Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şiir etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Ağaçsız Orman (şiir)

BİR kapı var binası ve şehri olmayan. Sislerin arasında açık kalmış gıcırdamada. Görmeyince işitir, işitmeyince görürüm. Yetişirsem iki ses tıklarım. Meydan boş, kapı tek. Orman içinde ağaçsız. Ara sıra yoklarım. Cereyan yapar bazen. Bir güzel estirerek iyice serinletir. Kapıyı anlatamam ama görür ve duyarım. Devinimini gösteremem işte şurada diye, Bir akselerografım* yok ki... *Fr. , bir devinimin ivmesini çizerek saptayan aygıt. Eş. , ivmeyazar.

Hayyul Kayyum Allah (şiir)

Yanıp sönen parıltılar Karanlıklar arasında Bırakmayacağım diyordu Seni sana... Sen bıraksan da kendini Aksan da dalgalara Açıklarda kopsan da İpin bende... Nereye gidersen git Artık hep boğulacaksın Beni unutamayacaksın Sendeyim... Bir parıltı oldun artık Ne kadar sönsen de Kumları üstüne bassan da Saçılacaksın... Bastıracaksın nefesini Ama nefes almadan nereye kadar? Ben senin nefesinim, Soluyacaksın... Bana mit derdin hep Eskilerin masalları, bak Ama, sen mit oldun Hikâyemsin... Nereye gitsen oradayım Meyhane ya da camii Nereye gidersen git Maşuğunum... Hâlâ ara dur, gülüyorum Komiksin, trajikomik Aradığını bulamayacak yorulacaksın Bulamayansın... Bulamaz, yapamaz, halledemezsin Başaramaz, nefes alamaz Kazanamazsın, anlasana Mağlubumsun... Maymun ettim seni bir öyle bir böyle İp üstündeki bir sirk cambazı oldun Sana renkli kıyafetler giydirdim Rengini yitir diye... Kay kayabildiğin kadar aşağılara Düş düşebildiğin kadar yerlere Pırıltılar üzerine bulaştı bir kere Dönüşün hep bana......

Eflatun Umutlar

İYİCE topraklandım. Dengelenmek kolay değil. İncitmeden, yaralanmadan. Aklım bir karış dallarımdaymış. Meğer toprağa bakmam gerekiyormuş. Teması hiç yitirmediğime. Yağmuru toplayıp beni besleyene. Bir perde kalktı sanki, gözlüklerimi çıkardığımdan beri. Eflatun umutlara döndü her bir acı. Topraklanıyorum artık, dallara kaçmadan. Şefkatle kucaklıyor, kucaklanıyorum Doğa Ana’ya bağlanarak. Besliyor beni kaçtığım, bağ kurdukça. Halbuki hep kendimi sakınır, gizli tutardım. Sır olurdum. Hiçbir faydası olmadı. Dallar kuruyup gitti. Meğer işin aslı temastaymış. Ama kırmadan, ama dökmeden. Doğa Ana’ya evlat olmakmış. İlişkideymiş. İletişimde. Yüzleşmede. Doğa Ana da gizlendi durdu, ben topraktan ve ondan gizlendikçe; sırf acıdan kaçacağım diye. Dallarım bana yüzlerini astı, öldürdükçe eflatun umutları. Hep beraber kuruduk, ne zaman dallara yöneldimse. Ve en sonunda, başka çare göremedim yönelmekten başka, toprağa. Belli oldu artık, yolum bu. Beslenmek için köklenmek, köklenmek için de her bir ...

Hölderlin'i Özlüyorum

HÖLDERLİN'İ anmak istiyorum bugün. Birçok Alman filozofun etkilendiği o büyük şairi. Bir gün çıldırdı. Her şey normal giderken, günler gayet doğal bir şekilde akarken, o da ders vermeye devam ederken. Bir gün. Bildiğimiz tanıdığımız anlamda çıldırmaktan çok daha ciddi bir şekilde çıldırdı. O andan itibaren yayan yürümeye başladı. Şehirleri yürüyerek geçti. Annesinin evine doğru. Tanıkların anlatımına göre görüntüsü hiç de eskisi gibi bir ciddi profesör görünümünde değildi. En çılgın delilik görünümünde, agresif, boş bakışlı ve üstü başı dağınık.  O andan itibaren onlarca yılını bir deli olarak geçirir. Bir nehrin yanına inşa edilmiş olan evde, başında nöbetçi ile onlarca yıl. Büyük bir şairdir. Sürüyle ziyaretçisi gelir. O da insanlara piyano çalar. Konuşmaları anlaşılmazdır. Saatlerce bahçede çalı çırpı ile vakit geçirir ve boş bir şekilde yürüyüşler yapar. Günleri böyle sakince geçer. Yalnız bir şeyi elinden hiç bırakmaz. Kendi yazdığı Hyperion kitabını.  Hölderlin çıldırdık...

İdil Günlük )niş-şiir(

İncecik defterime 4 kısa cümle yazdım. Üzerine de 63 sayfalık Japon klasiğimi bıraktım. Osamu Dazai yazmış. Adı Meteliksiz Öğrenci. Tanrı sayısız şans verse herhalde yine sayısız kez intihar edecekmiş Osamu Dazai. Az önce bir piyano dinletisi buldum. Şu anımı kurtardı. Butik, niş, ufak, tefek... Seviyorum bu sözcükleri. Özgün, narin, kırılgan. Her şeye rağmen de tanrının verdiği şansı bulmuş olan. Yani zayıf değil. Bu sözcükler bana zarafet ile birlikte gücü çağrıştırıyor. Butik bir yerin ihtişamı olur mu? Peki zinciri? Hayır. Estetik olur. Şık. Az, öz. Ufak ve kısa. Renkleri göz doyurur. Bir tasarım barındırır. Yapay olmayan. Zevk işi olduğu bellidir. Adanmışlık vardır. Bir kaynağa tutunur. Kendine. Dazai nehrin kenarında yürür. Suya bakar. Eve gidesi yoktur. Evde yapacağı bir şey yok. Dışarıda da gidecek bir yeri yoktur. Öylesine boşlukta yürür. Yapraklar ona eşlik eder. Derken yaprakları takip ederken bulur kendini. Nehrin yanında öylece yürür. Ne ilginç. Ben yaşıyorum. O ölmüş. Bir...

(2) Rüzgâra Tutunmak (İlk yazının "Duru Sancı" adlı İkinci-Yeni formundaki şiir versiyonu)

DURU SANCI O her bir dip yapışlar ümitsizlikteki sarsılmalarla gelen yoldaki. Bir şey düşünmekle gelen bazen, bir şey oluşlar ve çıkamayışlar oradan, hem sürerken mücadelen. İnandığında o düşüren düşe seni. Gerekiyor anlamam ve fakat. Şunu. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Ve yine değil; midir ki merkezinde her şey. Gitsin bırak, ver iznini. Akışa doğru. Ki değil midir nitekim akışına bırakmanın manası, o kabullenme yetini bulandırana izin vermemek ta en başta. Bulandıktan sonra kim kabullenecek? Gelmeli artık anlayışa, ki öylesine ki su berrak, bulandıran kum sakin, balıklar parlak. Neden bu sancılar? Isırmalar? Piranalar? Niye ki? Değil mi ki bu kanatan dişler bir zamanlar dudaklara gizlenerek onları öpücüğe iterdi insanı mest eden? Tiyatro sahnesindeki o sahici oynayan oyuncu ağladı ve belki de inandırdı bir süreliğine diğer oyuncuları da sanki sonunda üzerlerine kırmızı perde inmeyecekmişçesine. İndi perde, dağıldı oyuncular, kaldı sahnede o yaşlar, öldü oyuncu, doğdu çiçekler bulan...

Manifesto

PROLOGUE. Kelimelerim benim yegâne keskin kılıcım olacak, tüm engellerimi aştığım. Ben artık, intihar ediyorum bu hayattan. Artık yaşamayacağım. Yaşamım sadece sözcükler denizinde yüzmek olacak ve alabildiğine de su yutacağım kelimelerden oluşan. Yuttukça kusacak, kustukça yine boş bırakmayacağım o mideyi. Kulaçlarım kollarımla olmayacak. Kollarımı kesip attım, onların yerine kılıçlar taktım kalemlerden yapılma. Her bir kulacım yazı olacak engelleri aştığım ve her bir dalga, paragraf paragraf yol aldığım olacak üzerine binip vasıta kıldığım ve aşacağım da; tıpkı ilhamımı aldığım o Balzac'ın bastonu gibi ki orada tüm engelleri kırarım yazılmıştır.

Sanatta hakikat var mıdır?

HEP balıklama atladım başkalarının denizine. Çünkü insan gibi değil de bir balık gibi hissettim belki de. Sanki açık havada boğuluyormuşum gibi. Yerimde duramadım. Sürekli deniz kenarlarında gezinip dalış imkânları aradım. Halbuki hep biliyordum. Durumun farkındaydım da ama işte bile bile yapıyor insan bazı şeyleri. Aslında denizin dibinde nefes alamıyordum. İnsan bir kere kendini balık sanmayagörsün. Ne olduğunu reddedip de gerisingeriye dönen ve yutulup balığın karnında gezinen Yunus gibi. Olayın farkına varıp ne olduğunu anladığı zaman tekrar o balığın karnından çıkıp yoluna devam etmişti. Dikey olarak yani insan olarak o erdemler merdivenini çıkması, devam etmesi gerekirken o geri dönerek balığın karnında yatay deniz sahasında dolanıp durmuştu.  Yön kaybolunca insan hiç hissediyor ve insan olduğunu bile unutup insan gibi nefes almayı unutuyor. Başkasının denizine ve başkasının karnına düşüyor. Bir başkasında yaşıyor. Empatinin değil sempatinin olduğu bir yaşantı. Sempati de öyl...

Bir Şair'in En Çok Şair Olduğu An -UN POETA filmi üzerine-

UN POETA yani 2025 yapımı Bir Şair filmi Kolombiyalı yönetmen Simón Mesa Soto'nun filmdeki başrol Oscar üzerinden korkularını döküp bir katarsis yaşadığı filmdir. Oldukça kişisel bir film. Duygu yoğunluğunun bu kadar güçlü olduğu filmlerin ya da kitapların eser sahiplerini hep merak etmişimdir. Bu kadar güçlü duygularla girişilen yapıtlarda öncelik başarı kaygısından ziyade artık en dürüst duyguların bir şekilde ifade edilmeye karar verilmesidir. Sonuç ne olursa olsun. Eser ortaya çıktıktan sonra artık başarı beklentisi olsa da.  Bu tür bir eserde de muhakkak eser sahibinin özel hayatından çıkan çıkmazlar ve samimi çığlıklar vardır. Eser sahibi de sanat eserinde üstü örtük bir şekilde tüm sırlarını ortaya koyar. Bütün sanatçılar çıplaktır çünkü bir sanatçının sanatçı olabilmesi için ortaya bir sanat eseri koyması lazım gelir, ortaya bir sanat eseri koyduğu andan itibaren de sanatçı çırılçıplak soyunmuş ve herkese tüm vücudunu sergilemeye başlamıştır tüm ayrıntılarıyla. Sanatçılık k...

Eflatun ile Platon arasında bir sâlânın kritiği

BİR perşembe akşamı okunan sâlânın bana hissettirdikleri. Bir sâlâ üzerine kritik. Aparmanın yangın merdiveni kısmına geçip puromu yaktım. Akşamı dinliyorum. Karşı apartmanlarda ışıklar açılmış. Kimi köpeğini gezdiriyor. Kurye motorları gidip geliyor. Karşı dairede bir adam çocuğu ile futbol oynuyor. Yağmur yok ama kış akşamına özgü serin bir ıslaklık var. Sonra sâlâ başlıyor. Düşünüyorum. Ne acayip şey. Arabistan’da da, İran’da da, başka Müslüman ülkelerde de bu sâlâ yok. Bize has, bizim kültürümüze ait bir şey. Medine ziyaretlerine gitsen orada bile sünnet namazı kıldırmazlar, böyle sâlâ okumak falan zaten hiç yok. Bizim kültür kodlarımıza ait bir şey. Birden gerçek edebiyat diye düşünüyorum çünkü bu kültür kodları sadece perşembe akşamları okunan sâlâ okumasından ibaret değil. Bu bizim sokaklarımızda yaşanan bir şey sadece. Bunun bir de düşünsel alt yapısı var. Herkesin kendi bireysel yalnızlığında arayıp bulamadığı ve başka şeylere tutunup idare etmeye çalıştığı ...

Çiftehavuzlar 1993

HAVASIZ ev seviyorum Anılarını bırakmayan Işıklı pencereler, duman dolu Düşen elmalar, yarım yarım Sepetteki dul kadınlar Dans eder salonda Yılbaşı gecesi evi, 1993 Babasız, kocasız aile Herkes yarım ve neşeli Sabahında karıncalanan Çikolatalı pasta, yıl 1994 Tarkan, açtı gömleği Halılar kalın kalın Kapılar cam cam Televizyon kutu kutu Süper baba yeni başlar Tombala ile sivri şapkalar Kartlar, piştiler, kapalı tavla Bu gece uzun, yarım, hüzün Kaplar gönlümü bir kaset çalar

Roma

ROMA Savrulmuş bir tekme Adım olarak atılan Rüzgarda sallanan Sarmaşık dalları Roma'ya gidiyorum Yalnız tabelalardan Bir taş evde buldum Köşemi, sarmaşık gibi Çamurdan yapılmış Terk edilmiş ayakkabılar İzini ardında bırakan Izdıraplar silsilesi Buhran, bunalım Soluyorum her an Verdikçe almıyorum Yetermiş yazmak

Öyküsüz Selçuk Baran

BİN bir parçayım. Dağılmış. Oradayım ve burada. Her yerde. Bin bir parça. Savrulmuş. İki büyük el geliyor su alır gibi alıyor ve dökmeden tutuyor beni. Dökülüyorum ama. Bin bir parçaya. Islatıyorum etrafı. Siliyorlar beni bezle. Şimdi bezdeyim. Islak bezi kokutuyorum. Sıkıyorlar beni. Akıyorum. Gidiyorum. Sabit duramıyorum. Hiçbir olan şeyi de açıklayamıyorum. Bir sahibim var, inanıyorum ama onca olan şey arasında da onu bile çok unutuyorum, değil sadece kendimi ve etrafımı. Sonra geliyor iki el bir yere savrulmuş olan kalbimi alıp geri takıyor göğsüme, karaciğerimi, akciğerimi, elimi, kolumu, bacağımı alıp beni bir güzel toparlıyor yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden. Akıyorum ama. Dağılıyorum. Kayıyorum. Selçuk Baran mıyım neyim? Üstelik öykülerim de yok. Öyküleri olmayan bir Selçuk Baran. Ne olup bitiyor acaba? Biri bana açıklayabilir mi? Ey bulutlar! Biraz açılın. Allah'ı göreyim. Bin bir parçayım çünkü. Dağılmış. Orada ve burada. Her yerde. Savrulmuş ve iki el ...