ROMANLARDA en vurucu olayı çözen anlar vardır. Bir iki sayfadır. Felsefi anlamda hayatı, insanı konuşan anlar vardır. O da bir iki sayfa. Yoğun duygusal anlar da öyle. Yani zirve anlar romanlarda birkaç sayfa sürer. Gerisi ağacın dallarıdır. Merakın sürmesi ve asıl kokuların etrafa, sayfalara bir matematikle yayılması. Sürer, sürer ve bir manevi yükseliş anı ifadesi gelir. Bir sayfa, zirveye çıkılır ve inilip devam edilir. Edebi akıcılıkla zihni meşgul tutma ve aralarda zihni, kalbi besleme. Ve nihayetinde son sayfa ile bütünü tamamlama. Tamamlanmayla roman biter. Romanın amacı tamamlanmak değildir ama. Tamamlanmaya doğrudur amacı. Bir yöne meyil ama tamamlama değil. Romanın amacı ölüm değil. Ölüme doğruluktur ama. Heidegger felsefesi işte. (1) Ölüme doğru varlık olma. Varlık ölüme doğru yaklaştıkça daha sıkı tutunur, tutunduğuna yoğunlaşır, tutunduğu olur çünkü tutunacak kimse kalmayınca tutunduğu olarak kalmak yani ölümsüzleşmek ister. İstisnasız her insan böyledir. Bir şeyle illâki iç ritmini sağlar. O şey sağaltım aracıdır, ritmidir; insanın ritmiyle yaşayandır ve dahi insan da ritmiyle yaşayandır. Kalbinin atması gibi. Devinim sürekli sürer. Ölüme doğru. Roman da tamamlanmaya doğru. Ölümle hikâye biter. Hikâyeyi Hikâye yapansa bitmeyişidir. O nasıl olacak? Öyle bir etkileyecek ki, ama sadece duygusal anlamda değil, her romanın ve o romanın yaratıcısı olan yazarın bir idesi vardır ve oradan hareketle yazar yazılması gerektiğini düşündüğünü ve o düş okuyanını altına alır, tahakküm altına. Artık roman bitse de okurda bitmez. Hayatı değişmiştir çünkü. Nasıl bitsin? İşte yazarın o artık ölümsüzlüğüdür. Eserinin soluklanması, başka bedenlerde nefeslenmesidir. Yazar bir kere okunarak yalnızlığından kurtulur. Ama bir de kalıcı etki bıraktığı kişilerde ölümsüzleşir. Okurun romanı okuyarak orada kendini bulması, anlaşıldığını hissetmesi ve yalnızlığından kurtulması yaşantısı tersinden yazar tarafından da yaşanır okunarak. Yazar bulunarak, okunarak, anlaşılarak yalnızlığından kurtulur. Burada çok mahrem, hayal dünyası da olsa duyguların gerçekliği bakımından hakiki bir iletişim yaşanır. Bu yüzden edebi mahremiyeti kirletmemek için roman kapaklarına yüz resimleri ve fotoğrafların koyulmasına karşıyım. Romanın bütün esprisini bozuyor, kısıtlıyor, okurun kendine ait olan hayal gücünü sınırlıyor, baskılıyor. Halbuki okur romanı kendi dünyasından, kendi dünyasıyla okur. O bütünlemeyi kendine göre yapar ki tamamlanmaya, ölüme doğru olan roman aracılığıyla kendini bütün hissetsin ve yalnızlık bitsin.
Neden roman ve insan ölüme doğru olan varlıktır? Çünkü bu iş ve sanat yaşayanla yapılır. Henüz hala nefes alıp verirken bizler ölüm üzerine ne kadar düşünebiliriz? Evet, düşünebiliriz ama o orada biter. Bize buradan bir düşünce tortusu kalması gerekir ki ölüm üzerine düşünmenin niteliğinden bir sonuç çıkaralım. Bakın, buradaki “sonuç” sözcüğü ile bahsettiğim yine konunun ölümü, sonlanması değildir. Daima konu devam eder. Ana konu hep mevcuttur. Ana konu içinde konular sonlanır fakat o konular dahi yoktur çünkü hep bir şeyi açıklamak için açılan parantezlerdir onlar da. İnsan gözlerini son nefeste kapayana kadar ölüme doğru bir varlık olmak zorunda olarak kalacaktır. Roman bu hakikate eşlik eder. Roman bu anlamda insanı aynalayan bir metindir. Herhangi bir metin değil! İnsanın iç dünyasından inciler çıkarmasını başarmış olan bir sanatçının metni! Bu yüzden bir okur karşılaştığı metin vasıtasıyla çarpılmışa döner ve bunu açıklayamazsa işte orada sanat doğmuş demektir. Okur kendi içinde açıklanamaz olanı açıkladığı için roman yazarına hayran olur ve bir roman okuru olur. Tabii bu iç dünyanın açıklanması ve meydana serilmesi konusu sadece roman yazarlarına ait değildir. Ressamlarca, müzisyenlerce ve diğer sanat kollarınca da yaşanan bir durumdur fakat benim kanaatim sanat dalları arasında bilinçli bir iletişimin en net ifadesi roman aracılığıyla sağlanır; diğer sanat dallarında olduğu gibi duygusal yoğunluğunu da içinde barındırmakla beraber. Ölüme doğru olan insan ölüme doğru olan romanı okumaktadır çünkü henüz insan ölmemiştir ve roman da devam etmektedir. Burada soğuk ve kimsesiz dünyanın ölümsüzlüğünden değil, sanatın hakikati ile nefeslenip hayat bulmuş olan dünyanın ölümsüzlüğünden bahsetmekteyim. Sonu gelmeyen bir süreç ve süreci anlamlı kılan insanın ritmi; ritmini bulamayan insan asla kendine yetmeyecektir. Ritmi bulmak kavramına değinerek burada roman okurundan roman yazarına geçiş yaptım ki ölüme doğru olan roman kavramı burada bağlam kazanıyor. Bu konuda verebileceğim en güzel örnek adıyla İlahi Komedya’ya nazire yapan İnsanlık Komedyası’dır. Honoré de Balzac tarafından yazılan tamamlanmamış tek bir romandır İnsanlık Komedyası; birbirine bağlı ama birbirinden ayrı görünen 137 roman (içinde novella ve denemeler de barındıran)! 91’i tamamlanmış, 46’sı tamamlanamamış ölüme doğru olan romanın parçaları. Söylenir ki Balzac diğerlerini de tamamlasaydı insanlık tarihinde yazılabilecek tüm romanları yazmış ve böylece ulaşılmaz bir yazar olacaktı romanlarının sayısından dolayı. Romana felsefi olarak eğildiğimiz zaman adeta bu konuştuğumuz felsefenin bedenlenmiş halini Balzac’ta görürüz. (2) Hem sanki sonsuzluğa doğru akan romanlarının sayısıyla, hem geceleri uyanık ve dinç olmak için 40-50 fincan kahve içerek yazma ritmiyle ve hem de ölüme doğru olan insanın tüm iç dünyasından ortaya inciler çıkarması bakımından ele avuca sığmaz, herhangi bir kalıba oturtulamaz bir pozisyonu vardır Honoré de Balzac’ın. Bu bakımdan ölüme doğru olan Balzac romanlarında yaşamaya ve bizleri de birçok sanatçının yaptığı gibi yaşatmaya devam etmektedir.
(1) Martin Heidegger, özellikle Varlık ve Zaman; ayrıca bkz. Metafizik Nedir? ve Düşünmek Ne Demektir?
(2) Balzac’ın mektupları; ayrıca bkz. Stefan Zweig, Balzac
Yorumlar
Yorum Gönder