BU sabah kafam dolu uyandım. Dün ne olaylar yaşandı. Hatta bu bir hafta çok yoğundu. Burası böyleymiş. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi bir hastane. Ancak daha butik bir yer. Bulunduğum ufak şehre göre. Bakırköy'e göre efsaneleri daha az. Biz efsane olmazsak tabii. Saffet abi ile olan diyaloglarımızdan sonra biraz mesafeli durmaya çalışıyorum. Bahçeye çıktım. Bugün kahvaltı etmeyeceğim. Önceden kahvemi aldım. Sigaramı yaktım. Bir ağacın arkasına sırtımı verdim. Muharrem Bey geliyor. Abi ne haber? Şükür Kaan Bey, sizi sormalı. İyidir, işte bugün de böyle, gördüğün gibi. Muharrem Bey bir şey soracağım. Tabii buyurun. Avrupa tarihine ilgilisiniz galiba. Geçen gün sohbetinize şahit oldum. Hocalık falan var mıydı geçmiş hayatınızda? Hayır Kaan Beyciğim, biz tarihin kendisiyiz. Hocalar bizi anlatır. Muharrem Bey böyle deyince, içimden diyorum bu sohbet sanırım "Ben Napolyon'um" muhabbetine dönecek. Abi nasıl yani diye soruyorum. Bir sigara yakıyor. Bir iki saniye gergin bekleyiş olunca acaba asabileşiyor mu diye düşünüyorum ve ortamı yumuşatmak için gülerek, bu bildiğimiz Napolyonculukla alakalı bir şey mi diyorum. Hani, diyorum, akıl hastanelerindeki bildiğimiz mevzu. Yok be Kaan Bey diyor, o eskilerin saçma lafı güzafları. Napolyon mu kaldı allasen diyor. İçimden iyi diyorum, şimdi biraz tarih konuşuruz ve güzel zaman geçer. Ben diyor, Adolf Hitler'in ta kendisiyim. Napolyon da kimmiş. Evet abi diyorum. Anlıyorum. O diyor Rusya'ya kadar gitti, dondu geri döndü. Ben sadece kısa bir ara verdim. Moskova'dan devam edeceğim. Sonra Japonlarla Hindistan'ın orada buluşacağız. Biliyorsun, Japonlar da Çin'i ala ala geliyor bu tarafa doğru. Hirohito biliyorsun benim en yakın arkadaşımdır. Japon İmparatoru. Amerika'ya nasıl sürpriz yaptılar ama. Çok şakacı adamdır. Ama ben şaka pek sevmem. Muharrem Bey'in anlattıklarına kendimi öyle kaptırmışım ki, tarih bilgisi mi öğreniyorum yoksa bir tehlikenin içinde miyim ayırt edemiyordum. Dün gece yatağımda bana hediye diye verilmiş iki kedi ölüsü gördüğümden dolayı hala tam olarak kendime gelememiştim. Saffet abi özünde iyi biriydi ama yaptıkları pek iyi değildi. İyi zannediyordu ama yani çok yanlış zanlar bunlar. Bu kadar olmamalı. Derken bahçede Saffet abi belirdi. Kahvaltısını bitirmiş olmalı. Herkes yavaştan sigaraya çıkıyor. Adolf Bey, şey pardon Muharrem abi, Bey Bey, siz, bir dakika ben bir şey edip geleceğim. Bir şeyler deyip saçmalayarak oradan uzaklaştım. Bir an Saffet abiyle göz göze geldik. Abi geliyorum şimdi deyip el işareti yaparak içeri geçtim. Hala kedileri beğendinmi sorusunun cevabını bekliyordu benden. İki dakika sakince oturmak istedim. Kahvemin son yudumunu aldım. Bulunduğumuz ahşap konak yarım saatte bir titriyordu çünkü tam tren raylarının yanında bulunuyordu. Sahile de yakındı. Biraz kendime gelmiştim. Özellikle "ben deli değilim" sözünü kullanmamayı kendime şiar edinmiştim. Çünkü bu söz söylendiği an tipik olarak deli diye damgalanıyordun. Bir de hastanede olunca komik kaçardı. Hani veli de veliyim demezmiş ya. Veli olduğu halinden anlaşılırmış. Ben de kendimi deli miyim de çek etmeye kaç kere niyetlendim ama ne yaptığımı da hatırlamıyorum ki. Çok unutkan birisiyim. Bir binayı havaya uçursam birkaç gün sonra bunu hatırlamıyorum. Buraya olan ziyaretimin de zorunlu sebeplerle gerçekleştirdiğini göz önünde bulundurunca muhakkak bir halt etmişimdir diye düşünüyorum. Yoksa hapishanede olurdum. Niye kendi isteğimle geleyim ki buraya hem. İşte en yakın kendi özel tarihimden bile hafızavi sebeplerden ötürü mahrum kalmamdan dolayı tarih ilgim var. Muharrem Bey bile olsa, delilikle hakikat arasında bir yerlerde bile gezinse tarih ilgimi çekiyor. Hindistan'da buluşma fikri ilginç geldi. Ayrıca Hirohito kimdi? Saffet abi mi? İki kedi hediye etmiş. Çin ve Amerika falan mı? Bunlar akıllarında ne döndürüyor acaba? Şu küçücük hastanede bir İkinci Dünya Savaşı mı? Hindistan'ı gerçekten ilk defa duyuyorum. Oturduğum yerden perdeyi aralayıp pencereyi açıyorum. Muharrem Bey ile Saffet abi yan yana oturmuşlar. Bankta fısıldaşıyorlar. Bir haftada neler oldu hatırlasam olayı çözeceğim. Gerçi bir hafta mı bir yıl mı bunun garantisini kim verecek? Hatırlamıyorum işte. Elimde bazı tarih kitapları var. Onları okuyup anladığım zaman bazen hayatımla ilgili bir şeyleri gerçekten çözecekmişim hissine kapılıyorum. Sonra tarihin bir döngüden ibaret olduğunu ve hep aynı şeylerin yaşandığını görünce benim de bunları yaşamam gerekiyormuş diye düşünerek böyle değişik bir rahatlama hissine kapılıyorum. Sonuç itibariyle kitap okumak iyi geliyor. Hem bilgi sahibi oluyorum. Ama hem de hiç tahmin etmediğim bir fikri yönden rahatlıyorum. İlginç çıkarımlar, farklı zanlar ya da yanılgılar bir yere demir atan zihni oradan kurtarabiliyor. Bu kurtuluş, hayatının gerçeklerinden seni kurtarmasa da zihnen bir rahatlama sağlıyor. Hem zaten hakikat yaşadıklarından ziyade yaşadıklarından algıladıkların değil midir? Cehennem ızdırabı bir algıya düşer ve acı çekersen hapsolmuşsundur ama mutlu olursan da kurtulmuşsundur. O zaman bu durumda, şimdi, akıl hastanesinde olup mutlu olan mu kurtulmuştur yoksa hastanenin dışında olup da bu ızdırabın içinde olanlar mı normal sayılmalıdır? Allah bilir. Hitler Bey'in ilginç planları var. Ara verdiğini söyledi. Kaldığı yerden devam etse. Yani Moskova'dan falan. Oradan Kafkaslardan devam edecek. Afganistan, Kazakistan, Türkistan, Pakistan derken ver elini Hindistan. Saffet abi de zaten yarım bıraktığı Çin'i geçip tamamlasa e Hindistan işte. Ama Amerika, atom bombası falan atarsa fena. Gece bir rüya gördüm. Artık kedilerin etkisinden midir bilmem. Gökdelenlerin olduğu kalabalık bir şehirdeyim. Devasa bir atom bombası füzesinin göğe yükselip, yavaşça süzülerek aşağıya indiğini ve bulunduğum yere düştüğünü görüyordum. Her şey yok oldu. İnanılmazdı. Herkes gözümün önünde ölüyordu. Bir film sahnesinde bile böylesini görmedim. Yerin altı üstüne çıktı. İçi dışına çıktı resmen. Patlamanın etkisinden gökyüzünde devasa bir mantar bulutu ortaya çıktı. O kadar hengamenin içinde ben nasıl ölmedim onu anlayamadım. Rüya işte. Belki de öldük ve devam ediyorduk. Devam etmek güzel şey. Ölmek güzel. Uyku ölümün yarısıdır derler. Uyku da çok güzel. Soyutlanmak lezzetli. Ölmeden önce ölmek nasip kısmet hakikat. Allah bilir. Tabii asıl, bu kadar şeyin üstesinden nasıl gelecek Saffet abi ve Muharrem Bey onu da Allah bilir. İnsan bir şey olmadığını bilir. Özünde ne olduğunu da bilir. Ben kendimin ne olduğunu biliyorum. Ama bazen bir şeylere kapılıyorsun, etkileniyorsun ve kendini o zannediyorsun. Değilsin halbuki. O zannettiğin şey gibi olurken onun gibi istiyorsun hatta. Ama değilsin. Çok kapılırsan bu şüphelerin gerçeğe dönüşebiliyor. Şüphe diye başlayıp gerçek oluyor. İki gündür şüpheleniyordum bir şeylerden. Ancak hayat garip. Şu anda gerçek sandığım şeyden şüphe duyuyorum. Şüphe duyduğum ise tamamen gerçek. Sanırım bire bir konuşmanın ve yüzleşmenin vakti geldi. Yerimden kalkıyorum. Hastanenin kapısına gelmeden sigaramı yakıyorum. İçeride yasak olabilir. Benim de bir ağırlığım var. Yeni kurallar koymanın zamanı geldi. Bahçeye çıkıyorum. Abilerimin oturduğu banka doğru emin adımlarla yürüyorum. Nasıl söylerim bilmiyorum ama aklımda tartmaya başladım sözlerimi. Yapamazsınız diyeceğim. Yok öyle değil. O planlarınız bir yere çıkmaz. Yok yok. Sizin planlarınız varsa Allah'ın da bir planı var diyeceğim. Evet, bu etkili olur. Sonra da asıl sözümü söyleyeceğim. Çünkü ben Stalin'im.
RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası. Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır. Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir. Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...
Yorumlar
Yorum Gönder