Ana içeriğe atla

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu. 

Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı. 

Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın" dedi. "Bir hafta çok az". "Pek tatil kafasıyla gelmedim buraya biliyorsun" dedim. Gömleğimin bilek kısımlarının yaka düğmelerini kapattım. Yaralarımı gördükçe asabım bozuluyordu. Bir tek dışarıdaki kar yağışı içimi rahatlatıyor. Bazen Haluk abinin masasından bağırış sesleri geliyor. Kardeşi Refik abi ile Haluk abiyi gördükçe aklıma Fareler ve İnsanlar ya da Yağmur Adam geliyor. 

"Başlamış mı başlamış mı" demeye başladı Refik abi. Haluk abi "evet evet" dedi bana babacan bir tavırla göz kırparak. Sonra "yolculuk kaçtaydı?" diye sordu. "Daha 3 saat var" dedim. "3 saat mi? Ben de her an gitti gideceksin gibi durduğun için geç kalıyorsun sandım" dedi. Purosunu söndürdü. "Gelsene öne geçelim. Biz biraz öndeyiz Ali'yle." dedi. Bulunduğumuz alandan pansiyonun ön tarafına, Hande'nin bulunduğu yere geçtik. Cam kenarında ufak ve dar bir köşe vardı bir masa ve iki tabure ile anca sığışacağımız. 

Haluk abinin evi gibiydi burası. Bir puro daha yaktı. Hande'den viski istedi boş ve büyük kristal bardağını parmak uçlarında sallayarak. "Ali, dün konuştuğumuz gibi", durdu ve kül tablası için de seslendi. O devasa kül tablaları çok hoşuma gidiyordu. 1980'ler filminde gibi hissediyorum kendimi. "Sen sadece elinde resim biriktireceksin, sonrasını, yarınını, nasıl oldusunu falan düşünme." 

Haluk abi benim için arkadaşlarıyla konuşmuştu. Yeteri kadar resim yaptığım zaman bana da kendi sergilerinde yer açacaklardı. Bu kendimi göstermem için büyük bir fırsattı benim için. "Paraya ihtiyacın yok ama kendi ruhuna kavuşmaya ihtiyacın var, bunu görüyorum" dedi. "Seni çürüten de bu, bir daha intihar mintihar yok, öyle abuk sabuk içip aşk acılarıyla saçmalardan ağzına sıçarım, biliyorsun elim her yere uzanır". Başımı aşağı yukarı salladım ve kısık gözlerimi de kapatıp açtım. Daha ayrıntılı anlatsaydım yaşadıklarımı tabii çok daha sert bir konuşma yapacağından emindim. 

Bir gün aniden çantamı toplayıp herhangi bir otobüse atlamış ve bu uzak şehre gelmiştim. Bambaşka kötü bir şey de yapabilirdim. Elimden bu geldi. Hem de zararsız. "Ali senin sorunun görünür olmak. Görünür olman lazım. Aşk meşk bu işleri uzun bir süre bırak. Kendinden çok veriyorsun. Yani bana palavra sıkmadıysan eğer senin yapman gereken sadece ressamlığını ortaya çıkarmak. Allah sanatçı yaratmış seni. Sen yaratmazsan bunalımlardan bunalım beğen zaten. Hala çocukluk travmalarım falan boş konuşuyorsun." 

Ben de bir sigara yaktım. Bu esnada Hande Haluk abinin viski ve kül tablasını getirdi. "Öyle büyük bir gedik açmışsın ki sen benliğinde ne elle tutuluyor ne gözle görülüyor. Orayı dolduramadığın, kontrol edemediğin için de aşk ayağına başkalarıyla orayı doldurmaya çalışıp, başkalarını kontrol etmeye çalışıyorsun. Ben çözdüm seni." Purosunu içip koca bir halka dumanı bıraktı. Sirk hayvanı gibi hissettim bir an. O halkadan atlayasım geldi. O halkadan atlamıştım da artık nitekim. 

Başıma gelenleri duyduktan sonra peşimden gelen Suzan içerideydi işte. Artık benim için yok hükmündeydi. "Abi görüyorsun zaten. Benim için sadece bir ruh artık. Benim bir yolum var." Haluk abi biraz daha rahatlamış göründü. Arkasına yaslandı. Bulunduğumuz alan çok dardı, bu yüzden karşılıklı oturduğumuz taburelerden duvara yaslanıyorduk. Hande arkadan The Delta Rytms Boys'dan Dry Bones'u açmıştı. Bir film sahnesi gibi şarkının başlamasıyla Refik abi girdi içeri. Hafif dans hareketleri etmeye başladı. Her bir ufak adım sonrasında sallanıyordu ritmik bir şekilde. Sonra bir adım daha. Bir ufak dans. Her adımda farklı bir figür ve yanımızdaydı şimdi. 

Bize doğru eğilip omuzlarımızı tuttu ve "canlarım benim" dedi omuzlarımıza ufak bir jest masajı yaparak. Sonra iki adım ötedeki masası olmayan duvara dayalı bir deri kanepeye oturup kıkırdayarak kendi başına konuşmaya başladı. "Refik abi iyi vakit geçiriyor" dedim, "Öyledir o" dedi Haluk abi. Ortamdaki ciddi hava gitmiş, biraz neşelenmiştik ama Halbuk abi konuşmaya devam etti "Hep görünmez olmak istemişsin sen Ali. Bu sağlıklı bir şahsiyet için çok ağır bir şey. İnsanı içeriden çökertir. Evet belki yaşadıkların seni bu hale getirmiş olabilir ama senin tersten çalışıp bunu dengelemen gerekiyor. O resimleri yap! Endişem yok zaten kendiliğinden başlamışsın ve duramadığını da görüyorum. Ben sadece seni tasdiklemek için ve yanında birisinin olduğunu göstermek için konuşuyorum. İnsanlara hayran olmayı, âşık olmayı, idealize etmeyi bırak. Resmine odaklan! Kendini inşa et, kur! Görünür ol. Sen Casper mısın lan" dedi bir kahkaha koptu bizim masadan. 

Hande gidip gelip keyifle bizi izliyordu. Her gün bir başka geçmişti çünkü. O da bir öyle bir böylelerden dolayı ambale olmuştu. İlk gün bu pansiyona gelişim. Haluk abiyle karşılaşmamız. Hande'den oda istemem. İkinci günü başka bir intihar girişimim. Üçüncü gün, dördüncü, beş, altı. Her gün başka geçti. Suzan'ın gelmesi. Arada bir ara benim odamda resim yapmam ve pansiyonda oluşan aile havasının üyelerinin şaşkınlıkla resimlere bakmaları. Bana nasıl yaklaşacaklarını bilememeleri. 

Hande'ye şarkının sesini açması için seslendim. Refik abi tekrar ayağa kalktı ve dans etmeye başladı. Ben de tüm bu konuşmaların ve yolumun belli olmasının kutlaması adına ayağa kalktım. Refik abiye eşlik ettim. Sonra Hande katıldı bize ve elinde puro ve viskisi ile Halbuki abi kahkahalarla. Uzun koridor aralığından Suzan ve arkadaşlarının beni gördüğünü fark ettim bir an. Bir zamanlar ölüp bittiğim insan artık hiçbir şey ifade etmiyordu benim için. Yanımda da Hande vardı. Asla çizgiyi aşmamıştım çünkü aksi halde ne onun için ne benim için sağlıklı bir durum olurdu. Benim sadece resim yapmam gerekiyordu ve eve döndüğümde ilk iş yerdeki kırık şövaleyi çöpe atıp yeni bir tane almak olacaktı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Spontane Timur

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...