Ana içeriğe atla

Kayıtlar

balzac etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Köylü İsyanı romanı 1829

BALZAC'ın amatör gotik romanlarından sonra kendi adıyla yazdığı ve ilk olarak adını duyurup başarı kazandığı Les Chouans (Lö Şuans) yani Köylü İsyancılar romanını okuyorum. Bu romanı anlayabilmek için ayrıca Fransız Devrimi tarihi çalışıyorum. Fransız Devrimi, öncesi sonrası, Bourbon Hanedanı, kuzenleri Orléons Hanedanı, cumhuriyet, Napolyon, Fransa'nın batısındaki isyancılarla olan mücadeleler, vesaire; Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrolarının tüm gençlikleri boyunca hayal dünyasını süsleyen tarihi vakalar manzumesi. Gerçekten bu kitapta cumhuriyet sözcüğünü okumak bana bizim ülkemizin adındaki cumhuriyetin özünü okuyormuşum, orijinal halini anlıyormuşum gibi hissettiriyor çünkü 100 yıl önce yaşayan Türklerin cumhuriyet diye bahsettiklerinde akıllarında hep Fransa vardı. Atatürk ve İttihatçıların akıllarında hep örnek olarak Napolyon vardı. Dünya savaşları olmamıştı bile. Churchill, Mussolini, Hitler gibi örnekler yoktu. Asıl örnek hep Napolyon'du, daha da öncesinde...

Rodin'in Balzac'ı

EVİMDE gibi hissediyorum sözcüklerime bakarken. Koca bir paragraf ne ihtişamlı bir evdir bana. Sıcacık. Bir sürü anı gibi her satır. Her gün onca yazı yazmak. Her çeşit. Bir zihin noktasından çıkan, etrafa yayılan, dağılan ahtapot kolları gibi yazılarım. Kendimi ahtapot gibi hissediyorum. Uzanıyorum dört bir köşeye. Hepsi benim zihnimde. Ve bu kadar şeyin çıkmasına, gözümün önüne gelmesine, varlık bulmasına, somutlaşmasına şaşırıyorum. Yoktan var oluş. Bir yaratım gibi. Tanrısal, yaratıcı bir olay gibi. Zaten mistik anlatımlar da hep bu süreçleri anlatmaz mı? Mistik anlatımların tamamında yaratımdan kasıt hep bir çiçeğin açması gibi tohumken ağaç olma sürecidir. Bu kurumsal din anlatımlarında kabul görmez. Böyle bir anlatım yoktur. Bu anlatım genelde mistiklerde, şairlerde, dervişan zümresinde olur. Sanatçı yaratan olarak görünür ama aslında o çalışarak olanı ortaya çıkarır. Sanatçı olmayanlar ise olanı ortaya çıkarmadığı gibi olanın ortaya çıkmasına da engel olurlar. Ama Rodin mesela ...

Romana Felsefi Bir Eğiliş (Pazartesi14 Dergisi)

ROMANLARDA en vurucu olayı çözen anlar vardır. Bir iki sayfadır. Felsefi anlamda hayatı, insanı konuşan anlar vardır. O da bir iki sayfa. Yoğun duygusal anlar da öyle. Yani zirve anlar romanlarda birkaç sayfa sürer. Gerisi ağacın dallarıdır. Merakın sürmesi ve asıl kokuların etrafa, sayfalara bir matematikle yayılması. Sürer, sürer ve bir manevi yükseliş anı ifadesi gelir. Bir sayfa, zirveye çıkılır ve inilip devam edilir. Edebi akıcılıkla zihni meşgul tutma ve aralarda zihni, kalbi besleme. Ve nihayetinde son sayfa ile bütünü tamamlama. Tamamlanmayla roman biter. Romanın amacı tamamlanmak değildir ama. Tamamlanmaya doğrudur amacı. Bir yöne meyil ama tamamlama değil. Romanın amacı ölüm değil. Ölüme doğruluktur ama. Heidegger felsefesi işte. (1) Ölüme doğru varlık olma. Varlık ölüme doğru yaklaştıkça daha sıkı tutunur, tutunduğuna yoğunlaşır, tutunduğu olur çünkü tutunacak kimse kalmayınca tutunduğu olarak kalmak yani ölümsüzleşmek ister. İstisnasız her insan böyledir. Bir şeyle ill...

Sararmış Beyaz Cübbeler

House That Jack Built filmindeki seri katil bir ev inşa ediyordu. Depresyon ve sonra çöküş ile başlayan sürecin dibini kazıyordu. Yani insanlıktan çıkma. Çıkan insanlığına yeni bir alan açmanın sembolik anlatımı olarak düşünüyorum o evi. Ulaştığı yeni şuur ile yapıp ettiklerinin, yani ördüğü duvarların meydana çıkardığı mekân.  Mekân yeni kurduğu benliğinin merkez alanını gösteriyor. Yaşadığı, yaşattığı yeni çocuk. Bu bir seri katil. Edindiği rutin, süreklilik, bağlam, edindiği hikâye ile hayatı okuması bambaşka bir yörüngede artık. Rutini ile kendini çürütmeye, yok etmeye çalışırken insanları da ve sosyal düzeni de toptan yok etmeye yönelik.  İnsanın yolculuğunun bir dikey yolculuğu vardır, bir de yatay. Yukarıya doğru olan adımlar sıfır noktasından itibaren derece diye tanımlanır, sıfırdan aşağı olanlar ise eski Türkçe'de dereke diye tanımlanır. Yatay gelişim ise entelektüel alana girer. Dikey gelişimde o entelektüel donanımla yukarıdan bakma, genel bir perspektiften her şey...