DURU SANCI
O her bir dip yapışlar ümitsizlikteki sarsılmalarla gelen yoldaki. Bir şey düşünmekle gelen bazen, bir şey oluşlar ve çıkamayışlar oradan, hem sürerken mücadelen. İnandığında o düşüren düşe seni. Gerekiyor anlamam ve fakat. Şunu. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Ve yine değil; midir ki merkezinde her şey. Gitsin bırak, ver iznini. Akışa doğru. Ki değil midir nitekim akışına bırakmanın manası, o kabullenme yetini bulandırana izin vermemek ta en başta. Bulandıktan sonra kim kabullenecek? Gelmeli artık anlayışa, ki öylesine ki su berrak, bulandıran kum sakin, balıklar parlak. Neden bu sancılar? Isırmalar? Piranalar? Niye ki? Değil mi ki bu kanatan dişler bir zamanlar dudaklara gizlenerek onları öpücüğe iterdi insanı mest eden? Tiyatro sahnesindeki o sahici oynayan oyuncu ağladı ve belki de inandırdı bir süreliğine diğer oyuncuları da sanki sonunda üzerlerine kırmızı perde inmeyecekmişçesine. İndi perde, dağıldı oyuncular, kaldı sahnede o yaşlar, öldü oyuncu, doğdu çiçekler bulandıran sarhoşlar sisli kumu yırttı akan yaşlar çıldırtan özlemler arasından tohumunu verdi akan yaşlar duru su beyaz çiçekler dudaklar ve piranalar dişlerinin çıkardığı sancılar sarmalar adayı ki tepesinde inanılası değildi bulunacağı huzurun duru su olmadan ve oldu. Gelmeli artık anlayışa, gelecek olan. İşlemeli gölgelerde gizemini korur sırların bağrı, sıcak, ev, serin balkonlu. Sahici âşık. Öldü o samimi oyuncu. Perdeyi yırttı. Sararken bulanıklık suyu öldü sayıklayarak âşık suyun duruluğunu. Güzel duru, iyi duru, su duru dallandı çiçekler budaklandı adada çarparken kıyılarına dalgaların piranalarla dişlerin de güzel dudakların da kalbin de özledim diyerek suyun duruluğunu öldü yaşlar gözlerindeki çiçekler gelirken yürüyerek cânım Heybaliada’nın kollarında kaldırılarak tepelerine nefeslendi susuzca artık ha bulanık ha duru o adasını buldu satırlarında karıncaların bir yanında Burgazada bir yanında Büyükada öte tarafında Kınalıada bir ucunda Karagümrük. Huzurlu, mutlu, kutlu çiçekler toprağında adanın püfür püfür eserken dallarının uçları bazen savrulmuştu havalara bir şeyi yakalarmışçasına sanki adanın tepesini de sarmalar mıymış duru su. Bulutlardan bir perde indi. Tiyatro bitti.
Öyle bir yere çıkmalıyım ki artık işte böyle bir yere çıkmalıyım. Ümitsizliğin duruluğundaki o sarsılmalarla gelen yoldaki bulanık her bir dip yapışlar. Nasıl anlatılır daha bilmiyorum. Ayırıyorum hayatı ikiye bölüyorum iyi zamanlar kötü zamanlar diye. Ölünün özlemleri ve dirinin neşeleri. Biri adalı tepelerde dalgalanan saçları rüzgârların şefkati ile, öbürü ölmüş sayıklayarak duru göz yaşlarının kenarından cesedi akarken.
Yorumlar
Yorum Gönder