Ana içeriğe atla

Bu Kız Bana Benzemiyor (öykü)

BU kız kesinlikle bana benzemiyor. Şule'ye evet biraz benziyor, çok hafif andırıyor gibi. Ama bana dair hiçbir şey yok. Hatta benim babam ve anneme dair de. Ne burun ne göz ne kaş. Hayır hayır hiç benzemiyor diyorum Sibel Hanım, anlamıyorsunuz. Alakası yok. Evet. Doğru. Ha Şule için öyle. Şule'nin çene yapısı en çok. Evet. Çeneye bakınca annesinin kızı diyebiliyorum. Hayır, o çene değil, şu yanları, yüz yapısını şekillendiren kenarları. Evet. Sivri tarafı değil. 

Sibel hanım, su var mıydı burada? Tamam, bekliyorum. Burası biraz sıcak oldu. Durun durun ben hallediyorum. Evet. Ne diyordum. Bakın, Nil benim kızım demeye bin şahit ister. Her yıl kız gelişim çağındadır dedim ve bekledim. Ama yok. Hatta çocukken, yok çocukken de benzemiyordu. Yani belki bebekken beni andırıyordu ama. Neyse. Teşekkür ederim. Su soğuk değil di mi? Tamam. Sağ olun beyefendi. 

Sibel Hanım ben ciddi anlamda şüpheleniyorum. Ya bu kadar olmaz! Sorun yok, iyiyim. Haberlerde hep duyuyoruz da acaba bizim de mi başımıza geldi bu iş? Bu kimle konuşulur ki bilmiyorum. Kime danışmak lazım acaba. Hastaneye mi? Nil bizim kızımız olmayabilir demek istiyorum, evet. Bunu epeydir düşünüyorum. Bakın size diyorum, hastanede bebekler karıştı ya da bir şey yaptılar, kasti olarak. Niye niçin bilmiyorum ama bundan artık eminim. 

İnsan çocuğu için dünyayı yakar. Nil benim çocuğum bile değil. Tabii ki tabii ki o benim kızım. Ne olursa olsun. Nasıl? Hayır canım hayır. Yok. Evet, yani. Yani, yok Sibel Hanım, kuruntu yapmıyorum. Şule'ye bu konuyu açmadım. Hayır. Açmadım ama o beni bilir zaten. Nil'in bana benzemediğinden yakınıp dururum yıllardır. Son birkaç aydır ise bu haberlerden söz açmaya başladım. İşte şu tarihte şu devlet hastanesinde bebekler karışmış, yıllar sonra ortaya çıkıyor falan diye. Dava açıyorlar. İki aile de mağdur. İşte başka bir gün başka bir haberden konu açıyorum. O mu? Karım sadece hı hı diyor geçiyor. Yazık ülke ne günlere kaldı diyor. Oradan siyasete atlıyor. Şule de asabidir biraz. Bu konu dışında her şeye meraklıdır. Sanki hiçbir imalı konuşmamı anlamıyor. Çok da zekidir. İşine geldiği gibi ama. Neyse. 

Bir dakika şu pencereyi. Evet. Çabuk soğuyor değil mi? Evet, dinliyorum. Yok yok, iyiyim. Uyku düzenim şahane. Bazen geç yatıyorum o kadar. Evde biri yatmadan uyuyamam genelde. Televizyon, ışık mışık açık olmayacak. Evet, haklısınız. Evet, onlar da genelde o civarda yatar. Nil bazen gecikir. Yani son zamanlarda ben çok uykusuz kaldığım için önden yatar oldum. Kaç gündür uyutmuyorlar ki. Salonda gece yarımı geçmiş, televizyon da kapalı, fısır fısır bir şeyler konuşuyorlar. Onların konuşmaları sürerken ben uykuya dalıyorum neyse ki. Buna da alıştık. Kaç gün böyle gitti. Artık alıştım. Bir şey de diyemiyorsun, lafa gelmiyorlar hiç. 

Şule bu ara nedense hırçınlaştı. Bu akşam konuşabilirim. Artık bugün yoruldum. Şu görüşmemiz gerçekten beni yordu. Tansiyonum iyi değil. Akşam iyice bir uykumu alıp yarın ilk iş hastaneye gideceğim. Eminim Sibel Hanım eminim. En azından teyit etmek için. Evet, haklısınız onlar nereden bilecek de. Peki ben ne yapayım bilmiyorum ki. 

Evet, o saatte yatıyorlar. Epey oluyor. Son iki gecedir bir gariplik var yalnız. Yani Nil'de bir ağlama halleri var. Aramız da çok yakın değildir. Yani çocukluktan öyle alıştırdım. Yüz göz olmayız çok. Sonra tepesine biniyorlar insanın. Gerçi şimdi sanki farklı oldu. Halini hatırını sordum. Okulda bir şey mi oldu diye. Hiç vermediği bir tepki verdi. Bana babacığım diyen kız bırak Tuğrul ya dedi. Bırak Tuğrul ne? Böyle saygısızlık olabilir mi?  Bakın şimdi konuşunca aklıma geldi. Bebeklerin karışması, hastane mastane derken aklımdan çıkmış. Bu kız bu iki gündür böyle yalnız. İlk dediği zaman yanlışlıkla ağzından çıktı falan sandım. Sonra iki üç kere daha farklı zamanlarda tekrarlayınca dedim bana bir şeyden dolayı kızmış herhalde. O ne biçim söz öyle deyince pardon baba diyor. Başka sefer yine adımı söylüyor. Ve hep üzgün. Parasını ver, iyi okullara gönder, mamasını önüne koy geldiğimiz nokta bu oldu Sibel Hanım. Ya tabii vazifemiz de. İşte. Saatiniz durmuş galiba. Yok durmuş, hiç hareket etmiyor. Hayır hayır bitirelim madem 5 dakikamız kalmış. Tansiyon aletine lüzum yok şimdi. Bunu da anlatayım bitirelim. 

Fısır fısır gece vakti konuşmalar, ağlamalar. Dün gece ama değişik bir rüya gördüm Sibel Hanım. Sesler rüya gibi de değildi, baya gerçek gibiydi. Uyumak üzereydim. Kapı da aralıktı bu arada. Bizim salon biraz genişçe ve hafif yankılıdır, kısık sesle de konuşsanız her yerden duyuluyor. Benim kız yine Tuğrul muğrul bir şeyler anlatıyor. Allah Allah dedim, manyak mı bu kız. Nereden çıktı bu alışkanlık diye düşünürken dedim ben buna yarın artık sert bir konuşma yapayım. Anlıyorum o yaşları ama ben otorite kurmadıkça iyice cıvıtmaya başladı. 

Buradan çıktıktan sonra konuşacağım zaten. Hem erken yatmayı da söylerim, bir taşla iki kuş. Zorlanıyorum bir şeyler söylemeye, baskın geliyorlar. Böyle düşünürken işte uykuya daldım, yarı uyku yarı uyanıklık arasındayım ama. Bilmemne beta, alfa mıdır nedir diyorlar ya işte. O frekanstayım herhalde. Şule'nin sesini duydum, babana anlat bunları diye. Ne anlatacakmış bana diye düşündüm. Arka planda seslerini işitiyorum. Gözümün önünde de rüyalar başlıyordu artık. Değişik bir sahneydi. Garip garip kaplanlar, aslanlar, böyle gelincik hayvanı, keçiler falan koşturuyor. 

Keçi bir acayipti. Bana garip garip bakıyordu. Biraz da gülüyor gibi. Hepsi bir o yana bir bu yana koşturuyorlar. Toz kaldırıyorlar. Sonra ne mi oldu? Rüya mı gerçek mi belli değil. Hem hatırlamıyorum. Rüyalarımı genelde hatırlamam. Tabii doktor sizsiniz Sibel Hanım, katılıyorum. Rüya anlattıkça hatırlanır. Doğru dediniz. Yani bir düşüneyim. Ama bu babana anlat bunları dedikten sonrası tamamen rüya, orası bende net. Artık hayvanlar birbirini parçalamaya başladı. Ben gariptir, bir gelincik hayvanı vardı, onu kontrol edebiliyordum. İstediğim gibi kendi amacım doğrultusunda kullanabiliyordum. Neyse, işte gelinciği oraya yolluyorum, buraya yolluyorum. Her sözümü dinliyor. Bununla oyalanırken. Aa bir dakika, bakın şimdi hatırlamaya başladım her şeyi. Sesler tekrar gelmeye başladı. 

Nil, artık ağlama, kabullen dedi. Keçi koştururken bana çarptı, yere düştüm. Kolumdaki acısı gerçek gibiydi. Tuğrul kısırdı. Çocuğumuz olmuyordu ama onu çok seviyordum. Ben de seni eski sevgilim Haluk ile yaptım. Rica ettim ve kabul etti o da. Kaplan aslanın başını yiyordu. Kral ölüyordu. Anne, böyle bir şey olabilir mi? Tuğrul nasıl izin verdi buna? Onun haberi hiç olmadı. Kimse bilmiyor. Sadece ikimiz. Ölen aslan da kaplanın başını yemeğe başladı. Keçi geldi, karşıdan beni izliyordu. Ben o esnada gelincikle oyalanıyordum. Kontrol etmek hoşuma gitmişti. Keçi gözleri hep bende olarak koşarak gelmeye başladı ve gelinciğin başını ezdi. Haluk bana hep âşıktı ama ayrılmıştık. Beni kırmayacağını biliyordum. Birlikte olduktan sonra bir daha görüşmemeyi de kabul etti. Böylece Tuğrul'dan da ayrılmamış oldum. Ama nereden bilebilirdim ki bir gün baban Haluk'un seni arayacağını... Sibel Hanım, şey, tan ta tansiyon alet, alet, ee, nefe nefes alamıyorum Sib..... 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...