Ana içeriğe atla

Kayıtlar

öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sakura'nın Gölgesinde (öykü)

KULAKLARI tırmalayan bir sessizlik içinde kıvrımlı yollarda süzülüyordu. Yolun kenarlarında bazen tek tük evler ve bazen de sadece ağaçlar beliriyordu. Zemin düz ve temizdi. Yolculuk sakindi. Otomobile çok iş düşmüyordu. Bazen yokuş yukarı gidiyordu ama hiç yokuş aşağı inmiyordu. Gittikçe tepelik bir yere çıktıkları belli oluyordu. Şoföre bırakmıştı. Sormuyordu. Ev ve manzarası hayalinde canlanmıştı bile. Tepede bir ev. Herkesten ve her şeyden uzakta. Ağaçların arasında gizlenmiş. İstanbul boğazını da çok net gören gözetleme kulesi gibi bir ev. Çok geçmeden eve yaklaştılar. Bembeyaz bir ev. Yer yer neyi çağrıştırdığı belli olmayan kendine münhasır zarif mavi işlemeler. İki katlı. Çatısı Rum evi tipinde. Bahçesinin çevresi yüksek demir parmaklıklarla çevrili. Bahçe kapısı otomatik açılıyor. Araçla içeriye giriyorlar. İsmet, şaşkınlık ve hayranlıkla elini ağzına götürüyor. “Sakura”, diyor. “Bunlar kiraz çiçeği değil mi?” Şoför, “Evet beyefendi”, diyor. Ev, tepede ağaçlıkların arasında gi...

Bir Karagümrük Hikâyesi

HER gün buraya geliyorum. Maç izliyoruz. Sigara içiyoruz. İki lafın belini kırıyoruz. Arkadaşlar zar atıyor. Kartları seriyor. Her numara var. Ben 5 yıldır oynamadan onları seyrediyorum. Buraya gelmeden yapamıyorum ama artık oynayamıyorum da. Para da kalmadı hal de. Oynamamak için 5 yıldır kendimi tutuyorum. Yıllarım bunlarla geçti. Başka gidecek yerim de yok ama. Var var. Var aslında. Gücüm yok. Gücüm en fazla buraya gelip oynamamaya yetiyor. Niyetimi de bilmiyorlar. Yoksa aralarında barınamam. Durumum yok diye geçiştiriyorum. Yoksa tamamen kopma niyetimi açık etmedim. Arada gönülleri olsun, ısrarları kesilsin diye bir iki zar atıyorum, o kadar. Sonra izlemeye devam. Keyif almıyorum ama. O her bir keyfin geri dönüşünü çok net hissetim de ondan. İliklerime kadar. Buradan da çıkamıyorum. Evim olmuş. Alışkanlığım olmuş. Kendimi kandırıp alışkanlığımı değiştirsem ölü gibi kuruyup gideceğim biliyorum. Kolay değil. İşte böyle. Aslında millet dışarıdan bana bakıp da beni çok kolay yargılayab...

Kiraz Sevgilim (öykü)

BİRİCİK aşkım Nil ile balkonumuzda oturuyorduk. Yaz sıcağını bastıran serin akşam rüzgârları muhabbetimiz olmuştu. Nil ayağa kalkıp balkon kapısının orada durdu. Bir kahve daha alır mısın dedi. Ben duymadım. Kaan dedi. Hemen döndüm. Kaan deme şimdi bana dedim. Okuyucu kendimi anlatıyorum sanacak, Kemal de en azından. Üf peki Kemal Bey dedi. Bey mi dedim. Kıkırdadı. Tamam tamam Kemalcim, canım, kahve mi çay mı? Kahve iyi gidiyor şimdi dedim, kahve olur. Nil mutfağa kahvelerimizi almaya giderken ben de önüme serilmiş İstanbul'u seyrediyordum. Kemal olan ben. Koca bir şehir karşımızda duruyordu, biz de nokta kadar bir adanın üzerinde oturuyorduk. Şehri biraz seyrettikten sonra gökyüzüne doğru bakmaya başladım. Yıldızlar olması gerekenden pek seyrekti. Nil kahvelerle geldi. Ya eskiden insanlar gökyüzüne bakıp uzun uzun düşüncelere dalarlarmış dedim, Nil. Yanıma oturdu. Kahvelerimizi masaya koydu. Saçların ne güzel olmuş dedim. Yanlardan örmüş. Beğendin mi? Evet, çok hoş olmuş. Merci ca...

Spontane Timur - öykü (Kintsugi Dergi)

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...

Telve ve Kar (öykü)

YOSUN tutmuş rayları seyrettim. Her an içimde bir şeyler koptu sanki. Pencereye başımı yaslayıp yaslamama tereddütleri içinde. O başka bir yolun raylarıyla, uzun uzun yan yana birbirimize eşlik ettiğimiz. Ardımda bıraksam da hala bana eşlik edip kendini gösteren o yosunları kurumuş raylar. Denizden gelen esintiler, çocuk cıvıltıları ve bir tren yolculuğu.  Bir saat boyunca kendi sınırını çizmek, kendini korumak ve hayır diyebilmek üzerine arkadaşımın düşüncelerini dinledim. Anlattıklarını tam olarak açarak ona eşlik edemediğim için sessizleştik. Bu ona bir hayır demek miydi bilemiyorum. Gözüm yosun tutmuş raylardaydı; “hayır” dediğim geride kalmış mazimde. Yine bana eşlik ediyordu. Bana değmeden. Elbette saçma olurdu yol boyu yan yana gitmek. O zaman bu rayların anlamı ne olurdu ki? Elbet o raylar bizden uzaklaşacak, açılacak ve kaybolup gidecekti kendi yönüne doğru ama inatla hala kendini göstermekteydi.  Biz ise kendi raylarımızın yönünde yol alıyorduk. Arkadaşım Ahmet ile. ...

Nezahat Annenin Öyküsü (Garip Dergisi)

BU sefer geçen ki denemem gibi olmayacak. Daha hevesliyim ve ne yapacağımı biliyorum. Bütün gece bunu düşündüm. Birazdan güneş doğacak ve ben hazır olacağım. Camdan çok az güneş sızsa da olsun. Birkaç gün sonra bir başka olacağım. Şu perdeler biraz daha açık olsa iyi olurdu. Olsun, moral bozmak yok. Ben çok güzel bir çiçeğim. Gün be gün büyüyorum. Evet, susuz kaldım belki.  Sahibim bir kalp krizi geçirerek öldü. Şu anda salonda yatıyor. Olsun, ümit kesmek yok. Ben susuz kalsam da camdan azıcık da olsa sızan güneş ile besleniyorum tüm gün ve asıl başka bir şeyle. En azından kış değil. Mutlaka şükredecek bir şey vardır. Hep iyi yanından bakmaya çalışıyorum olaylara. Beyaz yapraklarımın güzelliğine layık olmaya çalışıyorum güzel düşünceler ile. Yoksa çabuk solarım. Sahibim de öldü zaten. Su da yok. Bari iyi düşüncelerle ve güneşle besleneyim ki belki dallarım daha da uzar ve şu kapıyı açabilirim.  Hayallerin büyük olmalı diyordu sahibimin birkaç gün önce dinlediği o videolarda. B...

Camii (öykücük)

LA Messe de L’Athée öyküsünü yazan Honoré de Balzac’a minnetle...  Geziniyorum. Uçsuz bucaksız bir yer. Çöl desen değil. Yol desen yok. Belli belirsiz. Varla yok arası. Var hadi var. Yol var. Çöl de. Yerleşim yok ama. Eminim. Kesin. Bir camiye denk geliyorum. Ufacık. Bir dairecik. Üzerine de bir çatı bırakmışlar. Kapısı da var. Hayret. İçeriye bakıyorum. İki üç kişi görünüyor.  Nasıl gelmişler, nereden gelmişler anlamıyorum. Şaşıyorum. Ortalarda araba da yok. Camiye yaslanmış bir bisiklet de. Camii ve bu insanlar olmasa hepten şüphe edeceğim kendimden de. Bir şekilde buraya gelmişler ama. Demek ki yaşam dört bir yandan onları öyle bir kuşatmış ki Allah’ı burada bulmayı ummuşlar. Yaşamın olmadığı bu yerde.  İmamı görüyorum. Geliyor. Namaz başlıyor. Ben de duruyorum. Bizi kuşatan dünyadan Allah’a sığınmaya çalışıyoruz. O sessizlikte. Ayakta beklerken. Namaz hareketlerini yaparken. Düşüncelerimizin arasında. İçimizde. Kalbimizde bir yerlerde. O’nu arıyoruz. Kuşatılmışlıklard...

Rana ve Galaksisi (öykü)

KİBRİT kutusundan bir ev. Uzay boşluğunda. Süzülüyor. Etrafında yıldızlar. Evin etrafını turluyor. Bu sonsuzluk atmosferinde ses yok seda yok. Çok tiz bir keman solosu var sadece. Bazı yıldızlar hızlı, bazıları yavaş. Kimin nereden geldiği, nereye gittiği belli değil. Sonsuzluktan gelip, farklı açılardan, sonsuzluğa süzülüyor her şey. Kibrit kutusu evin, dikkat "gibi" değil, ev kibrit kutusundan yapılma, bir penceresi var. Pencerenin önünde bir kedi. Etrafı izliyor. Adı Nevra. Küçük kafası hiç sabit durmuyor. Etraf hareket halinde. Yıldızlar, gezegenler, galaksiler. Atmosfer çok berrak. Çok uzaktaki gezegenler bile görünüyor. Dev bir uzay akvaryumu. Etrafta balıklar yüzüyor. Balıktan yapılma gezegenler, "gibi" değil, balıktan. Nevra'nın karnı aç. Balıklar fazla büyük. Ev küçük. Arada pencere. Bir de evin ancak içinde nefes alınabiliyor. Uzayda kedi nefes alabilemez ki. Bu yüzden Nevra balık yiyemiyor. Annesinin başına da gidemiyor. Balıklara takıldı gözleri. Yok...

Bu Kız Bana Benzemiyor (öykü)

BU kız kesinlikle bana benzemiyor. Şule'ye evet biraz benziyor, çok hafif andırıyor gibi. Ama bana dair hiçbir şey yok. Hatta benim babam ve anneme dair de. Ne burun ne göz ne kaş. Hayır hayır hiç benzemiyor diyorum Sibel Hanım, anlamıyorsunuz. Alakası yok. Evet. Doğru. Ha Şule için öyle. Şule'nin çene yapısı en çok. Evet. Çeneye bakınca annesinin kızı diyebiliyorum. Hayır, o çene değil, şu yanları, yüz yapısını şekillendiren kenarları. Evet. Sivri tarafı değil.  Sibel hanım, su var mıydı burada? Tamam, bekliyorum. Burası biraz sıcak oldu. Durun durun ben hallediyorum. Evet. Ne diyordum. Bakın, Nil benim kızım demeye bin şahit ister. Her yıl kız gelişim çağındadır dedim ve bekledim. Ama yok. Hatta çocukken, yok çocukken de benzemiyordu. Yani belki bebekken beni andırıyordu ama. Neyse. Teşekkür ederim. Su soğuk değil di mi? Tamam. Sağ olun beyefendi.  Sibel Hanım ben ciddi anlamda şüpheleniyorum. Ya bu kadar olmaz! Sorun yok, iyiyim. Haberlerde hep duyuyoruz da acaba bizim de m...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...

Yazgı (öykü)

YÜKSEK lisans okuyordu. Kendisine dalaşan birisine laf anlatıyordu. Derken Wilson dedi. Cast Away filmindeki Wilson. Şu voleybol topu olan. Nedense konuştukları üniversite koridorunda bir sürü voleybol topu kutularından henüz çıkarılmamış vaziyette üst üste koyulmuş ve yan yana dizilmişti. Etrafta da çalışanlar vardı. Üniversitenin bahçesinin karşı yolundaki ileri açığında bir Amerikan futbolu sahası görünüyordu belli belirsiz. Konuştular. Konuşarak anlaştılar her nasılsa ve üst kata çıktı. Dersine girmek için sınıfları arıyordu. Sanki sınıfını unutmuş gibiydi. Bir kapı aralığından baktı. İki üç gotik öğrenci gördü. Evet sınıfı burası değildi. Belki de başka sınıfta ders yapıyorlardı. Sonuçta üniversite burası. Sınıflar değişebilir her ders için. 10 sınıfı gezdi neredeyse ama artık panik olmaya başlamıştı. Alttan alta geliyordu ve bunu durduramıyordu. İnsanlardan korktuğu için ve kendisini koruyamadığı için sürekli bir anksiyete halindeydi zaten. Şimdi de panik başlamıştı. Dipten geliy...