Ana içeriğe atla

Romana Felsefi Bir Eğiliş (Pazartesi14 Dergisi)

ROMANLARDA en vurucu olayı çözen anlar vardır. Bir iki sayfadır. Felsefi anlamda hayatı, insanı konuşan anlar vardır. O da bir iki sayfa. Yoğun duygusal anlar da öyle. Yani zirve anlar romanlarda birkaç sayfa sürer. Gerisi ağacın dallarıdır. Merakın sürmesi ve asıl kokuların etrafa, sayfalara bir matematikle yayılması. Sürer, sürer ve bir manevi yükseliş anı ifadesi gelir. Bir sayfa, zirveye çıkılır ve inilip devam edilir. Edebi akıcılıkla zihni meşgul tutma ve aralarda zihni, kalbi besleme. Ve nihayetinde son sayfa ile bütünü tamamlama. Tamamlanmayla roman biter. Romanın amacı tamamlanmak değildir ama. Tamamlanmaya doğrudur amacı. Bir yöne meyil ama tamamlama değil. Romanın amacı ölüm değil. Ölüme doğruluktur ama. Heidegger felsefesi işte. (1) Ölüme doğru varlık olma. Varlık ölüme doğru yaklaştıkça daha sıkı tutunur, tutunduğuna yoğunlaşır, tutunduğu olur çünkü tutunacak kimse kalmayınca tutunduğu olarak kalmak yani ölümsüzleşmek ister. İstisnasız her insan böyledir. Bir şeyle illâki iç ritmini sağlar. O şey sağaltım aracıdır, ritmidir; insanın ritmiyle yaşayandır ve dahi insan da ritmiyle yaşayandır. Kalbinin atması gibi. Devinim sürekli sürer. Ölüme doğru. Roman da tamamlanmaya doğru. Ölümle hikâye biter. Hikâyeyi Hikâye yapansa bitmeyişidir. O nasıl olacak? Öyle bir etkileyecek ki, ama sadece duygusal anlamda değil, her romanın ve o romanın yaratıcısı olan yazarın bir idesi vardır ve oradan hareketle yazar yazılması gerektiğini düşündüğünü ve o düş okuyanını altına alır, tahakküm altına. Artık roman bitse de okurda bitmez. Hayatı değişmiştir çünkü. Nasıl bitsin? İşte yazarın o artık ölümsüzlüğüdür. Eserinin soluklanması, başka bedenlerde nefeslenmesidir. Yazar bir kere okunarak yalnızlığından kurtulur. Ama bir de kalıcı etki bıraktığı kişilerde ölümsüzleşir. Okurun romanı okuyarak orada kendini bulması, anlaşıldığını hissetmesi ve yalnızlığından kurtulması yaşantısı tersinden yazar tarafından da yaşanır okunarak. Yazar bulunarak, okunarak, anlaşılarak yalnızlığından kurtulur. Burada çok mahrem, hayal dünyası da olsa duyguların gerçekliği bakımından hakiki bir iletişim yaşanır. Bu yüzden edebi mahremiyeti kirletmemek için roman kapaklarına yüz resimleri ve fotoğrafların koyulmasına karşıyım. Romanın bütün esprisini bozuyor, kısıtlıyor, okurun kendine ait olan hayal gücünü sınırlıyor, baskılıyor. Halbuki okur romanı kendi dünyasından, kendi dünyasıyla okur. O bütünlemeyi kendine göre yapar ki tamamlanmaya, ölüme doğru olan roman aracılığıyla kendini bütün hissetsin ve yalnızlık bitsin. 
Neden roman ve insan ölüme doğru olan varlıktır? Çünkü bu iş ve sanat yaşayanla yapılır. Henüz hala nefes alıp verirken bizler ölüm üzerine ne kadar düşünebiliriz? Evet, düşünebiliriz ama o orada biter. Bize buradan bir düşünce tortusu kalması gerekir ki ölüm üzerine düşünmenin niteliğinden bir sonuç çıkaralım. Bakın, buradaki “sonuç” sözcüğü ile bahsettiğim yine konunun ölümü, sonlanması değildir. Daima konu devam eder. Ana konu hep mevcuttur. Ana konu içinde konular sonlanır fakat o konular dahi yoktur çünkü hep bir şeyi açıklamak için açılan parantezlerdir onlar da. İnsan gözlerini son nefeste kapayana kadar ölüme doğru bir varlık olmak zorunda olarak kalacaktır. Roman bu hakikate eşlik eder. Roman bu anlamda insanı aynalayan bir metindir. Herhangi bir metin değil! İnsanın iç dünyasından inciler çıkarmasını başarmış olan bir sanatçının metni! Bu yüzden bir okur karşılaştığı metin vasıtasıyla çarpılmışa döner ve bunu açıklayamazsa işte orada sanat doğmuş demektir. Okur kendi içinde açıklanamaz olanı açıkladığı için roman yazarına hayran olur ve bir roman okuru olur. Tabii bu iç dünyanın açıklanması ve meydana serilmesi konusu sadece roman yazarlarına ait değildir. Ressamlarca, müzisyenlerce ve diğer sanat kollarınca da yaşanan bir durumdur fakat benim kanaatim sanat dalları arasında bilinçli bir iletişimin en net ifadesi roman aracılığıyla sağlanır; diğer sanat dallarında olduğu gibi duygusal yoğunluğunu da içinde barındırmakla beraber. Ölüme doğru olan insan ölüme doğru olan romanı okumaktadır çünkü henüz insan ölmemiştir ve roman da devam etmektedir. Burada soğuk ve kimsesiz dünyanın ölümsüzlüğünden değil, sanatın hakikati ile nefeslenip hayat bulmuş olan dünyanın ölümsüzlüğünden bahsetmekteyim. Sonu gelmeyen bir süreç ve süreci anlamlı kılan insanın ritmi; ritmini bulamayan insan asla kendine yetmeyecektir. Ritmi bulmak kavramına değinerek burada roman okurundan roman yazarına geçiş yaptım ki ölüme doğru olan roman kavramı burada bağlam kazanıyor. Bu konuda verebileceğim en güzel örnek adıyla İlahi Komedya’ya nazire yapan İnsanlık Komedyası’dır. Honoré de Balzac tarafından yazılan tamamlanmamış tek bir romandır İnsanlık Komedyası; birbirine bağlı ama birbirinden ayrı görünen 137 roman (içinde novella ve denemeler de barındıran)! 91’i tamamlanmış, 46’sı tamamlanamamış ölüme doğru olan romanın parçaları. Söylenir ki Balzac diğerlerini de tamamlasaydı insanlık tarihinde yazılabilecek tüm romanları yazmış ve böylece ulaşılmaz bir yazar olacaktı romanlarının sayısından dolayı. Romana felsefi olarak eğildiğimiz zaman adeta bu konuştuğumuz felsefenin bedenlenmiş halini Balzac’ta görürüz. (2) Hem sanki sonsuzluğa doğru akan romanlarının sayısıyla, hem geceleri uyanık ve dinç olmak için 40-50 fincan kahve içerek yazma ritmiyle ve hem de ölüme doğru olan insanın tüm iç dünyasından ortaya inciler çıkarması bakımından ele avuca sığmaz, herhangi bir kalıba oturtulamaz bir pozisyonu vardır Honoré de Balzac’ın. Bu bakımdan ölüme doğru olan Balzac romanlarında yaşamaya ve bizleri de birçok sanatçının yaptığı gibi yaşatmaya devam etmektedir. 
 
(1) Martin Heidegger, özellikle Varlık ve Zaman; ayrıca bkz. Metafizik Nedir? ve Düşünmek Ne Demektir? 
(2) Balzac’ın mektupları; ayrıca bkz. Stefan Zweig, Balzac

Pazartesi14 Dergisi:

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...