Ana içeriğe atla

Çaresizliğin Çaresi

UZUN zamandır yazdığım yazıları bir psikolojiyle yazdım. Hayata karşı, "elimden gelen bu kadar" deme ihtiyacı duyuyorum hep. Yazılarım da bu sözün etrafında şekilleniyor. Şimdi Hazreti Mevlana'nın Mesnevi'sinde bu cümleye denk geldim. Bu cümleyi de gördükten sonra artık diyebilirim ki Mesnevi insanlığın neredeyse tüm hallerini dillendirmiştir. İyi ya da kötü olsun fark etmez. Bunların hepsine elbette sadece bir cevabı var. O cevabı da "ben ol da bil" cevabı. Aşk nedir, aşık kime derler sorusunun cevabı. Ben ol da bil. Bu metinde biraz buraya yaklaşmak istiyorum. Mevlana, Mesnevi'de Hazreti Musa ile bir adamı konuşturuyor. Musa, irfanın bir işe girişmeden önce onun sonunu görüp sezmek olduğunu söylüyor. Adam ise elimden gelen bu diyor. Başka türlü yapamazdım. Ben bu kadarım diyor. Bu. Ve benim için dua et diyor. Yardım et. Mevlana, ben ol da bil demişti. Bir şey daha söylüyor Mesnevi'de. Aşkın mecazi de olsa, eğer o mecazi aşkta samimi isen hakikate doğru kanatlanabilirsin. Çünkü neye aşık olduğun değil, senin aşkının kendisi seni irşat eder. Eğer aşkı bırakmazsan, hala samimi ve dürüst olarak aşkın peşinden gidersen o zaman o aşk da seni bırakmaz. Aşık oldukların değil. Burası çok yanlış anlaşışmaya müsait. Adam tiryaki, müptela diyelim. Bu sözleri kendine yontabilir. Ya da birisi bir kadına ya da erkeğe aşık diyelim. Bunu hemen kendine alır. Bunlar mecazi aşklardır. Ayrıca Mecnun'un Leyla'ya aşkı düpedüz şehvettir. Bunun lamı cimi yok. Ancak Mecnun hakkında bu kadar çok konuşmamızın sebebi bu uğurda gözü kör olmuştur ama nihayetinde vardığı Leyla değil Mevla olmuştur. Çünkü gerçek aşk, aşık olunan her şeyin boyunu aşar. Kimse kaldıramaz bunu. Kimse de aşka layık olamaz nitekim. Mecazi aşk şehvete düştüğü an aşk biter. Orada alma verme devreye girer. Sen bana bunu verdin, benden de şunu al. Alış veriştir bu. Helaya gidip iş görme. Rahatlama. Bu kadar. Budur yani. Şehvet, iştiyak duyma, çokça arzu etme, isteme demektir. İyi de bu yere düştüğü anda, kişi rahatladığında geçen bir şey. Yani aşkın ulviliğine, sonsuzluğuna, hakikatine yaraşır bir şey değil. Mecazi aşkın mecaz olarak kaldığı bir yer. Üstelik Mevlana, bunun hayal olduğunu söylediği gibi, buradan kişi kanatlanamazsa o hayalinde aşkının da kendisini terk edeceğini söyler. İnsan yandığı ile kalır. Bir de buradan çok aksi dersler çıkarır. Hayatın bu olduğuna dair. Ve kalpsiz bir süreç başlar. Alış veriş üzerine bir rutin hayatı. İnsanların gelip geçtiği. Kalbin de gittikçe köreldiği. İşte buralarda kaybolup gidiliyor. Aşkın ihtimali buralarda kaybolup gidiyor. Bir hata da şu maalesef, aşkın biz bir şeyle yaşayacağına inanıyoruz. Bir insanla, bir kediyle, köpekle, hobiyle. Aşk yürüdüğü şeyi yakar. Aşkın espirisi burada. Aşk, azad eder. Mevlana, bu konulardan bahsettiği Mesnevisi'nin 4. cildinin aynı yerlerinde yine der ki bu hayat tamamen çıkardır. Bir meclisi birisi selamun aleyküm diyerek girdiği an onun o selamı da, selamı alanların durumu da hep çıkar üzerinedir. Biriyle kurduğun ahbaplıkta bile zihninde düşünürsün ben ileride bu kişiden hangi işim için istifade edebilirim diye der. Sadece Allah ve dostları, velileri ayrıdır der. Ardından Şems-i Tebrizi'den bahseder. Benliğini yok etmiş kişi diye. Ve o pasajı riyazat konusuyla bitirir. Bu benliği yok etmenin tek yolu riyazattır diye. "Kendiliğinden gelen riyazat" diye bir olgudan bahseder. Çünkü kolay bir şey değildir bu. Ancak kendiliğinden gelirse işte o zaman şükür secdesi et ve sadaka ver der. Nedir bu kendiliğinden gelen riyazat? Hastalığın vurmasıdır. Teknenin delinmesi. Hayatta topal kalmak. Düşkün olmak. İşin rast gitmemesi. Özellikle kullandığı tabirler şunlardır: "azıksız olmanın verdiği manevi azık" ve "çaresizliğin çaresinin koşarak gelmesi". Elimden gelen bu kadardı diyen adamın durumu aslında bir sonuç. Elinden gelmeyişi daha öncesinde elinden gelenlerinin neticesi. Bir şeyin gelip gelmemesi de önemli değildir. Hem de hiç. Önemli olan histir. Daraltı varsa bu lanet olarak yeter. Özel, gizemli psikiyatrik hastalıklar ya da dışsal sebepler aramaya gerek yok. Ruhsal haller fazlasıyla başkalarının ruhsal halleriyle bağlantılı. Kendi tercihlerimiz var, kader de fazlasıyla var ama bir de zaman var. Zaman ilaç da olur, zehir de. Zamanla elinden daha da bir şey gelmeyecek hale dönüşebilirsin ya da daha da gönülde genişleyebilirsin. Bu dünyanın çok ısınmış ve kızmış bir hamam olduğunu söylüyor Mevlana. Orada nefes alamazsın. Bunalırsın. Ruhun sıkılır. Tek çare dışarı çıkmaktır diyor çünkü hamam ne kadar geniş olursa olsun, bunun sana ne faydası olur ki diyor. Başka bir örneğinde, çok güzel yeşillik bir alana gitmişsin. Ancak ayağındaki ayakkabı sıkıyordur. Sıkıntı içindesindir. O yeşillik alandan tat alabilir misin? Ayakkabılarını çıkarman gerekir. Tıpkı Musa'nın dağa çıkmadan önce çarıklarını çıkarması gerektiği gibi. Yani benliğini. Bu da şeklî mistik ritüellerin aslında hakikatte nelere denk geldiğini gösteriyor. Sembol de değildir, tesirdir. Şekil önemlidir. Şekilde yaşarız, şekle takılmamak koşuluyla. Çünkü akış vardır. Bir nehir gibi. Her an akmak ne güzeldir diyor Mevlana, donmadan ve kokmadan. Ve bir müjdesi var Hazretin. Yine Mesnevi'den. Âciz olmak, bunalıp kalmak, Allah'ın hâs kulları için en iyi bir sermâyedir. Çünkü çaresizliğin çaresi koşarak gelir. Kendini elinden bir şey gelmeyecek hal içinde bekletirken değil. Çünkü kendini çaresiz bıraktığını fark etmemek irfansızlığıyla "ben ol da bil" sözünü anlamak mümkün değil. Çaresizlik bir histir. Biriktirilmiş bir tortudur. Bu tortunun sonuçlarını yaşamak zorunludur. Tortu varsa, o yaşanacaktır. Tabii bir de süreç var. Aşk var. Aşksızlık varken. Hakikat var. Mecaz varken. Zamanla tortunun dağılması var. Birikmesi varken. Bir gemi var. Dağ varken. Ortada kalmışlık var. Seçim bize bırakılmışken. Kader var. İhtiyarı varken. Belki bir gemi gelir. Biner ve gideriz. Belki beklemeyiz gemiyi. Dağa çıkarız. Ancak o dalgalar gelecektir. Tufan kopacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...