LA Messe de L’Athée öyküsünü yazan Honoré de Balzac’a minnetle...
Geziniyorum. Uçsuz bucaksız bir yer. Çöl desen değil. Yol desen yok. Belli belirsiz. Varla yok arası. Var hadi var. Yol var. Çöl de. Yerleşim yok ama. Eminim. Kesin. Bir camiye denk geliyorum. Ufacık. Bir dairecik. Üzerine de bir çatı bırakmışlar. Kapısı da var. Hayret. İçeriye bakıyorum. İki üç kişi görünüyor.
Nasıl gelmişler, nereden gelmişler anlamıyorum. Şaşıyorum. Ortalarda araba da yok. Camiye yaslanmış bir bisiklet de. Camii ve bu insanlar olmasa hepten şüphe edeceğim kendimden de. Bir şekilde buraya gelmişler ama. Demek ki yaşam dört bir yandan onları öyle bir kuşatmış ki Allah’ı burada bulmayı ummuşlar. Yaşamın olmadığı bu yerde.
İmamı görüyorum. Geliyor. Namaz başlıyor. Ben de duruyorum. Bizi kuşatan dünyadan Allah’a sığınmaya çalışıyoruz. O sessizlikte. Ayakta beklerken. Namaz hareketlerini yaparken. Düşüncelerimizin arasında. İçimizde. Kalbimizde bir yerlerde. O’nu arıyoruz. Kuşatılmışlıklardan kaçarak. Arıyoruz ama bulamıyoruz. Evet, bulamıyoruz. Yok.
Bir an geliyor, o kuşatılmışlıkta beklerken içimizde bir nokta beliriyor. O noktadayız şimdi. Yanımdakine “o noktada mısın abi” diyesim geliyor. Diyemiyorum. Namazdayız. O noktayla, ne yapıyorsak yaptıklarımıza devam ediyoruz şimdi. O nokta genişliyor. Dünya küçülüyor. An geliyor, tüm bu kuşatılmışlıkların içinde o nokta her şeyi kuşatmaya başlıyor. Beni, bizi, camiyi, dünyayı, her şeyi... Ve bunu içimizden yapıyor.
Şimdi okunan ayetler daha bir anlamlı. Dualar daha içten. Allah daha bir var. Ellerimizi yüzümüze sürüyoruz. Cemaatin yüzünde bir sakinlik görüyorum. Huzur caminin içinde ayağa kalkmış geziniyor. Ferahlık, üfleyip bizi serinletiyor. Birisiyle tokalaşıyorum. Camiden çıkıyorum.
Gezinmeye devam ediyorum. Yol daha bir anlamlı. Çöl dediğim etraf daha bir yeşillik. Hayret, çok emindim ama meğer tek tük yerleşimler de varmış. Binaları ve insanları görüyorum. Canlılık görüyorum. Çocuk sesleri duyuyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder