Ana içeriğe atla

Kayıtlar

hikâye etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Bir Küçük Dünya Savaşı

BU sabah kafam dolu uyandım. Dün ne olaylar yaşandı. Hatta bu bir hafta çok yoğundu. Burası böyleymiş. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi bir hastane. Ancak daha butik bir yer. Bulunduğum ufak şehre göre. Bakırköy'e göre efsaneleri daha az. Biz efsane olmazsak tabii. Saffet abi ile olan diyaloglarımızdan sonra biraz mesafeli durmaya çalışıyorum. Bahçeye çıktım. Bugün kahvaltı etmeyeceğim. Önceden kahvemi aldım. Sigaramı yaktım. Bir ağacın arkasına sırtımı verdim. Muharrem Bey geliyor. Abi ne haber? Şükür Kaan Bey, sizi sormalı. İyidir, işte bugün de böyle, gördüğün gibi. Muharrem Bey bir şey soracağım. Tabii buyurun. Avrupa tarihine ilgilisiniz galiba. Geçen gün sohbetinize şahit oldum. Hocalık falan var mıydı geçmiş hayatınızda? Hayır Kaan Beyciğim, biz tarihin kendisiyiz. Hocalar bizi anlatır. Muharrem Bey böyle deyince, içimden diyorum bu sohbet sanırım "Ben Napolyon'um" muhabbetine dönecek. Abi nasıl yani diye soruyorum. Bir sigara yakıyor. Bir iki ...

Mehmet Bey'in Hevesi

MEHMET Bey, apartmana pil kutusu almıştı. Büyük bir heyecanlan kartonu katladı ve kutu haline getirdi. Dikeylemesine dikdörtgen bir kutuydu bu. Tepesinde de pil atacak kadar genişliği olan bir boşluğu vardı. Çocuk gibi sevinmişti Mehmet Bey. Apartmana bir faydası dokunuyordu. Kutuyu apartman girişine bıraktıktan sonra hemen dairesinde ne kadar kullanılmış pil varsa hepsini aldı ve tekrar giriş katına inip kutuya attı. Kutuyu biraz daha doldurmak istiyordu ama başka eski pili kalmamıştı. Bir gün sonra apartmandan çıkarken kutuyu kontrol etti ve kendi attıklarından daha fazla pil atıldığını gördü. Çok sevindi. Kalem pil, ufak pil, tombul pil; çeşit çeşit piller görünüyordu. Sonraki gün baktığında pek bir değişiklik yoktu. Bir sonraki gün baktı yine. Bu sefer bir soda şişesi gördü. Bu ne terbiyesizlikti. Mehmet Bey küplere bindi. Biz buraya pil kutusu koyuyoruz. Medeniyet şeysi gereği. Onlar geri dönüşe gidecek. Bazı sorumsuzlar kutunun üst tarafını üşenmeden açıp kendi şişelerini atıyorl...

Sakura'nın Gölgesinde (öykü)

KULAKLARI tırmalayan bir sessizlik içinde kıvrımlı yollarda süzülüyordu. Yolun kenarlarında bazen tek tük evler ve bazen de sadece ağaçlar beliriyordu. Zemin düz ve temizdi. Yolculuk sakindi. Otomobile çok iş düşmüyordu. Bazen yokuş yukarı gidiyordu ama hiç yokuş aşağı inmiyordu. Gittikçe tepelik bir yere çıktıkları belli oluyordu. Şoföre bırakmıştı. Sormuyordu. Ev ve manzarası hayalinde canlanmıştı bile. Tepede bir ev. Herkesten ve her şeyden uzakta. Ağaçların arasında gizlenmiş. İstanbul boğazını da çok net gören gözetleme kulesi gibi bir ev. Çok geçmeden eve yaklaştılar. Bembeyaz bir ev. Yer yer neyi çağrıştırdığı belli olmayan kendine münhasır zarif mavi işlemeler. İki katlı. Çatısı Rum evi tipinde. Bahçesinin çevresi yüksek demir parmaklıklarla çevrili. Bahçe kapısı otomatik açılıyor. Araçla içeriye giriyorlar. İsmet, şaşkınlık ve hayranlıkla elini ağzına götürüyor. “Sakura”, diyor. “Bunlar kiraz çiçeği değil mi?” Şoför, “Evet beyefendi”, diyor. Ev, tepede ağaçlıkların arasında gi...