bunu yakalamaya çalıştık. Satırların nerelerden geldiğini. Ve o geldiği ruhun nasıl bir ülkede, nasıl insanların ve olayların arasında yaşadığını öğrenmeye çalıştık. Böylece romanlarda olup bitenleri daha iyi görelim. Roman okurken en etkilendiğimiz ve duygusunu hissettiğimiz satırların gerçekten de yazarın hayatında vuku bulduğunu ve orada sahici bir şekilde bize hâlâ bir şeyler anlattığını anlayalım diye gayret ettik.
Koridor, domuzlar, cinler ve belki de yazarlarımızın vermek istediği mesajlar bir yana ancak bu iki yazarımızın direkt anlamda yaşamlarının kendisinin verdiği bir mesaj üzerinde durarak yazımı tamamlamak istiyorum. Ve belki de bu yazacağım şey her insan için geçerli değildir ama insan için geçerlidir. Özellikle sanatkâr mizaca sahip olan insanlar. Üretmezsen kaybolursun. O sanat güneşinin dizinin dibine oturmazsan dik yamaçtan aşağı doğru kendini koşarken bulabilirsin. Sadece nihilizmin o ruh hali bir kere içine girmeyegörsün. Boşluk gördü mü atlamak isteyecektir. İnsan ise boşluk kaldırmaz. Daima üretmek, yaratmak, anlam katmak zorundadır. Belki her insan için geçerli değil bu ama insan için geçerli. Sanatkâr ruhlu olanlar için ise elzem. Sanatkâr ruhun eserinden başka besin kaynağı yoktur bu hayatta. Biz zannediyoruz ki sadece borçlarını ödemek için harıl harıl çalıştı yazarlarımız. Balzac’ın ne derdi vardı da gençken Loire Köpründe intihar girişiminde bulundu? Ne derdi vardı da odaya kapanıp yazmaya başladı? Ardından kendini bulmaya başlayan eserler ürettikten sonra her şey değişti. İsa’nın dizlerinin dibine oturdu. Yani masa başına. Kâğıt ve kalemlerinin dizlerinin dibine. Dik yokuşa sırtını döndü. Işık parladı. Tertemiz giyindi ve aklı başına geldi. Olayı görenler, cinli adamın nasıl kurtulduğunu halka anlattılar.
Veya Yeraltından Notlar. Dostoyevski çürüyen bedenini yazar orada. Çürüyen ruh halini. Yazar, gözünün önünde tutar, avucunun içine alır. O kaçamaz artık. Yoksa eleştirdiği şeyi bu kadar sahici yazması mümkün mü? Her birimizin içinde bulunan o karanlık yanımıza da ışık tutmuş olmuyor mu Dostoyevski? O parlayan ışığa sırt çeviren yanımıza. Temiz kıyafetleri çekmecede bırakan. Dik yokuşa doğru meyleden yanımıza. İsa’nın önünde diz kırmayan. Umutsuzluk sürüsüyle örgütlenen, dik yokuşa doğru, boğulmaya yüz tutmuşçasına o karanlık gölde.
Sanatsal doğumunu gerçekleştiremeyen insan içinde terör, korku ve dehşeti yaşayarak boğulur.
Kaynaklar:
- Honore de Balzac, Les Chuans / Köylü İsyanı romanı
- Fyodor Dostoyevski, Besı / Ecinniler romanı
- Norman Davies, Avrupa Tarihi
- Stefan Zweig, Balzac biyografisi
Yorumlar
Yorum Gönder