BİRİCİK aşkım Nil ile balkonumuzda oturuyorduk. Yaz sıcağını bastıran serin akşam rüzgârları muhabbetimiz olmuştu. Nil ayağa kalkıp balkon kapısının orada durdu. Bir kahve daha alır mısın dedi. Ben duymadım. Kaan dedi. Hemen döndüm. Kaan deme şimdi bana dedim. Okuyucu kendimi anlatıyorum sanacak, Kemal de en azından. Üf peki Kemal Bey dedi. Bey mi dedim. Kıkırdadı. Tamam tamam Kemalcim, canım, kahve mi çay mı? Kahve iyi gidiyor şimdi dedim, kahve olur. Nil mutfağa kahvelerimizi almaya giderken ben de önüme serilmiş İstanbul'u seyrediyordum. Kemal olan ben. Koca bir şehir karşımızda duruyordu, biz de nokta kadar bir adanın üzerinde oturuyorduk. Şehri biraz seyrettikten sonra gökyüzüne doğru bakmaya başladım. Yıldızlar olması gerekenden pek seyrekti. Nil kahvelerle geldi. Ya eskiden insanlar gökyüzüne bakıp uzun uzun düşüncelere dalarlarmış dedim, Nil. Yanıma oturdu. Kahvelerimizi masaya koydu. Saçların ne güzel olmuş dedim. Yanlardan örmüş. Beğendin mi? Evet, çok hoş olmuş. Merci canım dedi. Ben devam ettim, bak şu yıldızları artık doğru düzgün göremiyoruz. Gökyüzünü sis bulutu kaplamış adeta. Belki köylere, kasabalara falan gitsek yıldızları daha iyi görürdük ama. Ben dedi Nil, çocukken hatırlıyorum, Ege bölgesinde nereye gitsem akşamları yıldızları çok rahat görürdüm. Elimle gökyüzünü işaret ettim. Şu yanıp söneni görüyor musun dedim. Evet Kemal dedi. Tebessüm edip bir öpücük kondurdum. Elimi omuzuna atıp bak şimdi dedim bu bir yıldız yani güneş cinsinden. Arkamıza yaslandık, başını omuzuma koydu. Öyle miymiş dedi. Yok öyle dedim. Uykun mu geldi senin gözlerin kapanıyor gibi dedim. Ya hayır Kemal, şu romantik anı bozma, hoşuma gitti gözlerimi kıstım, sen anlat ben seni dinliyorum dedi. Devam ettim, şimdi bu yanıp sönmeyenler de gezegen dedim. Düz ışık veriyor. Güneşten aldıkları ışıkları düz yansıtıyorlar. Nil gözlerini açtı. İlgisini çekmişti. Kahvesinden bir yudum aldı. Göğe bakıyor. E şimdi şurada iki tanesi yanıp sönüyor dedi. Evet dedim. Onlar dedi güneş gibi mi dedi. Öyle olan da var dedim, hatta dünyadan gözle görülebilenlerin bazılarının kendi sistemleri de varmış bizim güneşimiz gibi dedim. Benim güneşim sensin ama o ne olacak dedi. Konuyla romantizm arasında bir garip kalarak hafif tebessümle gözlerimi kısıp onay verdim. Hevesle devam edecektim ki Nil ay bir dakika dedi kalktı. Kahvemden bir yudum aldım. Gökyüzüne kaşlarımı çatarak baktım. Yoğun düşününce kaşlarımı çatarım genelde. Kurşun kalemimle masada duran sayfası açık ince defterime bir şeyler karaladım. Defterin yanında da Haruki Murakami'nin Sputnik Sevgilim romanı duruyordu. Ben okumuştum, şimdi Nil okuyordu. Yarısına gelmiş. Oradaki Sumire karakterini hala unutamıyorum. Bir roman karakterine daha önce hiç âşık olmamıştım. Ciddi anlamda, duygusal anlamda roman bittikten sonra günlerce unutamadım. Okuduktan aylar sonra bile Sumire’nin aklıma geldiği ve benim de iç geçirdiğim olmuştur. Gerçekten şaşırtıcı. Murakami bir dahi. Öyle masum, saf, tatlı birisi ki Sumire. İnsanın onu alıp kalbinin içine sokası geliyor. Ama sonra Nil ile tanıştık. Sanki Nil biz tanışmadan, bu roman ile bana kendi önsözünü okutmuş gibiydi önceden. Kendimi şanslı hissediyorum. Kitap ve önsöz deyince aklıma The Number 23 filmi geldi. Yok yok onun gibi değildi. Ama o da iyi filmdi. Efsane komedyen Jim Carrey'nin ilk gerilim filmi oyunculuğuydu. Bence de gayet başarılıydı. Nil’e bu konuyu açmam şimdi. Biz yıldızları konuşuyorduk. Nerede kaldı Nilcik? Geldi. Elinde kiraz dolusu bir çukur tabak ile. Tatlış. Saçlarını örgüleriyle birlikte havada toplamış bu sefer. Kulaklarına da ince dallarıyla kirazlardan sarkıtmış. Ruj sürdüğü yok ama dudakları sürekli kendi kendine renk değiştiriyor. Bazen an geliyor kırmızı bir ruj sürmüş gibi oluyor. Şu an rujlu gibi. Ne zaman ruj mu sürdün diye sorsam hayır diyor. Bu sefer sormayacağım. Ruj yok. Doğalından kırmızı. Kulağında kirazlarla yanıma oturdu. Bazen gözlerimi Nil'den alamazken yakalıyorum kendimi. O da hemen anlıyor tabii ve, ya kızarıyor ya gülüyor ya da birkaç saniye sonra oturduğu yerde dans etmeye başlıyor. Konu da sürekli dağılıyor. Olsun dağılsın. Ondan önemli mi? Yani konu elbette önemli ama gönlü olsun, konu da tabii ki bekleyebilir. Ben bozulmayayım diye kendini tutuyor. Bazen hiç dinlemediğini düşünüyorum ama. Dinlemese bile hep yan yana olduğumuz için ve anlattıklarımı duymaması da imkân dışı olduğu için... Neyse... Birbirimizi dinleyip dinlemediğimiz ayrı bir konu. Kendimi düşününce şimdi, ben de Nil gibiyim biraz. Tabii kendimi bir şey anlatmaya fazla kaptırdığım zamanlarda o sinema sessizliğinde gelen gülme krizlerini tutmaya benzer bir kızarmaya da şahit olmuyor değilim biricik aşkımın yüzünde. Bu, defalarca konuştuğumuz bir konu olmuştur. Kaancım, ortak konularımızın olması gerekmiyor. Anlaşıyoruz işte diyor. Öykü hepten dağıldı, isim misim cılkı çıktı da neyse. Kemalcim o tabii. İyi de biz niye birbirimizi sevdik o zaman diye düşünmeden de edemiyorum. Sonra saçmalama diyorum kendime, sevginin niyesiz olduğunu hatırlayarak. Var olmanın kendisi doğalından sevgileri ve nefretleri ortaya çıkarmıyor mu hem? Bizim de payımıza sevgilerimizin denk gelmesi düştü muhtemelen. Ben böyle felsefi düşüncelerde kaybolmaya yüz tutarken yanağıma bir öpücük konuyor ve uyanıyorum sanki. Hayatım yaşa ya diyorum. Kirazdan bir iki tane alıyorum. Sevgilim sakinledi. Dinlemeye hazır. Ben de hazırım. Merakımı konuşmazsam boğulacak gibi oluyorum. Oraları açmam lazım. Bir yerlere çıkmam lazım. Hep böyle hissettim. İnsanın aklı hayali almıyor gerçekten diyorum. Şu güneşin yüzlerce kat büyüklüğünde güneşler var. Şu yanıp sönen yıldızların her birisi güneş cinsinden ışık saçıyor. Sistemi olan var, olmayan var. Tıpkı bizim güneş sistemimiz gibi. Bu kâinatta gölgesi olmayan ve her şeyi gölgelendiren ve kendi yörüngeleri olan varlıklar diyorum. Yüzlerce mi dedin dedi Nil. Gözleri açıldı. Şaşırarak dolunaya doğru baktı, akşam vakti güneş olmadığı için. Tabii dedim. Bir yerden okuduğuma göre 1700 kat daha büyük güneş varmış. Bir de düşün sayısız güneş ve galaksi var. Uçsuz bucaksız. Ne kadar geniş bir evren. Git git bitmiyor. Nil, ay çok ürkütücü, korkuyorum demeye başladı. Ben de gerçekten irkilmiştim. Bir sessizlik oldu. Ya dedi. Heyecanla aşkıma baktım. Şu Masumiyet Müzesi romanının dizisine başlasak mı? Üç saniye Nil’e baktım. Tatlılığına. Dudaklarından öptüm ve başlayalım hayatım dedim. Çok iyi olur dedim. Sevindi. İçeri geçip diziye başladık. Birbirimize sarılarak diziyi izliyoruz. Seni seviyorum hayatım dedi, ben de seni seviyorum Nilcim. Yanıp sönenler ışık saçan yıldızlar ama düz ışık verenlerin de ışık saçmayan gezegenler olduğunu bilmiyordum. Yeni öğrendim gerçekten. Bunları düşününce insan kendi düşünce dünyasındaki her bir fikri parlak yıldızlar ya da gezegenler olarak da düşünebilir. Eski insanların zamanında bina yoktu. Gökyüzü ile daha çok haşır neşirlerdi. Platon'un idealar kuramına ulaşmasına şaşmamalı. Gökyüzüne gark olmuş bir filozof adeta. Bu sonsuz boşlukta bile her şey bir şeyin yörüngesine giriyor galiba. Bundan ayrı gayrı olan bir varoluş yok gibi. Bunun düşüncesi de beni ürkütüyor. Hiçbir şeyin etkisine girmeden kendi yörüngende gitmek şu sonsuz boşluktaki sistemlerde bile mümkün değilse dünyadaki insan ilişkilerinde nasıl mümkün olacak? Ancak kim bilir yeni keşifler ve yeni galaksiler keşfedilse belki akla hayale gelmeyen yeni şeylerle karşılaşacağız. Tanımadığımız sistemler, gezegenler, yıldızlar... Bu çok heyecan verici. Nil, çok tatlılar ya diyor. Alnından öpüp saçlarının kokusunu içime çekiyorum. Haruki Murakami, Sputnik Sevgilim romanında da uzaydan bahsediyordu. Miu ve Sumire'nin aşkı üzerinden benzetmeler yapıyordu. Sputnik bir uydunun ismi. Uzaya fırlatılmış bir uydu. Ancak yalnız bir uydu. Seyrine yalnızlığıyla devam eden bir uydu. Sputnik aynı zamanda yol arkadaşı demek. Miu ve Sumire birbirlerinin yol arkadaşı ama aynı zamanda yalnız birer uydudurlar. Belki de romanı baştan okumam lazım. Akşamları balkonda yıldızlara karşı olabilir. Bir de çocukluğumdan beri Arapça duaları duyarım. İlkokulda zar zor ezberlemiştim. Elham ile başlayan bir dua var. Dua mıydı? Ayet mi? Sure sure. Bilmiyorum ama şu balkondaki düşüncelerimle ilk defa bu söz bana anlamlı geldi. Elhamdülillahirrabbilalemin. Saatlerce insan akşam oturup da yıldızları izlese ve bu sonsuzluğu düşünse ya korkar ve kafayı yer ya da elhamdülillahirrabbilalemin der. Yarın cumaya mı gitsem acaba. Hiç hayatımda gitmedim. Birisi kılık kıyafetimi, renkli çoraplarımı, küpemi falan sorar ya şimdi, gitmeyeyim. Münir Özkul’un röportajına denk geldim geçen gün. Alkolizm tedavisi görürken sanırım camiye gitmeye karar veriyor. Deri ceket, küpe ya da başka bir kıyafet ya da aksesuardan dolayı şeklini şemalini soruyorlar. Adam bir daha da camiye gitmiyor. Neyse kalsın, hevesim kalmadı. Dizinin birinci bölümü bitti. Nil, bana döndü. Var mısın bu gece bütün bölümleri bitirelim? Nil'den gözlerimi alamıyorum. Gerçekten alamıyorum. Gözlerinin içi parlıyor. Ben şimdi nasıl hayır diyeyim? En sevmediğim bir program bile olsa o mutlu olacaksa ben de mutlu olurum. Benim kiraz sevgilim.
RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası. Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır. Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir. Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...
Yorumlar
Yorum Gönder