Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bir Küçük Dünya Savaşı

BU sabah kafam dolu uyandım. Dün ne olaylar yaşandı. Hatta bu bir hafta çok yoğundu. Burası böyleymiş. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi bir hastane. Ancak daha butik bir yer. Bulunduğum ufak şehre göre. Bakırköy'e göre efsaneleri daha az. Biz efsane olmazsak tabii. Saffet abi ile olan diyaloglarımızdan sonra biraz mesafeli durmaya çalışıyorum. Bahçeye çıktım. Bugün kahvaltı etmeyeceğim. Önceden kahvemi aldım. Sigaramı yaktım. Bir ağacın arkasına sırtımı verdim. Muharrem Bey geliyor. Abi ne haber? Şükür Kaan Bey, sizi sormalı. İyidir, işte bugün de böyle, gördüğün gibi. Muharrem Bey bir şey soracağım. Tabii buyurun. Avrupa tarihine ilgilisiniz galiba. Geçen gün sohbetinize şahit oldum. Hocalık falan var mıydı geçmiş hayatınızda? Hayır Kaan Beyciğim, biz tarihin kendisiyiz. Hocalar bizi anlatır. Muharrem Bey böyle deyince, içimden diyorum bu sohbet sanırım "Ben Napolyon'um" muhabbetine dönecek. Abi nasıl yani diye soruyorum. Bir sigara yakıyor. Bir iki ...

Göz Oda

ELLERİMLE topladım. Avuç avuç. Beyaz boyaları. Asırlık duvarları yeniliyorum. Örgü gibi. Bir görsen. Bembeyaz. Emek kokan. Yeni vaktin habercisi. Zamanın kaidesi. Kader gibi duvarlar. Olanın oluşu. Boyalarsa tercihlerim. İradem. Zaman geçerken. Ördüğüm gelecek. İnşa ettikçe geleceği, açılan şimdi ve geçmiş. Sis bulutu dağılıyor. Bir yağlı boya tablosu. Bulutlardan oluşan. Masmavi bir gökyüzü. Serçe parmağımla desteklediğim. Ufak ada. Uzunca bir liman. Sahil. Minik yelkenli. Açıkta bir deniz feneri. Resmettiğim yerden baktığım. Karışmış saçım sakalım birbirine. Yıllara meydan okurcasına. Hiç durmaz yerinde. Rüzgâr daima canlı. Deniz kokusu mis gibi. Tuzlu. Her an sıçrar. Parası da tuzlu. İşin zorluğu, yalnızlık. Rüzgârlı yalnızlık. Dalgalı yalnızlık. Tuzlu yalnızlık. Yalnızlık kayalıkların üzerinde. Yalnızlık deniz fenerinde. Kulenin içinde. Bir göz odada. Bugün fasulye yaptım. Pencereler kapalı. İki koltuk bir halı. Misafirim var. İki paket sigara. Karşılıklı oturmada. Konuştukça, başl...

Çaresizliğin Çaresi

UZUN zamandır yazdığım yazıları bir psikolojiyle yazdım. Hayata karşı, "elimden gelen bu kadar" deme ihtiyacı duyuyorum hep. Yazılarım da bu sözün etrafında şekilleniyor. Şimdi Hazreti Mevlana'nın Mesnevi'sinde bu cümleye denk geldim. Bu cümleyi de gördükten sonra artık diyebilirim ki Mesnevi insanlığın neredeyse tüm hallerini dillendirmiştir. İyi ya da kötü olsun fark etmez. Bunların hepsine elbette sadece bir cevabı var. O cevabı da "ben ol da bil" cevabı. Aşk nedir, aşık kime derler sorusunun cevabı. Ben ol da bil. Bu metinde biraz buraya yaklaşmak istiyorum. Mevlana, Mesnevi'de Hazreti Musa ile bir adamı konuşturuyor. Musa, irfanın bir işe girişmeden önce onun sonunu görüp sezmek olduğunu söylüyor. Adam ise elimden gelen bu diyor. Başka türlü yapamazdım. Ben bu kadarım diyor. Bu. Ve benim için dua et diyor. Yardım et. Mevlana, ben ol da bil demişti. Bir şey daha söylüyor Mesnevi'de. Aşkın mecazi de olsa, eğer o mecazi aşkta samimi isen hakikate d...

Mehmet Bey'in Hevesi

MEHMET Bey, apartmana pil kutusu almıştı. Büyük bir heyecanlan kartonu katladı ve kutu haline getirdi. Dikeylemesine dikdörtgen bir kutuydu bu. Tepesinde de pil atacak kadar genişliği olan bir boşluğu vardı. Çocuk gibi sevinmişti Mehmet Bey. Apartmana bir faydası dokunuyordu. Kutuyu apartman girişine bıraktıktan sonra hemen dairesinde ne kadar kullanılmış pil varsa hepsini aldı ve tekrar giriş katına inip kutuya attı. Kutuyu biraz daha doldurmak istiyordu ama başka eski pili kalmamıştı. Bir gün sonra apartmandan çıkarken kutuyu kontrol etti ve kendi attıklarından daha fazla pil atıldığını gördü. Çok sevindi. Kalem pil, ufak pil, tombul pil; çeşit çeşit piller görünüyordu. Sonraki gün baktığında pek bir değişiklik yoktu. Bir sonraki gün baktı yine. Bu sefer bir soda şişesi gördü. Bu ne terbiyesizlikti. Mehmet Bey küplere bindi. Biz buraya pil kutusu koyuyoruz. Medeniyet şeysi gereği. Onlar geri dönüşe gidecek. Bazı sorumsuzlar kutunun üst tarafını üşenmeden açıp kendi şişelerini atıyorl...

Taş Oturması

Taş oturması. Baskılar iyice. Yönler kalmaz. Kuşlar uçmaz. Karıncalar kemirir. Gelen gelmez. Giden dönmez. Kalkamazsın ayağa. Rüzgâr esmez. Yaz gelmez. Sessizlik bağırır. Dalgalar patlar. İçin karışır. Taş oturması. Koca bir taş. Yıldız. Gezegen. Kayar. Oturduğu yerde. Uzay boşluğunda. Son sürat giderken. Bilmem, kaç gezegen, kaç galaksi, kaç saman yolu geçmiştir. Kapkaranlık etraf. Sonsuz bir boşluk. Taş oturması. Başı sonu bilinmez. Anlam verilemez. Bir şey değişmez. Değişmezliklerde dönüşür. Körelir. Toz olur. Tozlaşır. Tozumsulaşır. Peşi sıra iz bırakır. Ama erimez. Bitmez. Ölmez. Ölü gibi olur. Yaşarken ölür. Taş oturması. His kaybı. Hala hissederken. Bitmez, bitmeyen. Bitirilemeyen. Tüm varoluşun en yalnızı. Kimse yok. Var ama yok. Temassızlık. Uzaklık. Kendine bile. Vakti zamanında ucu kaçırılmış bir ip gibi. Taş oturması. Atıldı bir kuyuya. Kuyu karanlık. Dibi yok. Gelmeyen o taş sesi. Kim bilir nerede? Düştü mü? Ama atıldı. Yok. Bilinmezlik. İşte. Gelmiyor ses. Sanki, aktı bir...