Ana içeriğe atla

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımın bu tuval üzerinde ne işi var. Ben bu tuvalden etkilendim. Niye etkilendim bilmiyorum. Ama çok tanıdık ve hoş geldi. Peki niye? İşte bu yüzden. İnsan insandır. İnsan insana benzer. Sanatçılar da bu içeridekini dışarıya yansıtır. Tabii içeride melek de vardır şeytan da, ferahlık da vardır sıkıntı da. Her şey içinde tüm renklerin olduğu bir yağlı boya karışımı gibi mevcuttur. Ressam içindeki boyalara tek tek banar ve o fırçasına bandırdıklarını tuvale yansıtır, çizer, boyar. Ressam ameliyat yapar. Mesela Ali Nesin'in resim yaptığını duyduğum zaman ilk başta şaşırmıştım. Gözümde sadece bir matematikçiydi. Bir de benim daha önemsediğim bir tarafı vardır ki o da filozof yanı. Felsefe üzerine kitapları da vardır ki diğer felsefe kitaplarına nazaran onun yazdığı tarzdaki felsefe kitaplarını daha değerli buluyorum. Orada gerçekten samimi bir şekilde felsefe yapıyor çünkü. Hele hele oyunlardan bahsettiği yerler çok güzeldir. Resimle ilgili söylediği sözler de fazlasıyla samimi. İyi geliyor diyor. E başka açıklamaya gerek var mı? Yapmazsa olmaz çünkü. Tıpkı yazmazsam ölürüm diyen yazarlar gibi. Öyle bir itki vardır ki sanatçının içinde adeta yapacağı işe doğru itilir bir görünmez el tarafından. İtildiği işi de yapmazsa çıldırır. Depresyon, panik atak, anksiyete baş göstermeye başlar. Başka türlü sağaltım yapması olanağı yoktur çünkü. Yine farklı bir isim aklıma geliyor son halife Abdülmecid. Daldan dala atlayalım. Saray ressamı Fausto Zonaro, onu "sanat aşkı ile dolu, nazik bir insan" olarak nitelendirmiş. İster bir matematikçi sıfatın olsun ve ateist ol, ister hatta ve hatta uç örnek olarak halife vasfın olsun eğer sanatçı yaratılmışsan o kaynaktan beslenirsin, bazen adını koyarsın bazen adını koyamazsın ama eğer yaşarsan adını koymana da gerek olmaz o adla adlanırsın. İsimle işin olmaz müsemma olursun. Ancak bu olmadığı zaman insan hep kuyunun kenarındaki yol kenarlarından dilenme moduna geçer. Tutunacak dallar arar. Halbuki kendi damarı attığı an o damarı yakalaması gerekir. Çünkü kendini meşgul edemeyeni başkaları oyalar denmiştir. Yolcu yolunda gerek diyelim lafın özü.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Spontane Timur

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...