Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Baş Ağrıları ve Aras 2

İSA Aras Mersinli olayına devam ediyorum. Bu konu üzerinde her gün tekrar çalışıyorum, düşünüyorum, anlamaya çalışıyorum. Bu konu benim duygusal yanıma bağlandı diyebilirim. Zaten bir yazarın dönemsel olarak seçtiği konu onun duygusal eşlik edicisi olur. Tabii bir de kendi yaralarına denk geliyorsa -ki gelmeden olmaz zaten- o zaman tamamen dikkat kesilerek kanalize olur. Niye İsa peki? Çünkü dün akşam da yeni bilgilere ulaştım. Fiziksel ve sözlü şiddete uğramış. Dalga geçilmiş. Lakap takılmış. Buna rağmen nazik olduğunu söylüyor. Hep kötü davranılmış. Evde sürekli tartışma var. Tükendim diyor. Ailesi sorunlarıyla ilgilenmiyormuş. Anne baba tersini düşünse de buradaki problem şu: çocuk bunu hissetmiyor. Beni anlamıyorsunuz diyen bir ergenin durumu başka ama o sevginin hissedilmeme durumu başka. Hiçbir şekilde sevgi alamadığını hissetmiş muhtemelen. Bazı ciddi anlamda psikolojisi yıkık olanlar İsa'yı kahramanlaştırıyor. Bazıları anlamıyor ve suçluyor. Bir de ciddi anlamda bir genç ke...

Baş Ağrıları ve Aras

BU yazı biraz garip olacak. Yazarın baş ağrılarından ibarettir. İmtihan gelecek gidecek. Hayalini kurmaya gerek yok. Hayalden kesilmenin yolu gerekiyor. Sevgi alamayan sevgiyle beslenemez. Sevgi de veremez. Sevgi nedir bilmeyen sevgi harici yollar, yöntemler, numaralarla insanları yanında tutmaya çalışır. Tuttukça illüzyon devam eder. İllüzyon olan sevgi. İlk sevgiyi ebeveynden alırız ya da almayız. Anne ve baba bunun iki ayağıdır. Çocuk eksik beslenirse ve illüzyon almışsa verdiği de bu olur. Aslında o da değil. Düz psikolojik anlamda genelde bu yüzeyde kalan sevgilerle idare ederiz. Alışveriş de buradan gider. Bu nefs alanıdır. Bakın, tam bu noktayı sorgulayalım şimdi. Düşünelim. Aslında ebeveynden gelen sevgi de saf değildir. Onun eksiği tamını geçtim, oradan gelen sevgide de aslında nefs vardır çünkü o da çıkar sevgisidir. Benim çocuğum, benim mülküm bakışı vardır. Kendi kanından canından olmak üzere. Kuran'a göre evlat ve mal en büyük iki imtihan. Hakiki sevgi, muhabbet ve bun...

Hayatlar

HAYAT nedir? Hayat o kadar duygu değişimleri ile dolu ve yoğun ki, sanki her bir geçiş bizim için birer yeniden başlangıç gibidir. Sanki sayısız hayat yaşamış gibiyizdir. Her bir yeni açılan sayfa ile yeni bir hayata başlarız. Oradaki tazelik ve heyecan bilinmeyen mistik bir diyara geçiş izlenimi verir zihinlere. Yine ve en baştan umut ederiz. Heyecanla, güneşle ısınan serin rüzgarların yanaklarımızdan ve saçlarımızdan esmesine izin verirken yürür, koşar ve o diyara doğru uçarız. Taze âşıklar gibi kavuşur ve birbirimize sarılırız yeni hayatla. Hayat, bedenin doğumu ile başlayıp bedenin ölümü ile biten bir parantez değildir. Bedenen yaşayıp ruhen ölen insan çok. Tam tersi olarak bedenen ölüp ruhen yaşayan da çok. O taptaze ve canlı ruh nereye gidiyor? Daha bedenen yaşarken kabına sığmayan o ruhun ölmeye niyeti olur mu? Peki ya bedenen yaşayıp ruhen ölenlerin bedenleri? O bedenler de etrafını kırar döker ve sırf zarar verir hem kendine hem etrafına. Ruhen dirilikte ise sırf fayda ve iyil...

İsa Aras Mersinli İhmalin Doruk Noktasıdır.

BİR iki ay geçip acı biraz soğuduktan sonra İsa Aras Mersinli üzerine çokça konuşulması gerekiyor. Sıcağı sıcağına büyük bir vahşetin arefesinde objektif olarak yaklaşmak mümkün değil ancak anne-baba %100 haksiz ve müebbet hapis yatmalilar. Sistem zaten yetersiz. Hem evde hem okulda hem türlü hastalık ve travmalar arasına sıkışmış bir çocuktan nasıl canavar yaratmışlar, sonuçlarını iliklerimize kadar hissettik maalesef. School shooterlar, okulun dominant ve ezici çocuklarından değil genelde ezilen, sessiz, zorbalanan + asperger sendromu tedavi edilmeyen çocuklardan çıkıyor.  Aras sosyalleşemediğini 7 yaşında fark ederek kendisine arkadaş bulmaktan vazgeçmiş, 5 kere intihar denemesinde bulunmuş, en son boğazını kesmiş ve siciline işlemesin diye hastanede babası nüfusunu kullanarak kayıtlara müdahalede bulunmuş.... Çocuk alarm veriyor. Çok açık hasta. Babanın her hareketi sıkıntılı. Ve her hareketi ile resmen bir vahşet için militan hazırlıyor. Ayrıca hormonal durumları ve trans duru...

Hukuksa Buyurun

HADİ bakalım hukuk devleti. Bakalım işimize gelecek mi? Çocuğun bacak atardamarını keserek kan kaybından ölmesini izleyen velinin de tutuklanması gerekiyor. Kasten cinayet var burada. O ulaşması zor olan atardamarın yerini nereden biliyor? Kasdi cinayettir bu da. Babalık içgüdüsü ile yaptı belki, orası ayrı. Ama hukuk içgüdülere bakmaz. Kurallara bakar. Çocuk hem yaş itibariyle hem psikiyatri itibariyle cezai ehliyetsiz. Asıl sorumluları anne babada. Katliamın görünürdeki figürü olarak bu 13 yaşındaki çocuğun hiçbir kesimde savunanı yok. Bir tek aklı başında birkaç psikolog ve psikiyatrist suçunun olmadığını söylüyor. 7 yaşındayken "ölmek istiyorum" diyen bir çocuk. 5 intihar girişimi var. Zekası çok yüksek. Kadınlık hormonunun ağır bastığı tespit edilmiş. Bir trans (babanın poligon, silah ve erkeklik kompleksi burada devreye girmiş). Ciddi psikiyatrik (otizm) sorunları var. Okulda ve evde zorbalanıyor. Gidecek yeri yok. Ölemiyor da. Tiktok hesabını inceledim. "Ne okulda...

Sosyal Medyada Muhatabımız Kim?

SOSYAL medyada yazı yazarken ya da herhangi bir paylaşım yaparken karşımızda kimlerin olduğunu hayal ediyoruz? Muhatabımız kim? Nasıl bir tipoloji? Bunu oturup düşünmeyiz. Bu otomatik olarak gerçekleşen bir düşünme biçimidir. Yazmak muhatap almaktır. Muhatap aldığımız kim peki? Bir odanın içinde kendi kendimize bile konuşurken birini hayal ederiz. Bir konuyu anlatırken hep bir tipolojiyi muhatap alırız. Bu üzerine düşünmeye değer ve ilginç bir konudur. Benim aklıma bazen bir şahıs geliyor. Bazen bir şahıs değil ama hayali bir tipoloji geliyor. Ki bu tipoloji genelde kendime benzer birisi oluyor. Ya da kendime benzer ama kendimin gelişmiş hali. Bu niye önemli? Çünkü muhatapsız bir harfi bile telaffuz edemeyiz. Muhatap aldığımıza göre şekillenir tüm anlatım. 10 yaşında bir çocuğa mı konuşuyoruz? Yoksa 65 yaşında birisine mi? 30 yaşlarında iki kişiye de olabilir ama bu iki kişinin de çok farklı kültürleri ve kimlikleri olabilir. O zaman muhatabın tipolojisi yine değişir. Muhatapların fark...

Boşlukta Uçuşan Öğütler

BUGÜN 11 Nisan. Bir günde ruh halim değişti. Fakat ne kadar kötü olursam olayım eskisi gibi davranmıyorum. Hemen birisiyle tanışmaya çalışmıyorum. Hemen birisinin kucağına atlamıyorum. İnanmıyorum. Güvenmiyorum. Hemen kapılmıyorum. Evet, hayallere dalıyorum ama farkındayım. Yani sadece sıkıştığım ve kapana kısılmış hissettiğim için hayallere dalıyorum. Yoksa o hayallere inandığımdan hayal ediyor değilim. Sadece şu anki sıkıntımı unutmak için hayal ediyorum. İnsan, duygularını takip ederek yaşayabilir. Tabii bu duygularını öylece etrafa saçmaz. Aklı selim düşünür, tartar ve karar verir. Makul duygularının peşinden gider. En duygusal insanın bile bir ölçüsü vardır. En fevri davranan insanın bile o fevri davranış öncesinde kendisinde bulunan ve en azından bir kereliğine bile olsa kullanmayı denediği bir akıllıca düşünme yetisi vardır. Sonrasında yaptığı saçma işler ve kendisine verdiği zararlar genelde o yetinin yetmediği yerlerde ortaya çıkar. Yine de aklını tamamen kaybetmediyse bu nokt...

Gezdiren kim?

Ateşten bir hırka Bir giyer, bir çıkarırsın Hırkayı giydiren kim? Hırkayı çıkaran kim? Yürür durur, koşarsın, Düşer kalır, kalkarsın. Seni düşüren kim? Seni kaldıran kim? Gezer durursun, Batar çıkarsın.. Gezdiren mi var? Sahi, O gezdiren kim? İtilirsin, çekilirsin, Yaka paça edilirsin. Kim, iten çeken? Kim, yaka paça çeviren? Dört döner durursun, Bir döngüde yuvarlanırsın.. Kaderi yaşatan kim? Kaderden çıkaran kim? Kesifleşirsin ağırlık biner, Latifleşirsin hafiflik gelir! Kaderini aynı kılan kim? Hallerini değiştiren kim? Elinle seçersin, Ayağınla gidersin. Seçtiğine götüren kim? Sahi, Seçmediğinde seni tutan mı var? *Resim Van Gogh'a aittir.

Gidiyorum, Canın Sıkılacak

YİNE kendimden kendime bir yazı. Hep kendime. Hep kendime. Derdim kendimle en nihayetinde. Ve hepimizin öyle değil mi ki zaten? Niye birisini değiştirmeye çalışırız? Onu terk edemediğimiz için. Niye kendimizi değiştirmeye çalışırız? Kendimizi terk edemediğimiz için. Terk edemeyiz çünkü ondaki huylara aşığızdır. Niye? E bizde de var o huylar. Kaybedenler Kulübü filminde kız erkeğe âşık olur. Sevgili olurlar. Sonra kız erkeği değiştirmeye çalışır. Niye? Kendi gölge yanına hala özlemi vardır çünkü. Sonra da o gölge de yanını birisinde görünce de ona âşık oluverir. Eğer gölgesini terk etmediyse tabii. Terk ettiyse duygusal bir şey hissetmez. Ve niye bir başkasına değil de özellikle o kişiye âşık olur? Kendisini görüyor çünkü. Terk edemediği kendisini. İşte birini değiştirme handikabımız ve kendimizi değiştirmeye çalışma handikabımız... Aslında kızın bütün derdi kendisiyle. Ya da erkeğin. İnsan kendini terk ettiği an, aşağı çeken insanlara da âşık olmaz. Gönlüne almaz. Kendini bulmak değil,...

Ümitsizlikle Kurtulmak

GÜVENMEDEN bir kitabı okumak mümkün mü? Hatta o kitaba başlamak? Kapak tasarımı, kitabın adı, konusu, yazarın kendisi ya da başka bir unsur okuru yakalamak zorunda. Bu yakalanma güven ve merak oluşturur. Şimdi tekrar soralım. Güvenmeden bir yazarı okumak mümkün mü? Güvenmeden birisini dinlemek mümkün mü? Görmek ve duymak mümkün elbette. Ancak gerçekten güven olduğu zaman gerçekten okumaya ve dinlemeye başlarız. Gerçekten ilgilenmeye başladığımız zaman bir sonraki sayfayı merak ederiz. O anda da satırları pür dikkat yakalar ve anlamını özümsemeye çalışırız. Bazı şeyler aklımıza yatar ve özümseriz, bazıları yatmazsa bir çekmeceye kaldırırız daha sonra tekrar değerlendirmek için. Özümseme ancak güven ile oluşur. Tüm kalkanlar indirilir ve en hassas yanın olan kalbini açarsın. Kalbin bir sünger gibi satırların suyunu içine çeker ve dolar. Tüm bu süreçler için öncelikle güven gerekir. Ondan önce de ilgi. Peki biz bir şeyle neden ilgileniriz? Güvenme ihtiyacından dolayı olabilir mi? Olabilir...

Kitap Okumanın Büyüsü.

NE zaman tam olarak çıkmaza girsem. Ne zaman çektiğim tespihler sakinleştirmese. Ne zaman abuk sabuk bir şey yapma vaktim gelse. İşte gerçek anlamda bir kitaba o zaman ihtiyacım oluyor. Bir kitaba başlamak ne demektir? Yazara güvenmektir. Yazara kendini bırakırsın. Akış seni nereye götürecek merak edersin ancak maksat akışta dinlenmektir. O akışta dinlenirken de eğer kendi çıkmazların için bazı cevaplar da bulursan tadından yenmez. Bazı yazarlar vardır bir türlü kuşatamazsın. Kuşatamadıkça diğer kitaplarını da okursun. Bazıları vardır bir iki kitabını okuduktan sonra diğerlerini okumak içinden gelmez. Bilirsin ne yapacağını çünkü. Heyecanı yoktur. Bazen yenilik ararsın ve yeni bir yazar denersin. Bazen de güvenli limana yanaşır tanıdıklara gidersin. Ancak her türlü kitap okumak bir gemi yolculuğuna çıkmak gibidir. Gemiye binersin ve kitap bitene kadar gemide kalırsın. Gemi bellidir ama içinde öyle bir dünya vardır ki o dünyayı keşfederken dinlenmeye başlarsın. İşte okumanın yatıştırıcı...

Kendi Kendime Söylenirken.

Mesnevi'de bir hikâye vardır. Adamın biri sokak ortasında bayılmış. Bir türlü ayıltamamışlar. Onu tanıyan birisi elinde dışkı ile gelmiş. Koklatınca adam ayılmış. Bütün olay alışkanlıkta. Bir şey bizi diriltiyor diye o şey iyi değildir. Boka alışmışızdır. Nefsin mutluluğu ayrıdır. Gönlün huzuru ayrıdır. Huzuru bilemedik gitti. Bir de nefse mutluluğunu vermeyince gelsin bunalımlar gitsin bunalımlar. Gül koklayıp ferahladıktan sonra tekrar domuz gibi pisliğe dönüp de, "üzerime niye pislik (huzursuzluk) bulaştı" diye şaşmamak lazım. Gönlümüz huzursuz olduysa o bizden dolayıdır. Hakkı kendimizde arama edebiyatına bayılıyoruz. Şeytanı kendimizde arayalım artık. Herkesi şeytan yaptık. Yeter.