YAZI yazmak karşında konuşan bir insanı dinlemek gibi. Bazı insanlar çok iyi dinleyicidir. Seni konuşturur ve dinlerler. Sen de anlattıkça anlatmak istersin. Seni konuşturan insanlar vardır. Hatta konuşmana yön veren insanlar. Sen fark etmezsin bile. Şevkle anlatmak istediğin konulara giriş yaparsın. Anlatmanın zevkiyle devam edersin. Dinleyici sana konunun devamında bir şey sorar konu oradan farklı yönlere dallanıp budaklanır. Sen de oralardan devam edersin. Buna karşılıklı konuşma denmez ama yine karşılıklı konuşmadır. Hatta belki konuşturan dinleyici yönlendirmeleriyle iradeyi ele aldığından, akışa müdahale ettiğinden dolayı asıl konuşmacının ta kendisidir çünkü anlatan kişi konuya kendini kaptırdığında aslında o konunun duygular fanusunun içine girmiş sayılır; dışarıdan bir izleyici olarak, dinleyici ise olaylara kuş bakışı bakar. Sözün özü ben işi yazı yazmaya getirmek istiyorum. Yazı yazmak eylemi de böyle bir eylemdir. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Zihin anlatıcıdır. Eller kalem ya da klavye ile yazıya döker. Benlik, ben ise bu akışı yönlendirici olandır. Yani aslında anlatan görünen anlatan değildir. Anlatan görünen sadece malzemeye sahip bir depo gibidir. Duygu deposudur aynı zamanda. Oradaki akışta irade yoktur. Kendince bir akış vardır. Rüzgâr nereye eserse ya da fikirlerin duygu yoğunluğuna göre inip çıkan bir dalgalanma, o zihne sahip gerçek insanın bu dalgalanma sonucunda neler yaşayacağını hesap etmeyen bir varlık, mahluk, nefis, bilinç, depo, hafıza. Ancak yazarken bu bilinçsiz akışa anında idrak ile yönlendirme sağlayan bilinçli tefekkür kabiliyetine benlik sahibi bilinç diyorum. Bir düşünmek var, bir de yazarak düşünmek var. Yazarken düşünme faaliyeti, yazmadan önce karar verilmiş düşünce değil, yazarken o anda düşünüp yazmak ve yazının nereye gideceğini bilmeden yazma faaliyeti. Elbet yazarın bir idesi olur. Yazarak kendi handikaplarından sıyrılarak o ideye nasıl ulaşırım derdi davası. Yazarak düşünmek nasıl bir şeydir bunu ifade etmek istedim.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder