BUGÜN 11 Nisan. Bir günde ruh halim değişti. Fakat ne kadar kötü olursam olayım eskisi gibi davranmıyorum. Hemen birisiyle tanışmaya çalışmıyorum. Hemen birisinin kucağına atlamıyorum. İnanmıyorum. Güvenmiyorum. Hemen kapılmıyorum. Evet, hayallere dalıyorum ama farkındayım. Yani sadece sıkıştığım ve kapana kısılmış hissettiğim için hayallere dalıyorum. Yoksa o hayallere inandığımdan hayal ediyor değilim. Sadece şu anki sıkıntımı unutmak için hayal ediyorum.
İnsan, duygularını takip ederek yaşayabilir. Tabii bu duygularını öylece etrafa saçmaz. Aklı selim düşünür, tartar ve karar verir. Makul duygularının peşinden gider. En duygusal insanın bile bir ölçüsü vardır. En fevri davranan insanın bile o fevri davranış öncesinde kendisinde bulunan ve en azından bir kereliğine bile olsa kullanmayı denediği bir akıllıca düşünme yetisi vardır. Sonrasında yaptığı saçma işler ve kendisine verdiği zararlar genelde o yetinin yetmediği yerlerde ortaya çıkar. Yine de aklını tamamen kaybetmediyse bu noktada tecrübeleri yardımına yetişir. Eski tecrübe ettiği acılar. Hayal aleminde gezmenin getirdiği sonuçlar. O dayanamadığı ruh boğuntuları ile çıktığı yollarda başına gelenler. Bu kişi kaldı ki en doğru öğütleri ya da birbirinden farklı birçok öğüdü çalışkan bir öğrenci gibi yıllarca uygulamış olsa bile kendisinin kimse tarafından anlaşılamadığını mimleyen boğuntulara gark olabilir. Ve her öğüt artık bir şok etkisi yaratır "anlaşılamamak" namına çünkü zaten her şey denenmiştir ve farklı sentezler uygulanarak devam edilmektedir.
İdeoloji mi kalmadı denenmeyen, tedavi yöntemi mi kalmadı, inanç mı kalmadı ya da herhangi bir şey, bu hayata dair herhangi bir şey. Bazıları yazmayı ve düşünmeyi gereksiz buluyor. Çoğu zaman onlara hak veriyorum. Çünkü ne gerek var diyorlar. Nasıl olsa bir şey değişmiyor. Ne yapabiliyorsan yap, olmadığı kadarıyla da -bu duruma razı olabilmek için- herhangi bir şeyle kendini uyuştur. Unut gitsin. Kimi diyor non-stop oruç tut. Kimisi hayatına birini al. Kimi işe gir, kimi hobi edin. Kimi, psikiyatra git. Kimi daha iyi kul olmaya çalış. Kimi koy ver gitsin iç sıç. Ya kendimi her şeyi unutup ibadet ederken buluyorum. Ya bazen bir işe giriyorum, o rutinde kendimi unutuyorum. Bazen aşırı sosyalleşiyorum. Her güne, her vakte bir kişi ve program sıkıştırıyorum. Bazen tam izole olup aylar ve yıllarca kimseyle görüşmüyorum. Hani bir kulağımın arkası kaldı denir ya. 20 yaşında odamda gözlerim kapalı zikir ederken ki ilk hislerimi hatırlıyorum. O ilk büyük huzur. Aradığımı buldum demiştim. Belki de böyle olması gerekiyor. Büyük ferahlıklar, büyük sancılar, büyük şehvetler, büyük sorular, büyük yıkımlar. Hepsinin bir kaos şeklinde yuvarlanarak sürmesi gerekiyor. Bazen çok inanacaksın bazen inancın kaybolacak. Belki kader de böyledir.
Bir insanın kendi dünyasından konuşması ve o dünyayı kale alarak konuşması ve o dünyadan yola çıkarak konuşması demek başkalarının dünyasına temas etmemek demektir. Yani başkalarının dünyasının iskeletinden yola çıkmazsın. Ana konu orası değildir. Kendi dünyandır. Ancak bu kendi dünyan o kadar zengindir ki -çünkü insansın- bu zenginlik o iskeletleri kale almasa da etine, butuna, tenine, damarına, tüyüne kılına denk gelir. Buna iletişim diyoruz zaten. İnsanlar birbirlerinde kendilerinden bir şeyler bulur ve etkileşime geçerler bu şekilde. Ama kimse kimsenin dünyasına sahip olamaz. Ne kadar teslim olursan ol hep bir yer açık kalır. İşte o açık kalan yer anlaşılamadığımız yerdir. Öğütlerin ulaşamadığı yer. Öğüt verdikçe de yabancılaşılan yer belki de.
İşte bir tek o noktayı tanrı görüyor. Belki biz bile görüp anlamıyoruz. Tıpkı sırtımızı kaşıyamadığımız gibi. Ya da ensemizi göremediğimiz gibi. Belki aynasız kendi yüzümüze bakamadığımız gibi. Kendi yüzümüzü bile göremiyoruz.
Tanrıyı hissetmemiz gerekiyor. Evet. Madem kimse anlamıyor, kendimizin eli bile ulaşamıyor o noktamıza. O en kilit noktamıza. Kilidi açılınca her şeyin, tüm sancıların geçeceği noktaya. O zaman tanrıyı hissetmemiz gerekiyor. Yok gibi gelmemesi gerekiyor. O, ince bir keman sesi gibi. Biz ise sıkışmış bir trafiğin içinde gibiyiz. Bir yerde inşaat sesleri. Her arabadan çıkan korna sesi. Bağırış çağırış. Tam bir kaos içindeyiz. Bu kadar gürültü arasında o ince keman sesini nasıl duyacağız?
Her kültürün kadim öğretileri vardır. Bunların ekolleri vardır. İnsanın aslını bir yönüyle keşfetmiştir. Ve onun üzerine çalışma yapar. Eskiden kızardım Türkiye'de bu neden yok diye. Meğer tekkeler kanunu gelmiş. E insan bu. İçsel ihtiyacı var. Mana ihtiyacı var. İnsan, anlam arayan ve anlam ile yaşayan bir varlıktır. Hayvanlardan farklı olarak. Tasavvuf yasak olduğu için Türk neye meyletmiş? Kişisel gelişimler, budizm, yoga, zen felsefesi, öbür yandan batı felsefesi, varoluşçu psikoterapi, aile dizilimi, vesaire vesaire. Yok ruh sağlığı için farklı diyet türleri falan. İyi de tüm bunları kendi bünyesinde bizim kadim kültürümüzün metodu karşılıyor. Onu niye yasakladık ya? Bir de bunu yasaklayınca sayısız merdiven altı tarikatı çıkmadı mı? Denetimsiz bir şekilde giden. İnsan bu. Melek yanı da var iblis yanı da var. İnsanın olduğu yerde her şey olur. Tarikat, tekke, tasavvuf oldu öcü. Bunun bir tek amacı vardır insan olmak. O kadar. Bu kadar basit.
Tabii bu da kader. Kızıyorum ama. Çünkü buraları da insan üretmekten çıkıp iblis üretir hale gelmiş zamanında. Atatürk'ten 100 sene önce tekkeler devri bitmiş demiş Kuşadalı bir şeyh baba. Tekkesi de yanınca oh taklitten kurtulduk demiş. Erenlerden değişik sözler çıkıyor gerçekten.
Kimi de var öldükçe bilme yolu tasavvufu değil de bildikçe ölme yolu olan felsefeyi seçiyor. Yol ve yöntem çok.
Yalnız bu yazıya bir dertle başladık. Oraya dönelim. Tüm varlar içinde en var gelen şeydir insana kendi derdi. Zaten bir dert olmasa yazının kendisi niye olsun? Bir konu niye seçilir yazmak ve konuşmak için? Bir şey dert edilmeye başlanır o yüzden. Akla bir şey niye dert olarak düşer? Bir açmaz hissedilir çünkü. O anda daraltan bir şey vardır. Akmayan, yolunda gitmeyen bir şey. Her şey yolundadır aslında ama olay senin varlığında akmaz. Ya sen ya başka bir şey olayı tıkamıştır. İşte yazının başına döndüm. Ne başkasının anladığı ne de senin anlayabildiğin bir olay. Öğütlerin ulaşamadığı yer. Sadece tanrının gördüğü yer. Ya lütuf gelir orası açılır ya sen gayret edersin ve lütfa mazhar olursun ya da hiçbir şey olmaz ve öylece köşende kalmışsan iman, o yerin sancısını dengeleyen bir hakikat olur. Zaten bu noktaya gelip de buna sahip olmayanlar nihayetinde bir absürdizmde kendilerini bulmuyorlar mı?
Boğuntu, daraltı ya da karmaşıklık da diyebiliriz bu yazının ana konusuna. Hz. Eyüp peygamber ile devam edelim. Tevrat'ta bu konu hakkında koca bir Eyüp kitabı/bölümü vardır. Peygamberin tüm hikâyesi anlatılır. Kuvvetli bir dini metin olduğu gibi aynı zamanda kuvvetli bir felsefi metindir de. Bu hayata dair her şeye sahipken birden hiçbir şeyi kalmaz Hz. Eyüp'ün. Hikâye de böylece başlar. Başta metanetle karşılar. Sonra üç arkadaşı teselli için gelirler ve acısını onlara döker. İsyan eder, doğduğu güne lanet eder. Sonra durulur. Arkadaşlarının tavsiyelerini reddeder. Birisi günahlarına tövbe etmelisin der, bu başına gelenler bu yüzden. Birisi çocuklarının günahları yüzünden der. Hazreti peygamber hepsini reddeder. Hiçbir arkadaşının kendi durumunun karmaşıklığını ele alamadığını, buna göre öğüt veremediğini düşünür. Üstelik durumu ele alamadıkça tekrar eden öğütler gittikçe göze çirkin görünmeye başlar ve etkisi de azalır.
Kolum kanıyor dedikçe sanki karşındaki o zaman omuzuna masaj yapayım diyerek tekrar ediyordur sanki. Garip bir durum. Ya da bir başkasının gelip o zaman sıcak bir şeyler iç iyi olursun demesi gibi alakasız bir durum. Eyüp, her şeye karşı, durumuna karşı ve Tanrıya karşı kafa karışıklığına rağmen Tanrıyı ve cevapları aramayı sürdürür, bırakmaz. Allah korkusunu kalbine mimler. Eyüp kitabında yine de peygamber ve üç arkadaş arasındaki konuşmalar hep çözümsüzce ilerler çünkü hiçbirisi bir türlü var olan sancıyı ve derdi ele alamaz, temas edemez. Ya günahları ya çocukların günahlarını ya fazla isyankar sözler sarf edildiğini konuşur durur arkadaşları. İsyanın doğru olmadığı vesaire. Eyüp hiçbirisine katılmaz, kafası karışıktır, acı içindedir, sorgular ama aramayı da sürdürür. Bir gün tanrıdan bir işaret geleceğine olan imanını bırakmaz. Sonunda ne olur? Allah bir kasırgadan Eyüp'e konuşur. İşte o an. Tanrı, bazı örnekler üzerinden konuşur. Tanrı konuştukça Eyüp'ün alçakgönüllülüğü artar çünkü ortaya şu konur: insanın bilgisi ile Allah'ın ilmi arasında sonsuz uçurum vardır.
Burada acı ve sancılara getirilen basit açıklamaların hepsi çöpe atılır. Allah'ın hikmetine ve her şeye kadir oluşuna doğru derin bir güvene çağrı yapılır. Ki bu derin güvenle huzur sağlanır. Ardından Eyüp şöyle der: Kendimden tiksiniyorum, toprak ve kül içinde tövbe ediyorum.
Eyüp kitabını rahmetli Uğur dayıma önermiştim, o da okumuştu. Uğur dayı, eğer bu kitabı son satırlarına kadar okuduysan sana da selam olsun. Yüz yüze pek anlaşamazdık. Genelde anlaşırsam insanların ruhları ile anlaşıyorum. Çünkü insanlar ancak gerçek meselelerde buluşabilirler. Yüz yüze buluşmazlar. Buluşmak, birbirini bulmak başka bir şekilde gerçekleşir. Bu kadar romantizm yeter. İyi geceler.
*Arkadaşları tarafından azarlanan Hazreti Eyüp tablosu William Blake'e ait. (1757)

Yorumlar
Yorum Gönder