YÜKSEK lisans okuyordu. Kendisine dalaşan birisine laf anlatıyordu. Derken Wilson dedi. Cast Away filmindeki Wilson. Şu voleybol topu olan. Nedense konuştukları üniversite koridorunda bir sürü voleybol topu kutularından henüz çıkarılmamış vaziyette üst üste koyulmuş ve yan yana dizilmişti. Etrafta da çalışanlar vardı. Üniversitenin bahçesinin karşı yolundaki ileri açığında bir Amerikan futbolu sahası görünüyordu belli belirsiz. Konuştular. Konuşarak anlaştılar her nasılsa ve üst kata çıktı. Dersine girmek için sınıfları arıyordu. Sanki sınıfını unutmuş gibiydi. Bir kapı aralığından baktı. İki üç gotik öğrenci gördü. Evet sınıfı burası değildi. Belki de başka sınıfta ders yapıyorlardı. Sonuçta üniversite burası. Sınıflar değişebilir her ders için. 10 sınıfı gezdi neredeyse ama artık panik olmaya başlamıştı. Alttan alta geliyordu ve bunu durduramıyordu. İnsanlardan korktuğu için ve kendisini koruyamadığı için sürekli bir anksiyete halindeydi zaten. Şimdi de panik başlamıştı. Dipten geliyor ve ne yapacağını bilmiyordu. En alt kata inip kimsenin olmadığı bir tuvalete attı kendini. En dipteki köşeye gitti. Kapıyı açıp içeri girdi. Çantasından Geleceğe Dönüş filmindekine benzer bir başlık cihazı çıkardı. Bunu kafasına taktı. Kenarlarından sıkıştırmak için bir şeyleri çevirmeye çalıştı ama olmadı. Epey sıkışıktı. Bir türlü çeviremiyordu. Paniği iyice artmaya başladı. Sinirlendi ve kıracak derecede sertçe çevirdi. Yüzü ve elleri kızarmıştı. Kendisini kasmaktan yanakları titriyordu. Bir tık sesi geldi ve başlık çalıştı. Bir bilgisayarın açılması gibi dipten gelen bir havalandırma sesiyle birlikte yavaşça başlık daralmaya başladı. Cihaz sıkıştıkça Yazgı sakinleşiyordu. Bunu bir Amerikan filminde görmüştü. Otistik bir çiftçi kızı panik atak geçirdiğinde sakinleşmek için kendisi için bir cihaz geliştirmişti. Ne zaman atak gelse odasına çekilir ve yerde duran o koca cihazın içine girip kendisini bel kısmının yanlarından sıkıştırırdı. Orada evde gibi hissederdi. Orası güvenli alandı artık onun için. Ardından sakinleşirdi. Daha sonra kendisini sakinleştirme yöntemi meslek hayatının da yolunu açmıştı. Hayat gayesini de bulmuştu Mary Temple Grandin. İç dünyasındaki hassasiyeti ve dış dünyanın koşullarından ötürü yaşadığı kaosu görmüş ve bunu çiftlikteki ve mezbahadaki hayvanların kötü koşullarını iyileştirmek için kullanmıştı. İneklerin de sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu şekilde insanların da işleri kolaylaşacaktı. Kendisine uyguladığı vücudunu yanlardan daraltma yöntemini kullandı koca mezbahada. İneklerin yürüyüp geçtikleri yolu öyle bir şekilde organize etti ki hiçbir inek panik olmadan oralardan geçti. Yazgı da bu filmi izlemişti. Temple Grandin’den oldukça etkilendi. Yıllardır çözemediği sorunları artık gittikçe içinde yuva yapıyor ve bir çığ gibi büyüyordu. Önü alınamıyordu adeta. Ne denediyse olmuyordu. Ta ki bu filme denk gelene dek. Bu filmden sonra önce ben de böyle bir cihaz yapabilir miyim diye düşündü. Yapamayacaktı. Bu yüzden antika dükkanlarını gezmeye başladı. Eski eşya satan dükkanları gezdi. Eskicileri yokladı. Çöp kenarlarına dahi baktı. Böyle bir cihaz nereden bulunurdu ki? Kendisini sıkıştıracak herhangi bir cihaz. Belinden olur, elinden olur, kol olur, kafa dahi olur. Çeşitli yerlere gitmeye başlamıştı. Adalar aklına geldi. Orada hali vakti yerinde olan insanlar tarafından yol kenarlarına farklı eşyalar, akla gelmeyecek cihazlar, temiz bir mobilya takımı ya da bir kütüphane dolusu kitap karşınıza çıkabiliyordu. Büyükada’ya gitti şansı daha fazla olur diye. Bir yandan da kendi kendine konuşuyordu yokuşları çıkarken. Yazgı aradığını bulman lazım. Artık ilaçları bırakman lazım. Öleceksen bu yolda öl ama ilaçlarla kendini çürütme! Adanın en boş zamanında gelmişti. Kara kıştı. Adalılar bile sokaklarda değildi. Kedi köpek görünmüyordu etrafta. Dik yokuşlara geldi Yazgı. Her köşe başında duruyor ve etrafına bakıyordu. Çöp kenarlarını yokluyordu. Hava kapalı, çok soğuk ve sisliydi. Buraya gelmek akıl kârı değildi. Bir kişi çıktı karşısına nihayet. Bulunduğu sokağın diğer ucundan yavaş yavaş geliyordu. Önünde de eskici arabası vardı. Görebildiği kadarıyla, evet, bir şeyler vardı arabanın üstünde. Ne ne aradığını biliyordu, ne nasıl tarif edeceğini, ne de nasıl isteneceğini. Nasıl isteneceğini nasıl bilsin. Ne istediğini bilmiyordu ki. Sadece iyileşmek istiyordu! Tabii bunlar eskiciyle konuşulabilecek konular değildi ayaküstü. Adam kendisine baktığında ne diyecekti? İyileşmek istiyordum, sizde var mı? Yazgı yavaş yavaş elleri cebinde yolun ortasına doğru gelmeye başladı. Eskici de öbür taraftan sislerin arasından geliyordu. Eskici bitmeye yüz tutmuş sigarasından bir fırt çekti ve dumanın hepsini dışarıya üfledi. Öyle bir görüntüydü ki bu sanki etrafını kaplamış tüm sis bu üflediği dumandan oluşuyor gibiydi. Bu, her şeyden uzak olan bu adanın, yüksek bir tepesinin, ağaçlar arasındaki herhangi bir ıssız denize karşı yatay duran sokağında, top oynayan in ve cin etrafa kaçışırken tam ortada buluştular, kalemle çizilmiş gibi bir noktada. Eskici ruh gibi bakıyordu. Tepkisiz. Her şeyden uzak, kimsenin olmadığı bu kara kış adasında sokakta ne işi vardı? Ne iş yapacaktı? Bir şey alıp satmaya umudu vardı demek. Hem de adada. Ya bu kışta adadan ayrılanların ya da evden çıkmayanların adasında. Sanki ama buradan da izole bir yerden geliyordu. Değil İstanbul’dan, adadan bile uzaktı sanki. Bu sokağın yukarısından ve sislerin arasından gelmişti. Sanki bir geçitten geçip bu dünyaya inmiş gibi. Kolay gelsin dedi Yazgı. Eskici Yazgı’ya doğru döndü ve eğilerek selam verdi. Yazgı'ya bakıyordu ama Yazgı ne yöne baktığını anlayamıyordu. Kendisine dönük ama bakışları sanki arkasında biri varmış gibi arkasına bakıyordu. Mânâlı mânâlı bakıyordu, şefkatle. Ee bir şey bakıyordum da bir şey arıyordum deyip arabanın üstündekileri eliyle sağa sola ittirmeye başladı. Ne arıyorsun genç bu saatte burada? Sen adalı mısın bakayım? Yok amca değilim. Şu işime yarar mı acaba? Allah Allah ne bu, ne acayip bir şey dedi Yazgı. Eskici arabanın yanına, Yazgı’nın karşı tarafına geçerek hafifçe eğilip ölmüş bir canlıyı canlı mı değil mi diye yoklar gibi elinin altının dışıyla ittirmeye başladı. Takır tukur sesler geldi. Metal ve fanus gibi bir şeydi. Al bunu dedi. Nasıl, ne ki bu? Bilmiyorum dedi eskici, burada zengin çok, bir şeyler alıyorlar sonra sıkılıp kapının önüne koyuyorlar. Burada neler buluyorum bir bilsen dedi. Yazgı başıyla onaylayarak dinliyordu. Eskici, sırf meraktan geliyorum bu adaya dedi. Para kazanmayı geçtim sadece merak. Böyle çok şey buluyorum. Sen öğrencisin. Bu senin kısmetin belli. Baksana adaya gelmişin, kuş uçmaz kervan geçmez saatte, garip bir yerde karşılaştık. Ben geçtim ama dedi eskici. Yazgı hiçbir şey anlamadan elinde bu cihazla kalakaldı. Eskici yavaşça ardından geçti ve uzaklaştı. Sislerin arasında kaybolup gitti. Cihaz epey işlevsiz bir şeye benziyordu. Hiçbir yeri de tutmuyordu. Sadece tamirata ihtiyacı var diye düşündü. Tıpkı kendisi gibi. Aradığımız zaten hep kendimiz değil miyiz diye düşündü. Bu sefer daha şefkatle yaklaştı cihaza düşünürken. Ben seni bir güzel tamir ettireyim en iyisi dedi. Sonrasına bakarız. Belki sen de beni tamir edersin dedi. İnsan kendisini arar hep. İç dünyasından tanıdık bir his, tanıdık bir duygu, fikir, işlev ya da işlevsizlikle karşılaşınca, kendi yaşantısından bir şeyle karşılaşınca o şey insan olsun, eşya olsun, hayvan olsun fark etmez; ondan etkilenir, onu sever, onunla vakit geçirmek ister. Evde hisseder çünkü. Tanıdık olan güvenli olandır. Güvenli alanda zarar görmeyeceğini bilir. Tanıdık ve güvenli hissedince bunu karşı taraf da hisseder. O tanıdıklık iki tarafı da sararsa birbirlerinin zararlı yanları söner, onlardan emin olunur. Yazgı bu düşüncelerle dolu bir şekilde vapurla dönüş yolculuğunu tamamladı. Sonraki günlerde cihazı tamirat için vermiş ve gün almıştı. Birkaç gün vardı daha. Bu yüzden üniversite derslerine yoğunlaşmaya çalıştı tekrar ama bir türlü yoğunlaşamıyordu. Çok geçmeden cihazı geri aldı ve odasında ilk defa kullandığında hayatının dönüm noktası oldu adeta. Sakinleşmişti işte. Başına takıp yanlardan sıkıştırdıkça iyi hissediyor ve panik hali bitiyordu. Boş zamanlarında Temple Grandin’in filmini tekrar ve tekrar izlemeye devam etti. Ancak günler içinde bazen işe yarıyor bazen işe yaramıyordu. Derken etkisi sanki azaldı. Şimdi işte eski panik ataklarım geri mi dönecek, bu psikolojiyle çıkmaz bir yola mı girdim, bu cihaz artık tüm işlevini kayıp mı ediyor korkuları arasında üniversite tuvaletinin bir köşesine büzüşmüş şekilde başındaki cihazı olabildiğince sıkıştırmaya çalışıyordu. Panik anlarının zirvesindeyken dışarıdan sesler gelmeye başladı. Wilson’ı birileri yere vuruyor. Duvara atıp geri sektiriyor. Aşırı ses çıkarıyorlardı. Seslerden anladığı kadarıyla bu o gotik öğrenci topluluğuydu. Ayrıca o zorbanın da sesi geliyordu. Bahçeye çıkıyorlardı ama konuşmalardan oyun için adam aradıkları anlaşılıyordu. Sesler adım adım artmaya başladı. Olamaz dedi. O kadar kat var ve ben kimse olmasın diye bu en alt kattaki tuvalete geldim. Kullanılmayan bu zemin kata niye geliyorlar? Birden tuvaletin dış kapısı açıldı. Yazgı bir refleksle cihazı sonuna kadar sıktı. Cihaz haddinden fazla başını sıkıştırdı. Gözleri karardı. Göz kapakları kapandı. Birkaç saniye geçti. Sesler bitmişti. Sanırım gittiler. Ne ilginç ama. Sanki cihazın sihirli bir yanı var. Aç gözleri aç dedi yaşlı bir ses. Birisi elinin dışıyla Yazgı’nın omuzunu dürtükledi. Bak bana, bana bak dedi. Oğlum, şişt. Yazgı gözlerini açtığında karşısında o eskiciyi gördü. Cihazı çok sıktın dedi eskici. Öyle olmaz. Bak buraya geldin işte. Eskici buraya geldin deyince Yazgı nereye diye etrafına baktı. Koyu yeşil sıcacık bir koltukta oturuyordu. Eskici karşısındaki koltuktaydı. Yanlarında bir şömine yanıyordu. Yerde eski bir halı. Oda sıcak ve aydınlık. Şömine yanındaki pencerelerden dışarıya baktı. Camlara buhar yapan hava buz gibi ve karlıydı. Eskicinin arka duvarında kırık ve yıkıldı yıkılacak bir kütüphanede sanki sahaflardan toplanmış eski kitaplar duruyordu. Ufak, daire şeklinde bir masa vardı. Orada ince uzun bir mum yanıyordu. Bir de sigara dumanı. Eskicinin eline baktı, evet bitmek üzere olan bir sigara. Yazgı’nın aklına ilk gelen şey profesyonel bir Youtuber’ın şakasına düştüğü oldu. Çok alakasız bir durum olmasına rağmen kendisini iyi hissediyordu. Ne panik ne anksiyete hiçbir şey yoktu. Bu yüzden ne yaşandığını ve buraya nasıl geldiğini sorgulamıyordu bile. Umurunda değildi. Oturduğu yerden yere uzanarak eskici koltuğunun arkasından cihazı çıkardı. Bu esnada Yazgı ayağa kalkıp dışarıya baktı. Büyükada’daydı. Adanın yüksek yerlerinden birisiydi burası. Ama belli belirsiz onca sis arasından ev adaya temas ediyor muydu etmiyor muydu bu anlaşılmıyordu. Nasıl yani diyerek pencereden iyice eğilip bakmaya ve anlamaya çalıştı. Evin altını görmeye çalışıyordu. Ağaçlar bile yetişemiyordu eve çünkü. Bana bak bana dedi eskici. Gel buraya bırak şimdi orayı. Yazgı söz dinledi ve geri gelip yerine oturdu. Aman dedi neyse ne. Gerçekten hiçbir şey umurunda değildi. Şu anda tek önemli olan sakinleşmesi, huzur bulmasıydı. Eskici, sana bunu verdim ama böyle yapmayacaksın. Böyle olmaz. Bu cihaz seni sakinleştirir evet ama sonuna kadar ölümcül sıkışlar yapma. Seni şimdi geri göndereceğim. Geçen sefer buraya kadar geldin. İhtiyacın olanı verdim. Merak etme haberdarım senden. Hiçbir şeyi açıklayamıyorsun ama açıklama benim işte anlasana. Senin yaşamaya devam etmen benim açıklanışım. Sen şimdi ne diyor bu diye bakıyorsun. Böyle bir yer yok aslında onu anlamıyorsun. Öyle sıkmıştın ki cihazı ve öyle panik olup korkmuştun ki kafanın içinde en güvenli yere kaçmak zorunda kaldın. Mutlak işlevsiz, pasif alana. Zihninin bir yerine kaçtın ve bayıldın. Beni de güven duyduğun o eskiciye benzetiyorsun. Ben neyin sesiyim peki, neyin şekline bürünmüş sesim? Yine senin sesinim ama beni kendi içinde irade kıldın sen. İzlediğin bir filmle. Sonra okuduğun bir kitapla. Temple Grandin! Kitap okumalarının ve film izlemelerinin sonucuyum ben. İşte şekle bürünüp suret aldım. Senin içinde bir umut ışığı ve nihayet irade ışığı olarak doğdum. Sen dış dünyadan korkup bayılarak kaçsan da ben artık susamam, senin iç dünyanda hep konuşacağım. Birazdan seni uyandıracaklar. Sen ise hayatına devam edeceksin. Adım adım. Sakince. Her seferinde bir yolunu bulmak için arayarak, araştırarak. O cihaz senin tek çıkış yolun falan da değil. O cihazı da kullan, gerekli ilacın neyse onu da al ama hep oku, araştır, film izle, öğren. Tutkunu asla kaybetme. Bir damar attı artık senden. O damarı yakala. Yazgı’nın sevinçten gözleri doldu. Eskici konuştukça Yazgı’nın sesine ve görüntüsüne bürünmeye başladı. Yazgı Temple Grandin’den okuduğu cümleleri tekrar etmeye başladı. Derin baskının sakinleştirici etkisi üzerine: “Derin baskı sinir sistemini sakinleştirir.” Kendi icadı olan sarılma makinesi üzerine: “Kumları parmaklarımın arasından akıttığım gibi kendimi sakinleştiren hareketler yaptığımda bu beni sakinleştiriyordu.” Antidepresanların etkisi üzerine: “Düşük doz antidepresanlarla anksiyete ve panik ataklarımın %90’ı ortadan kalktı.” ve son olarak: otistik beyin ve duyusal aşırı yüklenme üzerine: “Normal insanlar inanılmaz bir empati eksikliğine sahip. Duyusal aşırı yüklenme nedeniyle bağıran otistik çocuğu anlamıyorlar.” Yazgı uyandı. Bir gotik elini uzatmış parmak uçlarıyla sever gibi saçlarını tarıyordu. Zorba olan diğer genç ise Yazgı’yı iki eliyle boynunun arka ve yanlarından tutuyordu. Kardeşim hoş geldin dedi.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder