Ana içeriğe atla

Kayıtlar

deneme etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Çaresizliğin Çaresi

UZUN zamandır yazdığım yazıları bir psikolojiyle yazdım. Hayata karşı, "elimden gelen bu kadar" deme ihtiyacı duyuyorum hep. Yazılarım da bu sözün etrafında şekilleniyor. Şimdi Hazreti Mevlana'nın Mesnevi'sinde bu cümleye denk geldim. Bu cümleyi de gördükten sonra artık diyebilirim ki Mesnevi insanlığın neredeyse tüm hallerini dillendirmiştir. İyi ya da kötü olsun fark etmez. Bunların hepsine elbette sadece bir cevabı var. O cevabı da "ben ol da bil" cevabı. Aşk nedir, aşık kime derler sorusunun cevabı. Ben ol da bil. Bu metinde biraz buraya yaklaşmak istiyorum. Mevlana, Mesnevi'de Hazreti Musa ile bir adamı konuşturuyor. Musa, irfanın bir işe girişmeden önce onun sonunu görüp sezmek olduğunu söylüyor. Adam ise elimden gelen bu diyor. Başka türlü yapamazdım. Ben bu kadarım diyor. Bu. Ve benim için dua et diyor. Yardım et. Mevlana, ben ol da bil demişti. Bir şey daha söylüyor Mesnevi'de. Aşkın mecazi de olsa, eğer o mecazi aşkta samimi isen hakikate d...

Meçhuliyet Üzerine Deneme

ANLAM gerekir tanrıya inanırız, bağ kurmak isteriz dine inanırız, hissetmek isteriz mistisizme inanırız. Hissedersek dindar oluruz, hissedemezsek din bize mit olur; yani efsane, hikâye... Ve inanmayı bırakırız. Kanaatimce bırakmak inanmayı değil, anlaşmayı bırakmaktır. Uyum sağlamak, orta yolu bulmak. İki sevgili gibi. Sonuçta bu bir ilişki biçimi. İnançsızlık küskünlüktür. Kuran'da bir ifade geçer, "onlar derler ki bu eskilerin hikâyeleridir"... Hikâyelerin eskide kaldığı algısı sebebiyle onlarla temas kurulamaz. Bu teması mistikler sağlar. Tıpkı Pisagor ve Platon gibi. Tıpkı İbn Arabi ve Mevlâna gibi. Homeros, mecazen ele alınır ve dış âlem iç âleme ayna olur. Dış hikâyeler mecaz olur çünkü bu âlem, varlığın birliği anlayışına göre zaten bir rüyadır. Bu yüzden işari yani tasavvufi tefsir, tüm zahiri ifadeleri batıni alır. Zahir, mecaz ise bunun ne kadarını hakikat, ne kadarını mecaz alacağız zıtlaşması ise başka bir tartışma konusudur. Peki, soru şudur: insan, yola çıkı...

Koca Bir Hamburger (Pazartesi14 Dergisi)

HAYATIN sahne arkasını, festival filmciliğinin kamera arkası örneği üzerinden felsefi olarak ele almak istiyorum. Kamera arkası demek yaratıcılığın parladığı, ilk kıvılcımın çıktığı yer demektir. Burada kameranın arkasını sonsuz anlamda, tüm kâinat ve hayat alanı olarak alıyorum; yani kamera arkasındaki çalışanların olduğu set ortamını da, yönetmenin, senaryo yazarının tek başınayken yaratıcılığını çalıştırdığı o evindeki masa başını da kastediyorum. Kamera arkası, kamera önündeki işleyişin bir düzen içinde sürdürülmesini devam ettiren ya da bunu aniden bozup başka bir yöne doğru gitmesine karar veren taraftır. Tüm serbestlik burada akar. Tüm yaratıcı pırıltılar da buradan çıkar. Çünkü sahne önündeki tüm malzemeler, kamera arkasında bir hamur gibi yoğurulur. O yoğurulmalardan çıkan eli yüzü düzgün malzemeler kamera önüne konur. Kamera önündekiler yoktan var edilmiş gibi bir estetikle izleyiciye sunulurken, kamera arkasındakiler işin hakikatini ve doğum süreçlerini bilir. Yani yoktan va...

Din Beklemektir.

DİN nedir? Felsefi anlamda yaklaşmak istiyorum. Beklemektir din. Es vermektir. Dinin insana verdiği en büyük şey anlamdır. Anlam bir sonuç sunmaz. Anlam, insanı bir fanusa sokar. O fanusun içine girdiğin zaman sürekliliği olan anlamlı bir hikâyenin parçası olmaya başlarsın. Bütünlük hissi vardır. Dinin burada şeklinin şemailinin ayrıntılarının ya da anlatısının bir önemi yoktur. Zaten en başta bu hikâyenin parçası olmayı seçerek hikâyenin devamına talip olunur. Aidiyet hissi burada önemlidir. Güven duymak. Ama aslında birisine olan güven değil. Ya da gördüğün biriyle gerçekleştirdiğin sözleşme de yoktur burada. Burada sadece varoluşsal bir güvene kendini bırakmak vardır. Bunu seçersin. Büyük bir insani ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç doğal olarak ortaya çıkar. Çünkü insan acizdir ve kusurludur. Fazlasıyla insani olan bu aciz hal bir dayanak arar. Dayandığı nokta ise dayanılabilen bir yer değildir çünkü dinde dayanak görünmez. Bu yüzden dayanılan nokta insanın kendi dayanak ihtiyacınadır. Bu...

Sanatı Anlamak Zorunda Mıyız?

SANAT, ilk başta keyif almak içindir. Bu bir matematik problemi falan değil. Felsefi Bir tartışma değil. Keyif alırsın ya da almazsın. Bu kadar. O keyif aldığını sonra araştırmak istersin. Yahu bu sanatçı duygularıma, iç dünyama çok hitap etti. Kimmiş, ben bunu bir araştırayım dersin. Hayat hikayesi, hayattaki duruşu, sanatında hangi ekole karşı gelmiş ya da hangisini takip etmiş ve bunun özel hayatındaki karşılığı ne, yani ben niye bu kişiyle bağ kurabildim vesaire derken entelektüel bir birikimin oluşur. Ondan sonra işin felsefisiydi, anlamlıydı vs bakılır. Ama ilk başta bütün olay etkilenmektir. Resim, müzik, sinema ya da bir edebi eserde duygularının karşılığını bulmak. Böylece anlaşıldığını hissedip mutlu olursun. İnsan, duygudaşlık arar. Başka bir şey değil. Yalnızlıktan kurtulmanın bir başka yöntemidir sanatsal aktivite. Aslında en garipsediğimiz insan modelinin kendince meşgul olduğu şeyde bile bir anlam vardır çünkü bu o kişinin duygu dünyasında karşılık bulur. Bu gerçekleştiğ...

Baş Ağrıları ve Aras 2

İSA Aras Mersinli olayına devam ediyorum. Bu konu üzerinde her gün tekrar çalışıyorum, düşünüyorum, anlamaya çalışıyorum. Bu konu benim duygusal yanıma bağlandı diyebilirim. Zaten bir yazarın dönemsel olarak seçtiği konu onun duygusal eşlik edicisi olur. Tabii bir de kendi yaralarına denk geliyorsa -ki gelmeden olmaz zaten- o zaman tamamen dikkat kesilerek kanalize olur. Niye İsa peki? Çünkü dün akşam da yeni bilgilere ulaştım. Fiziksel ve sözlü şiddete uğramış. Dalga geçilmiş. Lakap takılmış. Buna rağmen nazik olduğunu söylüyor. Hep kötü davranılmış. Evde sürekli tartışma var. Tükendim diyor. Ailesi sorunlarıyla ilgilenmiyormuş. Anne baba tersini düşünse de buradaki problem şu: çocuk bunu hissetmiyor. Beni anlamıyorsunuz diyen bir ergenin durumu başka ama o sevginin hissedilmeme durumu başka. Hiçbir şekilde sevgi alamadığını hissetmiş muhtemelen. Bazı ciddi anlamda psikolojisi yıkık olanlar İsa'yı kahramanlaştırıyor. Bazıları anlamıyor ve suçluyor. Bir de ciddi anlamda bir genç ke...

Baş Ağrıları ve Aras

BU yazı biraz garip olacak. Yazarın baş ağrılarından ibarettir. İmtihan gelecek gidecek. Hayalini kurmaya gerek yok. Hayalden kesilmenin yolu gerekiyor. Sevgi alamayan sevgiyle beslenemez. Sevgi de veremez. Sevgi nedir bilmeyen sevgi harici yollar, yöntemler, numaralarla insanları yanında tutmaya çalışır. Tuttukça illüzyon devam eder. İllüzyon olan sevgi. İlk sevgiyi ebeveynden alırız ya da almayız. Anne ve baba bunun iki ayağıdır. Çocuk eksik beslenirse ve illüzyon almışsa verdiği de bu olur. Aslında o da değil. Düz psikolojik anlamda genelde bu yüzeyde kalan sevgilerle idare ederiz. Alışveriş de buradan gider. Bu nefs alanıdır. Bakın, tam bu noktayı sorgulayalım şimdi. Düşünelim. Aslında ebeveynden gelen sevgi de saf değildir. Onun eksiği tamını geçtim, oradan gelen sevgide de aslında nefs vardır çünkü o da çıkar sevgisidir. Benim çocuğum, benim mülküm bakışı vardır. Kendi kanından canından olmak üzere. Kuran'a göre evlat ve mal en büyük iki imtihan. Hakiki sevgi, muhabbet ve bun...

Hayatlar

HAYAT nedir? Hayat o kadar duygu değişimleri ile dolu ve yoğun ki, sanki her bir geçiş bizim için birer yeniden başlangıç gibidir. Sanki sayısız hayat yaşamış gibiyizdir. Her bir yeni açılan sayfa ile yeni bir hayata başlarız. Oradaki tazelik ve heyecan bilinmeyen mistik bir diyara geçiş izlenimi verir zihinlere. Yine ve en baştan umut ederiz. Heyecanla, güneşle ısınan serin rüzgarların yanaklarımızdan ve saçlarımızdan esmesine izin verirken yürür, koşar ve o diyara doğru uçarız. Taze âşıklar gibi kavuşur ve birbirimize sarılırız yeni hayatla. Hayat, bedenin doğumu ile başlayıp bedenin ölümü ile biten bir parantez değildir. Bedenen yaşayıp ruhen ölen insan çok. Tam tersi olarak bedenen ölüp ruhen yaşayan da çok. O taptaze ve canlı ruh nereye gidiyor? Daha bedenen yaşarken kabına sığmayan o ruhun ölmeye niyeti olur mu? Peki ya bedenen yaşayıp ruhen ölenlerin bedenleri? O bedenler de etrafını kırar döker ve sırf zarar verir hem kendine hem etrafına. Ruhen dirilikte ise sırf fayda ve iyil...

Sosyal Medyada Muhatabımız Kim?

SOSYAL medyada yazı yazarken ya da herhangi bir paylaşım yaparken karşımızda kimlerin olduğunu hayal ediyoruz? Muhatabımız kim? Nasıl bir tipoloji? Bunu oturup düşünmeyiz. Bu otomatik olarak gerçekleşen bir düşünme biçimidir. Yazmak muhatap almaktır. Muhatap aldığımız kim peki? Bir odanın içinde kendi kendimize bile konuşurken birini hayal ederiz. Bir konuyu anlatırken hep bir tipolojiyi muhatap alırız. Bu üzerine düşünmeye değer ve ilginç bir konudur. Benim aklıma bazen bir şahıs geliyor. Bazen bir şahıs değil ama hayali bir tipoloji geliyor. Ki bu tipoloji genelde kendime benzer birisi oluyor. Ya da kendime benzer ama kendimin gelişmiş hali. Bu niye önemli? Çünkü muhatapsız bir harfi bile telaffuz edemeyiz. Muhatap aldığımıza göre şekillenir tüm anlatım. 10 yaşında bir çocuğa mı konuşuyoruz? Yoksa 65 yaşında birisine mi? 30 yaşlarında iki kişiye de olabilir ama bu iki kişinin de çok farklı kültürleri ve kimlikleri olabilir. O zaman muhatabın tipolojisi yine değişir. Muhatapların fark...

Boşlukta Uçuşan Öğütler

BUGÜN 11 Nisan. Bir günde ruh halim değişti. Fakat ne kadar kötü olursam olayım eskisi gibi davranmıyorum. Hemen birisiyle tanışmaya çalışmıyorum. Hemen birisinin kucağına atlamıyorum. İnanmıyorum. Güvenmiyorum. Hemen kapılmıyorum. Evet, hayallere dalıyorum ama farkındayım. Yani sadece sıkıştığım ve kapana kısılmış hissettiğim için hayallere dalıyorum. Yoksa o hayallere inandığımdan hayal ediyor değilim. Sadece şu anki sıkıntımı unutmak için hayal ediyorum. İnsan, duygularını takip ederek yaşayabilir. Tabii bu duygularını öylece etrafa saçmaz. Aklı selim düşünür, tartar ve karar verir. Makul duygularının peşinden gider. En duygusal insanın bile bir ölçüsü vardır. En fevri davranan insanın bile o fevri davranış öncesinde kendisinde bulunan ve en azından bir kereliğine bile olsa kullanmayı denediği bir akıllıca düşünme yetisi vardır. Sonrasında yaptığı saçma işler ve kendisine verdiği zararlar genelde o yetinin yetmediği yerlerde ortaya çıkar. Yine de aklını tamamen kaybetmediyse bu nokt...

Gezdiren kim?

Ateşten bir hırka Bir giyer, bir çıkarırsın Hırkayı giydiren kim? Hırkayı çıkaran kim? Yürür durur, koşarsın, Düşer kalır, kalkarsın. Seni düşüren kim? Seni kaldıran kim? Gezer durursun, Batar çıkarsın.. Gezdiren mi var? Sahi, O gezdiren kim? İtilirsin, çekilirsin, Yaka paça edilirsin. Kim, iten çeken? Kim, yaka paça çeviren? Dört döner durursun, Bir döngüde yuvarlanırsın.. Kaderi yaşatan kim? Kaderden çıkaran kim? Kesifleşirsin ağırlık biner, Latifleşirsin hafiflik gelir! Kaderini aynı kılan kim? Hallerini değiştiren kim? Elinle seçersin, Ayağınla gidersin. Seçtiğine götüren kim? Sahi, Seçmediğinde seni tutan mı var? *Resim Van Gogh'a aittir.

Gidiyorum, Canın Sıkılacak

YİNE kendimden kendime bir yazı. Hep kendime. Hep kendime. Derdim kendimle en nihayetinde. Ve hepimizin öyle değil mi ki zaten? Niye birisini değiştirmeye çalışırız? Onu terk edemediğimiz için. Niye kendimizi değiştirmeye çalışırız? Kendimizi terk edemediğimiz için. Terk edemeyiz çünkü ondaki huylara aşığızdır. Niye? E bizde de var o huylar. Kaybedenler Kulübü filminde kız erkeğe âşık olur. Sevgili olurlar. Sonra kız erkeği değiştirmeye çalışır. Niye? Kendi gölge yanına hala özlemi vardır çünkü. Sonra da o gölge de yanını birisinde görünce de ona âşık oluverir. Eğer gölgesini terk etmediyse tabii. Terk ettiyse duygusal bir şey hissetmez. Ve niye bir başkasına değil de özellikle o kişiye âşık olur? Kendisini görüyor çünkü. Terk edemediği kendisini. İşte birini değiştirme handikabımız ve kendimizi değiştirmeye çalışma handikabımız... Aslında kızın bütün derdi kendisiyle. Ya da erkeğin. İnsan kendini terk ettiği an, aşağı çeken insanlara da âşık olmaz. Gönlüne almaz. Kendini bulmak değil,...

Ümitsizlikle Kurtulmak

GÜVENMEDEN bir kitabı okumak mümkün mü? Hatta o kitaba başlamak? Kapak tasarımı, kitabın adı, konusu, yazarın kendisi ya da başka bir unsur okuru yakalamak zorunda. Bu yakalanma güven ve merak oluşturur. Şimdi tekrar soralım. Güvenmeden bir yazarı okumak mümkün mü? Güvenmeden birisini dinlemek mümkün mü? Görmek ve duymak mümkün elbette. Ancak gerçekten güven olduğu zaman gerçekten okumaya ve dinlemeye başlarız. Gerçekten ilgilenmeye başladığımız zaman bir sonraki sayfayı merak ederiz. O anda da satırları pür dikkat yakalar ve anlamını özümsemeye çalışırız. Bazı şeyler aklımıza yatar ve özümseriz, bazıları yatmazsa bir çekmeceye kaldırırız daha sonra tekrar değerlendirmek için. Özümseme ancak güven ile oluşur. Tüm kalkanlar indirilir ve en hassas yanın olan kalbini açarsın. Kalbin bir sünger gibi satırların suyunu içine çeker ve dolar. Tüm bu süreçler için öncelikle güven gerekir. Ondan önce de ilgi. Peki biz bir şeyle neden ilgileniriz? Güvenme ihtiyacından dolayı olabilir mi? Olabilir...