HER gün buraya geliyorum. Maç izliyoruz. Sigara içiyoruz. İki lafın belini kırıyoruz. Arkadaşlar zar atıyor. Kartları seriyor. Her numara var. Ben 5 yıldır oynamadan onları seyrediyorum. Buraya gelmeden yapamıyorum ama artık oynayamıyorum da. Para da kalmadı hal de. Oynamamak için 5 yıldır kendimi tutuyorum. Yıllarım bunlarla geçti. Başka gidecek yerim de yok ama. Var var. Var aslında. Gücüm yok. Gücüm en fazla buraya gelip oynamamaya yetiyor. Niyetimi de bilmiyorlar. Yoksa aralarında barınamam. Durumum yok diye geçiştiriyorum. Yoksa tamamen kopma niyetimi açık etmedim. Arada gönülleri olsun, ısrarları kesilsin diye bir iki zar atıyorum, o kadar. Sonra izlemeye devam. Keyif almıyorum ama. O her bir keyfin geri dönüşünü çok net hissetim de ondan. İliklerime kadar. Buradan da çıkamıyorum. Evim olmuş. Alışkanlığım olmuş. Kendimi kandırıp alışkanlığımı değiştirsem ölü gibi kuruyup gideceğim biliyorum. Kolay değil. İşte böyle. Aslında millet dışarıdan bana bakıp da beni çok kolay yargılayabilir. Yargılayamıyorlar çünkü benim gibilerin arasından dışarıya çıkmıyorum. Ama bu durumu her insan kendi çapında, kendi dünyasında yaşıyor. Herkes kendi geçtiği yerlerin sonucunu tecrübe etmede. Ben gerçi buradaki arkadaşların geçtiği yerlerden geçmedim. Benim hikâyem çok daha farklı. Biz yargılanması çok daha kolay insanlarız. Toplumu bir arada tutan bazı ortak değerlere zıt bir konumda olduğumuzdan ancak kimin hangi konuma ne zaman ve niçin geleceğini kim bilebilir? Kendimizi sürekli bir kürsüde oturup da yanımızdakilere yargı dağıttıran, onların düzeltilmesi gereken birer ucube olduğunu düşündüren düşünsel alışkanlıklarımızdan kurtulmamız lazım. Tabii bu da başka bir batak. Bulunduğum batakhane kadar görünür olmasa da. Kaderin bir şekilde kendilerini sokmadıkları batakhanenin sakinlerine sürekli laf atmak kişiyi kendi zehirli batakhanesinden çıkarmıyor. Onları da anlıyorum. İnsan kendi telaşı ve derdinin içinde çok fazla kaybolunca birilerine, bir şeylere tutunmak istiyorum. Ben buradayım, benimle ilgilenin ki kendimden kurtulayım dercesine. Ancak bunu nasıl ifade edeceğini bilmediği için görünür olmaya çalışıyor. Hani reklamın iyisi kötüsü olmaz denir ya. Bu ilgi ve görünürlük de çok negatif bir şekilde, birilerine salça olmak ve hatta saldırmak şeklinde de ortaya çıkabiliyor. Yani saatlerdir arkadaşların zar atmasını izliyorum. Bir paket sigara bitirdim. Bir yandan da meditatif bir ses etkisi bırakan boğuk bir televizyonu dinliyoruz. Artık olaylara felsefi yaklaşma alışkanlığı edindim. Sudoku çözmek gibi. Bir zihinsel aktivite. Alışkanlık. Eskiden üniversitede bu alışkanlığı sürdürürdüm, şimdi yıllardır bu batakhanede sürdürüyorum. Tabii ne kadar konuşursak konuşalım, en doğru cümlelere bile ulaşsak her tanım bir yargıya varıyor. Öyleyse yargısız bir tanıma nasıl varacağız? Her tanım cümlesi eksik ise, güzel ve doğru görünümüne rağmen birilerini yargılayacak ve dışarıda bırakacak konuma düşüyorsa tüm bunlardan azade olan ama her şeyi de kapsayan o bakışa ve cümleye nasıl ulaşacağız? Bilmiyorum ama zaten derler ya çok bilen çok susar diye. Bu konuda çok derinleşenler de susmakta bulmuşlar çözümü sanırım. Ben hiçbir şeye gerçekten yetemeyeceğimi kabul etmiş birisiyim. Zaten hakikat bu değil mi? Hiçbir şeye gerçekten yetemeyiz ve hiçbir kimseyi de gerçekten memnun edemeyiz. Herkes kendi dünyasında. Sosyal fobisi olanların zannettiği gibi değil bu dünya. Kimse kimseyle o kadar da ilgilenmiyor. Şu yanımdaki arkadaşlarım mesela. Herkes bir arayışta. Kendi içinde bulunan tarifsiz bir sıkıntı var. Ondan kaçmaya çalışıyorlar. Ya da hemen yanımızda bir camii var. Oradakiler de aynı şeyden kaçmaya çalışıyor. Aradaki fark bizimkiler sonu düşünmüyor, yandakiler düşünüyor. Bense araftayım. Kumar bir ego oluşturur. İbadet de öyle değil mi? Babasızlık travma oluşturur, babalılık da değil mi? Egonun oluşacağı varsa oluşur, oluşmayacağı varsa da oluşmaz. Artık şu sebep sonuçlardan bir kurtulmak lazım. Cemaat dağılırken bize iyi bakmıyorlar. Bir tek sokağın sonunda bir şeyh baba var. O bir başka. Bana hiç yargılayarak baktığını görmedim. Sanki cemaat cennetin en tepesine çıkmış ve bize oradan bakarken şeyh baba cehennemin en dibinden bana bakıyor gibi. İkinci pakete geçtim. Ahmet, bana bir çay daha. Beni yine oyuna çağırıyorlar. Hadi bakalım. Kartlar elimde. Zevk alır gibi yapmasını da öğrendim artık. İçimde pek bir his yok, ufak vurgunlar hariç. Ki o her bir vurgun ödümü koparıyor. Acayip korkuyorum. Aklıma sürekli yaşadığım sıkıntıları getiriyor. Hızlı hızlı kartları bitirmeye çalışıyorum. Tekrar kenara çekilmek için. Karagümrük'ün kabadayılarının çocukları, kardeşleri, akrabaları bunlar. Hiç kül yutarlar mı? Yakalayınca bırakmıyorlar. Bir saat oynuyorum mecburi. Karagümrük çeteleri meşhurdur burada. Bazılarının başları hapiste ama hikâyeleri hep burada. Herkesin dilinde. Herkes kendi âleminde. Fatih Akın'ın Altın Eldiven filminden bazı replikler geliyor aklıma. Hayat bir org gibidir ve onu Tanrı çalar. Hepimiz sadece onun müziğine eşlik ederiz ve kaderimize minnet duyarız. Ya da. Hayat bir kart oyunudur. Oynamak istiyorsan, sana dağıtılanla oynaman gerekir. Ya da. İnsanların içki içmesinin üç sebebi vardır. Birincisi, kötü şeyleri unutmak için. İkincisi, güzel şeyleri kutlamak için. Üçüncüsü, hiçbir şey olmuyorken bir şeylerin olması için. Bu sözlerle arkadaşları oyaladığım oluyor. Buradan çıkınca da meyhaneye geçeceğiz. Bir kadehle geçiştirmeyi düşünüyorum yine. Ya da belki şeyh babanın oraya mı gitsem? Gözleri aklımda. Fazla şefkatli bakışlar. Kalbimin kaldırmayacağı kadar. Pek öyle ortalıkta dolanan hacıyım hocayım diyen tiplere benzemiyor. Başka bir muhabbet var orada. Evet, buradan meyhane geçmem. Erken de kalkabilirim buradan. Hatta bir anda kalktım. Arkadaşlar bana müsaade. Dışarı çıktım yürüyorum. Tanıdık gözler, şefkatle bakan gözler, zannettiğin gibi değil diyen gözler, hatta bu bulunduğum vücuda ait değilim diyen gözler. Bazen o gözleri bir polis grubunun içindeki polislerden birisinde görüyorum, bazen yol kenarında bekleyen transseksüellerden bir ikisinin gözlerinde, bazen meyhaneden çıkan alkoliklerin bir ikisinde, bazen yönetici görünümünde olan birisinin gözlerinde, bazen bir çiftin, bazen bir yalnızın, bazen bir kedinin, uyuz bir köpeğin gözlerinde... Buradayım ama buraya ait değilim diyen gözler sanki. O gözler sanki o içimdeki sıkıntıyı eritiyor. Başka bir şeye dönüştürüyor. Tam olarak ne olduğundan emin değilim. Evet ama bir şey var ki emin olduğum, o gözler asla yargılamıyor. Babanın tekkesinin önüne geldim. İçeride türbe var. Babaların babaları olsa gerektir. Sokağa bir bank atmışlar. İlgilenmiyormuş gibi oraya oturup bir sigara yakıyorum. Kalkıp uzaklaşamıyorum ama içeri de giremiyorum. Burası güzel geldi. Belki bazı akşamları biraz da bu bankta oturarak geçiştirmeyi denerim ne dersiniz?
RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası. Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır. Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir. Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...
Yorumlar
Yorum Gönder