Ana içeriğe atla

(2) Rüzgâra Tutunmak (İlk yazının "Duru Sancı" adlı İkinci-Yeni formundaki şiir versiyonu)

DURU SANCI


O her bir dip yapışlar ümitsizlikteki sarsılmalarla gelen yoldaki. Bir şey düşünmekle gelen bazen, bir şey oluşlar ve çıkamayışlar oradan, hem sürerken mücadelen. İnandığında o düşüren düşe seni. Gerekiyor anlamam ve fakat. Şunu. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Ve yine değil; midir ki merkezinde her şey. Gitsin bırak, ver iznini. Akışa doğru. Ki değil midir nitekim akışına bırakmanın manası, o kabullenme yetini bulandırana izin vermemek ta en başta. Bulandıktan sonra kim kabullenecek? Gelmeli artık anlayışa, ki öylesine ki su berrak, bulandıran kum sakin, balıklar parlak. Neden bu sancılar? Isırmalar? Piranalar? Niye ki? Değil mi ki bu kanatan dişler bir zamanlar dudaklara gizlenerek onları öpücüğe iterdi insanı mest eden? Tiyatro sahnesindeki o sahici oynayan oyuncu ağladı ve belki de inandırdı bir süreliğine diğer oyuncuları da sanki sonunda üzerlerine kırmızı perde inmeyecekmişçesine. İndi perde, dağıldı oyuncular, kaldı sahnede o yaşlar, öldü oyuncu, doğdu çiçekler bulandıran sarhoşlar sisli kumu yırttı akan yaşlar çıldırtan özlemler arasından tohumunu verdi akan yaşlar duru su beyaz çiçekler dudaklar ve piranalar dişlerinin çıkardığı sancılar sarmalar adayı ki tepesinde inanılası değildi bulunacağı huzurun duru su olmadan ve oldu. Gelmeli artık anlayışa, gelecek olan. İşlemeli gölgelerde gizemini korur sırların bağrı, sıcak, ev, serin balkonlu. Sahici âşık. Öldü o samimi oyuncu. Perdeyi yırttı. Sararken bulanıklık suyu öldü sayıklayarak âşık suyun duruluğunu. Güzel duru, iyi duru, su duru dallandı çiçekler budaklandı adada çarparken kıyılarına dalgaların piranalarla dişlerin de güzel dudakların da kalbin de özledim diyerek suyun duruluğunu öldü yaşlar gözlerindeki çiçekler gelirken yürüyerek cânım Heybaliada’nın kollarında kaldırılarak tepelerine nefeslendi susuzca artık ha bulanık ha duru o adasını buldu satırlarında karıncaların bir yanında Burgazada bir yanında Büyükada öte tarafında Kınalıada bir ucunda Karagümrük. Huzurlu, mutlu, kutlu çiçekler toprağında adanın püfür püfür eserken dallarının uçları bazen savrulmuştu havalara bir şeyi yakalarmışçasına sanki adanın tepesini de sarmalar mıymış duru su. Bulutlardan bir perde indi. Tiyatro bitti.

Öyle bir yere çıkmalıyım ki artık işte böyle bir yere çıkmalıyım. Ümitsizliğin duruluğundaki o sarsılmalarla gelen yoldaki bulanık her bir dip yapışlar. Nasıl anlatılır daha bilmiyorum. Ayırıyorum hayatı ikiye bölüyorum iyi zamanlar kötü zamanlar diye. Ölünün özlemleri ve dirinin neşeleri. Biri adalı tepelerde dalgalanan saçları rüzgârların şefkati ile, öbürü ölmüş sayıklayarak duru göz yaşlarının kenarından cesedi akarken. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...