KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir.
Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.
Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen fikirleri seçer alır. Dilini uzatıp sineği yakalar ve yer.
Benlik ise bu akışı yönlendiren yanımızdır. Yani aslında görünürde anlatan kişi asıl anlatan kişi değildir. Anlatıcı gibi görünen sadece malzemeye sahip bir depo gibidir. Duygu deposu. Fanus. Oradaki akış ve oluşumda irade yoktur. Tıpkı alttan hava verilerek kollarının etrafa saçılmasına sebep olunan bir şişme ahtapotun kolları gibi.
Kendince bir akış vardır. Rüzgâr nereye eserse oraya gibi. Ya da fikirlerin duygu yoğunluğuna göre inip çıkan bir dalgalanma. Bu haller neticesinde bulunduğu benlik ve vücutta ne tür tahriplere sebep olacağını düşünmeyen yanımız. Saf güç, enerji, benzin. Ham bir şekilde dalgalanır. Kendi etrafında dolanır. Durumlara göre dalgalanır. Hesap kitap bilmez. Coşarsa yakar geçer.
Biz yazı yazarken ise kendimizi yetiştirmişsek işte bu akışa yön veririz. Yazarak düşünmeyi salt düşünmekten işte burada ayırıyorum.
Bir yazıya başlamadan önceki ve başladıktan sonraki fikirlerimiz tamamen zıt olabilir. Yazma sürecinde duygular serbest kaldığı ve zayıf düştüğü için onlarla hamur gibi oynayabiliriz. Zorlamamıza gerek yok, o ham ve başına buyruk olan gücü sadece ufak dokunuşlarla yönlendirmek yeterlidir. Çünkü yazıyla duygular görünür kılınır. Elle tutulur gözle görünür hale gelir. Onları artık avucunun içine alırsın. Tıpkı yazının başında bahsettiğim bir dışarıdan bakış gibi. Anlatanı sakince dinlersin. Hatta yazı nereye gidecek hiç bilmezsin, sadece duyguların dökülmesini beklersin. Döküldükten sonra zaten altta bekleyen duygular da ortaya çıkar, yani saklanan, gizlenen duygular. Oradan sonra verdiğin yönle eldeki tüm malzemeyi kullanırsın. Yani yazarak düşünmeye başlarsın. Baskılanma halinde düşünme olmaz. Anksiyete halinde serbest düşünme ne mümkün? Orada sürekli uyarı zilleri çalar. Ve o zillerle baskılanan bünyede artık katılaşan ve kemikleşen duygular ve yargılar oluşur. Düşünceleri ve fikirleri hiç değişmeyen bir aptallar sürüsü peyda olur.
Yazmak ise bir zorunluluktur. Yüzleşme zorunluluğu. Hiçbir sanat dalında sanatçısını yüzleşmeye bu kadar zorlayan bir dal yoktur. Bir roman yazarı o romanını bir yılda yazarken kendisiyle büyük hesaplaşmalara girmek durumunda kalır. Böylece yazar kendi handikaplarından sıyrılır. Özgür olur. Yazarak düşünmek özgür olmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder