Ana içeriğe atla

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern terörizmin ve modern terör örgütlerinin temelini oluşturacaktı. Savaş yenilgisi, reform yetersizliği ve Batı etkisi fitili ateşledi. Ayrıca 1848 devrimleri ile bir Avrupa Baharı yaşanıyordu. Şubat 1848'de başlayan Paris kalkışlı bir devrim domino etkisi yaratarak Avrupa'ya yayıldı. Kral Louis-Philippe tahttan indirildi ve II. Cumhuriyet geldi. Napoléon Bonaparte'nin yeğeni olan Louise-Napoléon Bonaparte cumhurbaşkanı oldu. Sonra 1851'de de darbe ile imparator olarak III. Napoléon oldu. Marx-Engels 1848'de Komünist Manifesto'yu yazdılar. Rusya'da Çar I. Nikolay 1848'de Macar Devrimini bastırmaya asker gönderdi. Rus aydınlarında tepki arttı. Nihilizm ve radikalizme zemin hazırlandı. Bu zemin üzerinden yani Rusya'dan modern terörizm doğdu; devlete karşı korkutmayı temel alan örgütlü kalkışma. Terör kavramı ise ilk olarak Fransa'da Robespierre tarafından benimsenerek kullanıldı: Régne de la Terreur! Giyotinle Robespierre önderliğinde Jakobenlerce 16.000 kişinin toplu infaz edildiği o meşhur 1793-1794 arası terör dönemi. Kavram ilk burada kullanıldı fakat modern terörizmin ve modern terör örgütlülüğün başlangıcı buradan alınmaz çünkü burada devlet eliyle korkutma politikası güdülmektedir. İlk modern terör örgütü Rusya'da 1879-1881'de kurulan Narodya Volya örgütüdür. Balzac da (1799-1850) Dostoyevski de (1821-1881) aynı dönemde yaşamış. Farklı ülkelerde (Fransa ve Rusya) benzer rüzgârları, dalgaları eleştirmiş. Balzac kendi ülkesindeki yeni yönetimin yarattığı rüzgârı samimi bulmamış ve para odaklı olmaya başlayan toplumdaki yeni tip insanları eleştirmeye başlayıp tüm romanlarına verdiği toptan bir isim de olan İnsanlık Komedyası olarak resmetmiş. İnsanlık Komedyası aynı zamanda Dante'nin İlahi Komedya'sına da bir naziredir. Dostoyevski doğrudan Rus nihilistleri hedef alır ve mesela Karamazov Kardeşler'de nihilist İvan'ı anlamsızlık ve içsel boşluğun getirdiği çöküşle yüzleştirir. Balzac daha çok sosyal ve ekonomik çöküşü (para, sınıf, burjuva) işler. Dostoyevski ise psikolojik ve metafizik çöküşü işler. Nikolay Gogol da (1809-1852) Ölü Canlar ve Palto ile Rus toplumunu eleştirir tıpkı Dostoyevski gibi. 1830-1880 arası devrimci / nihilist / seküler dalgayı destekleyen ve geleneği (monarşi, kilise) eleştiren yazarlar: Victor Hugo (1802-1885), Emile Zola (1840-1902), Nikolay Çernişevski (1828-1889). 19. yüzyılda edebiyat dünyası bu konuda iki bölünmüştü ve 19. yüzyılın en büyük entelektüel savaşları yaşanıyordu. Bu entelektüel savaş gazetelerde, dergilerde yaşandığı gibi romanlarda da yaşanıyordu. Mesela Balzac birçok gazetede, hatta bir karikatür dergisinde bile uç kralcı siyasi yazılar yazıyordu. Victor Hugo da aynı şekilde diğer uçtan yazılar yazıyordu. Tabii bizim asıl bildiğimiz Sefiller romanı (1862). Balzac da Hugo da Vendée İsyanı'nı ele almış. Hugo devrimci tarafı savunmuş. Les Chouans (1829) Balzac'ın Köylü İsyanı adıyla yayınlanan yetkin anlamda ilk romanıdır. Ondan önce ucuz gotik romanlar yazmıştır kendisinin dahi sonradan utandığı. Bu romanın adındaki köylünün anlamı kralcı isyancılar. Vendée İsyanı'nı daha iyi anlamak için Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sonrasındaki Yozgat İsyanı araştırılabilir. Balzac'a cevap denebilecek 2 roman geldi Hugo'dan. Les Misérables (1862) ve Quatrevingt-treize (1874). Balzac ilk dönemlerinde daha romantik, sonra siyaseten sivri dilli ve son dönemlerinde tekrar dengelenen ama hep kralcı olan bir görüşe sahiptir. Balzac Hugo'yu "devrimin şairi" diye suçlarken Hugo Balzac'ı "gerici, burjuva" diye suçlar. Hugo'ya göre Balzac'ın romanlarında anlattığı çürümüş toplum ancak devrimci halk hareketiyle kurtulur. 1848 yılı devrimi ile Fransız Devrimi'nin 1789'da başlayan süreci tamamlanmışken Victor Hugo da milletvekiliydi. 1850'de Balzac 51 yaşında göçtü. Bedeni iyi bile dayanmıştı geceleri hiç uyumadan 40-50 fincan kahve eşliğinde borçlarını kapatmak adına roman yazma temposuna. Borç kapatmak için yazma telaşının aynısı Dostoyevski'de de vardır. Ve Türkiye'den Aziz Nesin'in sayısız kitabı gösterilebilir. Zaten Aziz Nesin için Türkiye'nin Balzac'ı denir. Balzac'ın cenazesine Hugo katılmıştır. Tabutunun başında da meşhur bir konuşması vardır. Her şeye rağmen demiştir ki: Balzac Fransız edebiyatının en büyük dahisi idi. Türkiye'de buna benzer hangi örnek verilebilir? Elbette Necip Fazıl Kısakürek'in cenazesi. 1983'teki cenazeye Aziz Nesin katıldı. Bir konuşma yaptı: o bir dahiydi, saygı duyarım. Bu iki yazar aynen Balzac ve Hugo gibi yaşarlarken birbirlerine gerici ve komünist derlerdi. Bir kısa Tolstoy (1828-1910) başlığı açalım. Tolstoy, tüm bu keşmekeşin, Hristiyanlık, Cumhuriyet, sekülerlik, devrimcilik ve diğer önerilerin havada uçuştuğu bir ortamda Bakunin'den farklı olarak Hristiyan Anarşizmini önerdi. Hatta 1880'de bir Tolstoycu komün kurdu. Köylülerle beraber çalışıp sade hayatı deneyimledi. Bugün bu hayata en uygun yaşayanlar Amerika'daki Amish tarikatıdır. Gandi, Tolstoy'un Tanrının Krallığı İçinizdedir (1894) kitabından çok etkilenerek şiddetsiz direniş ilkesini düstur edinmiştir. Gandi bu sayede başarıya da ulaşmıştır. Hindistan İngiltere'den bağımsızlığını kazanmıştır. Şiddetsiz direniş bu sürecin itici gücü ve sembolü olmuştur. Bunun Gandi'nin zihnine bir ide olarak düşmesi ise Tolstoy sayesindedir. İşte edebiyatın gücü. Bu beyaz sayfadır. Bir de işin karanlık sayfası var. Bir de terörü ve terör örgütlerini icat edenler var. 1910'da Tolstoy ve Gandi mektuplaşır. Karşılıklı şiddetsizlik kurtuluştur derler. 1910'da Gandi Tolstoycu komün kurar ve Tolstoy'u Hindistan'ın manevi babası olarak belledi. Yani Gandi'nin Sattagraha'sı -şiddetsiz direniş- doğrudan Tolstoy'dan gelmiştir. Yazımızın ekseninin ana ayakları Balzac ve Dostoyevski ve bu iki yazarın eş zamanlı olarak kendi ülkelerindeki benzer konumları. Böylece edebiyatın ve yazarlarının gerçek hayattaki konumlarını oturtup ayakları üstüne bastıracağız ki zihnimizde ihtiyacımız olan o tarihteki belirsizlik, bulanıklık ve yazarların ve romanlarının havada uçuşan rüyalardan ibaret olduğu yanılgısı dağılsın. Eser müessirinden ayrı değildir. O müessir de, nefes alıp veren canlı insan da (yazar) gerçek dünyanın içinde yaşamaktadır. Bu gerçeklik her ne kadar absürt olsa da ve yazar bunun farkında olsa da bu absürtlükten kendimizi alamayız. Şimdi Balzac ayağına gidelim. Biraz günlük hayata inelim. Balzac roman yazmak dışında gazetelerde de yazardı. Kralcı gazeteler. Bir karikatür dergisinde de siyasi yazılar yazıyordu. Aynı bugünkü gibi siyasi karikatürlerin olduğu bir dergi. Hayat pek değişmiyor. Hugo da daha cumhuriyetçi gazetelerde yazıyordu. Balzac kadar olmasa da seküler cumhuriyeti savunan siyasi yazıları vardı. Sefiller romanını her Türk çocuğunun 4. ya da 5. sınıfta okumaya başlama sebebi de budur. Okunmasa bile bilinir. Şimdi biraz gazetelerden örnekler verelim. Le Rénovateur’da (1832): “Fransa’nın kurtuluşu ancak meşru kralın tahta dönmesiyle mümkündür. Burjuva hükümeti bir felakettir; çünkü burjuva, Tanrı’nın yerine kendi çıkarını koyar.” La Mode’de (1832): “Bizler, Tanrı’nın lütfuyla gelen kralların sadık tebaasıyız. Onlar olmadan toplum bir canavarlar sürüsü olur.” La Quotidienne’de (1831): “1830 Devrimi, Louis XVI.’nin idamından beri en büyük suçtur. O idamla aile babaları başsız bırakıldı; şimdi de krallar başsız bırakılıyor.” La Rappel gibi gazetelerde de Victor Hugo’nun “Gelecek tüm insanlar için cumhuriyettir” gibi sözleri vardır. Fransızlar hakkında bu kadar bilgi yeterli. Şimdi tekrar Dostoyevski’ye dönelim, biraz nihilizme, biraz terörizme ve kavrama / ide’ye yoğunlaşalım, ardından konuyu kapatalım. 

Bir koridor bizim varlığımız. Sonunda ışık olan, başlangıcı ise arkamızı verdiğimiz bir yolculuk. Bir karınca yuvasında üreyip dışarıya doğru açılan, saçılan, dağılan karınca sürüsü gibiyiz tek bir bedende. Bunu bir sanatla, işle yapıyoruz. İnsanlarla eklemlenmek ne zaman tatmin edici seviyeye gelirse bu süreçte o kadar mutluyuz. Bu yüzden çalışıyor, çabalıyor, gayret ediyoruz. En makul, en olabilir, en güvenli yol hangisiyse onu seçiyoruz. Şartlar böyle olduğu için genelde biz seçmiyoruz. Seçiyor görünüyoruz ama aslında oluşan şartlar ne ise biz o seçime doğru itiliyoruz. Felsefenin determinizmine, dinin kaderciliğine girmek istemezdim. Oldu olan. Hakikat böyle. Olan bu. Aydınlığımıza çıkana kadar da bu koridorda savaşmaya devam ediyoruz. Yerin altında o koridoru toprağı kaza kaza açıyoruz bir nevi. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kısa romanı olan novellası gibi. Yeraltı konuşmalarını genelde zihnimizde yaparız ve dile dökmeyiz. Dostoyevski dökmüş. Adamın adı bu yüzden dillerden düşmüyor. Söze getirilmesi gerçekten zor olan şeyleri ayan beyan metne dökmüş. Koridor konuşmaları, yer altı konuşmaları yapmış. Dostoyevski'nin pozisyonunu burada iyi bellemek lazım. 1860'lar Rus nihilistlerine olan eleştiridir temelinde Dostoyevski edebiyatı. Rusya'nın Kırım Savaşı'ndaki yenilgisiyle, yönetimin sorunları çözememesiyle ve Batı nihilizminin rüzgarlarıyla genç Rus entelektüelleri arasında yayılan aslında nihilizmin en yıkıcı şekli olan Rus nihilizmine olan eleştiri. Zaten bir adım sonrasında kurulan örgütlerle modern terörizmin, modern terörist örgütlerin kavramsal zemini de burada kuruluyor. Terör kavramının ilk benimsenip kullanıldığı yer ise 1789 sonrası Terör Dönemi olarak geçen Fransız Robespierre devridir. Tabii bu devlet eliyle olduğu ve terörizm de devlete karşı bir örgütlenme olduğu için modern terörizm adıyla sanıyla benimsenip faaliyete geçmesiyle mimlenen ilk yer Rusya'dır. Dostoyevski İncil'den bir örnek paylaşır. Cinlenmiş birisine gider bir gün İsa ve o cini o kişiden alıp domuzlara yönlendirir. Cinlenen domuzlar da sürü halinde kendilerini koşarak uçurumdan aşağıya atarlar. Dostoyevski Rus nihilizmini işte bu cinlenme ile bir tutuyor. Ecinniler romanının temeli budur. Bu minvalde bakarsak Yeraltından Notlar'a Dostoyevski elbette bir eleştiri yaparken aslında kendi iç dünyasının da bir yönünü yazıp ifade ediyor. Koridorumuzda yürürken eğer işimiz, gücümüz, sanatımızla ritmimizi yakalayamazsak kendimizi uçurumdan aşağı atma tehlikemiz de var, başkalarına zarar verme tehlikemiz de ya da pasif kalabiliriz ama ilerleyip üretirsek ve ortaya bir sanat çıkarırsak, insanları ve kendimizi beslediğimiz bir sanat, işte orada anlam ve değer doğmuş olur. Doğumunu gerçekleştiremeyen insan içinde terör / korku / dehşet yaşar. Bunun kendine ve oradan da etrafa yayılma meyli olmakla birlikte, aynı zihinsel süreç örgütlenmeye kadar götürür. Örgütün seküler, sol, ırk ya da din tandanslı olması fark etmez. Ölmüş ruh kendini uçurumdan çoktan atmıştır. Maşa olarak kullanılsa da uçurumun gerçeğine de gönüllüdür. İşte terörizm ve hakikati. Değişim ve gelecek sanattadır. Yazım burada sonlanıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Spontane Timur

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...