Ana içeriğe atla

Sakura'nın Gölgesinde (öykü)

KULAKLARI tırmalayan bir sessizlik içinde kıvrımlı yollarda süzülüyordu. Yolun kenarlarında bazen tek tük evler ve bazen de sadece ağaçlar beliriyordu. Zemin düz ve temizdi. Yolculuk sakindi. Otomobile çok iş düşmüyordu. Bazen yokuş yukarı gidiyordu ama hiç yokuş aşağı inmiyordu. Gittikçe tepelik bir yere çıktıkları belli oluyordu. Şoföre bırakmıştı. Sormuyordu. Ev ve manzarası hayalinde canlanmıştı bile. Tepede bir ev. Herkesten ve her şeyden uzakta. Ağaçların arasında gizlenmiş. İstanbul boğazını da çok net gören gözetleme kulesi gibi bir ev. Çok geçmeden eve yaklaştılar. Bembeyaz bir ev. Yer yer neyi çağrıştırdığı belli olmayan kendine münhasır zarif mavi işlemeler. İki katlı. Çatısı Rum evi tipinde. Bahçesinin çevresi yüksek demir parmaklıklarla çevrili. Bahçe kapısı otomatik açılıyor. Araçla içeriye giriyorlar. İsmet, şaşkınlık ve hayranlıkla elini ağzına götürüyor. “Sakura”, diyor. “Bunlar kiraz çiçeği değil mi?” Şoför, “Evet beyefendi”, diyor. Ev, tepede ağaçlıkların arasında gizlenmiş gibiydi. Bahçesine girince sanki bahçenin içinde de bu sefer kiraz çiçekleriyle gizlenmişti. Giz içinde giz. Sanki saklanmak istiyor. Görülmemek. Acaba neden? Evin beyazı henüz kapı girişinden zor görünüyordu. Etrafa uzanmış ağaç dallarında konaklayan bu yoğun pembe renkli çiçeklerden dolayı. Bir Japon masalı diyarına gelmiş gibiydi İsmet. "Tufan Bey'in babaanne tarafı Japon'du değil mi?" diye bildiği bir cevabın sorusunu sordu İsmet. "Evet, doğrudur" cevabını aldı. Araç, evin kapısına yaklaşırken hemen eşikte Tufan belirdi. Kısa boylu, zayıf, beyaz takım elbiseli, pembe kravatlı, mavi bir şeridi olan beyaz fötr şapkalı ne Türk ne Japon ama hem Türk hem Japon bir asilzade görünümlü birisi. Otoriter görünümlü aynı zamanda. Sanki II. Dünya Savaşı Japonya'sından kalma bir komutan. Yanakları al al ve alnı boncuk boncuk. İsmet, araçtan indiğinde yanında uzun boylu ve iri kalıyor ama Tufan’ın saçtığı aura onu daha heybetli gösteriyor. İsmet de beyaz bir pantolon ve kısa kollu beyaz bir gömlek giymiş. Ayakkabılar kahverengi. Bu konuda Tufan ile pişti olmuşlar. Tufan, "Hayatım, hoş geldin!" diye kollarını açarak İsmet'i karşıladı. "Hoş bulduk Tufan, hoşa geldik" diyerek o da kollarını açtı ve birbirlerine sarıldılar. Tufan, "Nasıl, beğendin mi?" diyerek elini etrafta gezdirip evi, bahçeyi ve henüz durdukları yerden çok az görünen deniz manzarasını gösterdi. "Bayıldım, bayıldım" dedi İsmet. "Yalnız şu sakura çiçeklerine ayrıca âşık oldum, sanırım sizinkiler çok önceden yerleşmiş buraya" deyince, "Yani, sayılır" dedi Tufan, "Bizimkiler gelmiş ama ailem değil, ben burayı almadan önce zaten bu ev başka bir Japon aileye aitmiş, burada konsoloslukta çalışan bir aile". "Hadi şekerim, baka kaldın öyle, ön taraf da çok güzel, öne geçelim". Tufan, şoföre "Nazlı Hanım, spordan çıkmak üzeredir" diye seslenir içeriye geçmeden önce. Şoför, "Şimdi oraya gidiyorum efendim" der. İsmet, içeriye geçtiğinde "Ne kadar genişmiş, dışarıdan daha minyon duruyor ev" der. Evin içinde yalnızca duvarlar beyazdır, geri kalan her şey sanki ahşaptan yapılmış ve antikaydı. Özellikle devasa tablolar vardı. Ön taraftaki boylamasına uzunca bir pencerenin önünde deri bir koltuk, koltuğun önündeki sehpada şarabın dibi kalmış bir kadeh ve koltuğun arkasında da tanıdık bir tablo vardı. İsmet, "Bir dakika" dedi. Hayretle koltuğa doğru hızlan koştu. "Sen delirmişsin" dedi. "Bu gerçek mi?", diye sordu. Tufan, "Gerçek tabii, ne sandın?", dedi. İsmet, "Nereden buldun bunu?", diye merakla sordu. Tufan elleri belinde, "Ben bulurum” diyerek fötr şapkasını muzip bir tavırla tuttu. "İnanılmaz, gerçek bir Van Gogh tablosu" dedi İsmet ve deri koltuğun karşısındaki kanepeye yığılıp tabloya baka kaldı. Tufan, büfede duran şişelerden birisini çekip aldı. Kendi kadehini doldurmaya başladı. "Sen içmezsin, sana ne vereyim? Limonlu soda?", diye sorunca, "Olur" dedi İsmet. Tufan, "Uşağı gönderdim. Bugün özel bir gün. Rahat konuşuruz. Hanım da kuzenlerinde olacak”, dedi. İsmet, ayağa kalkıp camdan sürgülü kapıyı çekerek açtı. Tüm boğaz karşısında duruyordu. Güzel bir esinti vardı. Çam kokuları, kuş cıvıltıları, deniz havası, denizin ve göğün mavisi gönlünü ferahlandırmadı. Tam aksine bunlar üzerine üzerine gelmeye başladı İsmet’in. Ellerini cebine soktu ve yerlere baktı. "Nerede oturalım?" diye içeriye seslendi. "Hayatım hava güzel" diye sesi geldi Tufan'ın, "keyfine bak". İsmet, etrafına bakındı. Sağ tarafta bir çardak vardı, birkaç tane tertemiz duran demirden sandalye. Sol tarafta ise kumaştan ve beyaz yeşil kareli üç koltuk vardı. Güneş altında duruyorlardı. Kapalı duran da bir şemsiye vardı. Ortalarında da demirden ve genişçe bir beyaz sehpa. Hafif serin bir rüzgâr olduğu için güneş altında ısınarak durmak daha mantıklı geldi İsmet'e ve koltuklardan birine oturdu. Sağ tarafına evi, sol tarafına denizi ve karşısına da çardağı almıştı. Etrafı yeşilliklerle ve kiraz çiçeğinin pembelikleri ile doluydu. Arka tarafı da ön tarafı da tamamen ağaçlarla kaplıydı. Evin dış tarafı görünmüyordu. Sadece bahçe, ev ve boğaz manzarası. Tufan, kendi kadehi ve İsmet'in viski bardağına koyduğu limonlu sodası ile geldi. Bardağı verirken "İdare et artık" dedi. İsmet, bardağını alıp bir yudum içti. Tufan da tam karşısına oturdu. İkisi de gömleklerinin ceplerinden anlaşmışlar gibi güneş gözlüklerini çıkarıp taktılar. Tufan'ın gözlükleri siyah, İsmet'in açık kahverengiydi. Burada piştiyi bozmuşlardı. Biraz sessiz oturup içeceklerinden yudumladılar. Tufan, "Ben işte böyle sakinliği, gizemi seviyorum" diyerek yine elini etrafta gezdirdi, gezdirmesi karşı kıyıya işaret ederek durdu. Kendi bulunduğu yerde hiç yerleşim olmadığı gibi, karşı kıyıda da hiç bina yok, tek tük evler vardı. Boğazın en münzevi yerini seçmişti Tufan. İsmet, konulara aniden girme alışkanlığıyla, "Sizin bu Japon yazarlar niye intihar edip duruyor yahu?", diye sordu. Tufan tebessüm etti. İsmet devam etti, "Yukio Mişima mesela. Evet, samuray ideali uğruna öldü. İdeolojik gibi görünüyor. Ama öyle görünse de romanlarında ruh hali belli. Aslında ölme isteği vardı. İdeoloji örtüsü ile bunu gizlediğini düşünüyorum". Tufan, "Yani" dedi. İsmet devamla, "Mesela Osamu Dazai. Defalarca intihar etmiş. Sonunda da başarmış. Üstelik İnsanlığımı Yitirirken romanı Japonya'da en çok okunanlardan. Birinci bile olabilir." Tufan, bir kahkaha atarak "Ruh halimiz berbat durumda diyorsun. Peki başka kimleri biliyorsun?" Diye sordu. İsmet, "Baek Sehee var. Geçen aylarda öldü hatta. Ailesi sebebini gizlese de romanlarındaki imalarından aslında intihar ettiği anlaşılıyor." Tufan kafasını kaşıyarak "Japon değil o, Güney Koreli" dedi. İsmet, parmağını şıklatıp işaret parmağını Tufan'a doğrulttu ve "Doğru" deyip devam etti, "Bir de Sayaka Murata'yı tanıyorum. O Japon yazar ama intihar etmedi, umarım da etmez." Tufan devam etti, "Son bir asırdır 50'ye yakın Japon yazar var böyle... Birkaç tanesini biliyorum, ben de Japonya'nın çetelesini tutmuyorum ama şey var mesela Ashihei Hino.. Tamaki Hara, Hisashi Nozawa, Izumi Suzuki, Misuzu Kaneko, Takeo Arishima, Yasunari Kawabata... Bir de son olarak Akutagawa var bildiğim... Ama böyle çok var dediğin gibi, haklısın." İsmet, "Bir de Japonya toplumu intihar konusunda ortalama bir ülke. Diğer ülkelerin o kadar da önünde değil. Ama Japon edebiyatçıları dünyada birinci gidiyor. Bir gelenek oluşmuş resmen" dedi. Tufan devam etti, "Bu geleneği normalde 1903 yılından başlatırlar. Misao Fujimura ile. Felsefe öğrencisi ve şair. Aşk sancısı çeker. Ayrıca nihilizm ile kafayı kırmıştır. Kegon Şelalesine gider. Orada bir ağaca kendi şiirini kazır ve intihar eder. Ondan sonra gençler arasında bir gelenek başlar. Oraya gidip onlarca kişi intihar eder. Japon edebiyatındaki intihar serüvenini de buradan başlatırlar." İsmet, "Bizdeki şarkıcı Murat Kekili gibi yani... O da bir şarkı ile 90'larda maalesef gençleri etkilemişti... Fujimura'nın şiirini merak ettim, nasıl bir şeydi acaba?", diye sordu. Tufan, "Bekle, kitabı olacaktı" dedi. İçeri girdi. Evin üst katına çıktı. Kütüphanesinden şiir seçmelerinden oluşan bir kitabı aldı. Aşağı inip koltuğuna oturdu. Önce bir sigara yaktı. Sonra sigara ağzında sayfaları karıştırdı. “Heh, bu” deyip okumaya başladı: 

“Şiirin adı Uçurumun Tepesinden Hisler. 

Gökyüzü ve yeryüzü ne kadar geniş, 

Geçmiş ve şimdiki zaman ne kadar uçsuz bucaksız, 

Bu uçsuz bucaksızlığı beş ayak boyundaki küçücük bedenimle kavramaya çalışıyorum. 

Horatio'nun felsefesinin nihayetinde bu hayattaki değeri ne? 

Her şeyin gerçeği tek bir kelimede özetleniyor: "anlaşılamazlık." 

Bu kızgınlığı ve endişeyi içimde taşıdım, ta ki sonunda ölmeye karar verene kadar. 

Şimdi uçurumun tepesinde durduğuma göre, 

Kalbimde hiçbir endişe yok. 

İlk kez fark ediyorum ki, 

Büyük karamsarlık büyük sevinçle bağdaşıyor.” 

İsmet, sodasını fondip yaptı. Yüzü limondan ekşidi. "Güçlü ve tehlikeli bir şiirmiş” dedi. Biraz sessizlik oldu. Tufan, diğer sayfaları karıştırmaya başladı. İsmet, “Horatio felsefesi sözüne katılıyorum. Kısır bir felsefi bakış açısı bu hayatın anlam yükünü taşıyamaz. Kişi boşluğa düşer. Nihilizme gider. İşte şair de taşıyamamış ve gitmiş. Aşk acısı da var diyorsun. Bir de18 yaşındaymış daha, yazık olmuş”, dedi. Tufan, "Bu durum aslında Japonya için yeni bir şey bence. Çünkü Japon intiharı nihilizm ile ilgili değildir ki. Sen de biliyorsun şekerim. Onur kavramı ile ilgili”, dedi. İsmet, devam ederek, "Evet, orası öyle. Japon siyasetçilerde de bunu görüyoruz. Ya da mesela boğaz köprüsü olayını duymuşsundur. Bir Japon mimar ufak bir hata yapıyor. Onuruna yediremeyip intihar ediyor. Bu binlerce yıllık bir kültür, orası ayrı. Benim bahsettiğim senin yeni bir şey dediğin kısım. Japon edebiyatında Japon kültüründen farklı bir şey var. Batı nihilizmi etkisi. Varoluşsal boşluk. Yani ülkenin kültürel ortamı da müsaitmiş açıkçası bunun için." der. Tufan devam eder: "Müsaitmiş tabii. Mesela Türkiye'ye bak. Buranın kültürel kodları onu Avrupa'da intihar oranlarında en düşük seviyeye çekmiştir. Allah korkusu. Hesap kitap inancı. Bunlar etkili. Bakma ben senden daha çok biliyor değilim Japonya'yı. Birkaç kere gitmişimdir ama sen tarihini, kültürünü, psikolojisini falan daha iyi anlamışsın. Ben ama Japon edebiyatındaki bu durumu II. Dünya Savaşı'na bağlıyorum. Yani bir araştırma yapmadım ama ülkelerin ve toplumların yaşadığı ruhsal durumların sanatına, müziğine, felsefesine etki ettiği malumdur. Mesela Moğol istilası zamanında İslamların kırılması neticesinde Hazreti Mevlâna'nın daha muhabbet yönünden yaklaşması. Fransa'nın Almanya işgali esnası ve neticesinde ortaya çıkan Fransız felsefesi. Almanya'nın çöküşünde çıkan bazı felsefeler. Ya da edebiyat alanında ortaya çıkan romanlar. E Japonya da iki atom bombası yedi. Onuru kalmadı. Ülkeyi bitirdiler. Bugün nasıl Avrupa Amerika'nın eyaletlerinden biriyse aslında, Japonya da öyledir. Onlar kurdu bu ülkeleri. Yukio Mişima'nın da derdi bu değil miydi zaten şekerim. Askerlerin önünde son konuşmasını yaptı, ondan sonra da harakiri yaptı." İsmet, "Çok güzel anlattın ama bir şeye katılmıyorum. Yani elbette ülkenin savaşlar kazanması ya da kaybetmesi felsefelerini etkiler ama sahici fikirler buralardan doğmaz. Buralardan örnekler vererek kendi anlatmak istediği hakikati anlatır. Yani savaşı kaybetmek, şimdi bomboş hissediyoruz, ruh gibiyiz, o zaman da hayatın anlamı bu ruhsuzluktur gibi saçma sapan çıkarımlara inanmıyorum.", der. Tufan, "O kadar basit değil canım" deyince İsmet cevap verir, "Öyle ya öyle, sadece işi sadece profesyonel kılıyorlar, daha artistik ama düpedüz çıkarımları bu. Üstelik bunu hakikat diye de bize yutturuyorlar. Adamın ruhu çürük sadece. Travmaya girmiş ve oradan çıkamamış. Bize oradan konuşuyor. Sen önce oradan çık, bir yüksel, bulutlardan konuş. Platon gibi. Onlara deli divane diyorlar. Kalp yok kalp. Şu kalbin titremesi, hassasiyeti kalmamış." İsmet böyle deyince Tufan da şarabından son bir fondip çeker ve şöyle der "Heh, kalp dedin ve güzel bağladın hayatım. Asıl buluşma sebebimizi unutmayalım." İsmet, "Ben bir elimi yüzümü yıkayayım müsaadenle.", deyip içeriye girdi. Tufan, "Yukarı çıkınca ilk solda" diye arkasından seslendi. 

Gökyüzünün renginin yavaştan turuncuya çalmaya başlamasına az kalmıştı. İki martı evin çatısında yan yana durmuş sessizce Tufan'ı izliyordu. Kuşların sesi azalmıştı, çoğu başka bir yere gitmişti. Uzaktan köpek uluması sesi geliyordu. Tufan oturduğu yerde boş bardağına bakıyordu. Uşağı doldururdu genelde. Kendisi için doldurmaya da üşendi. Yerinden kalkamadı. Bundan aylarca önce Tufan ve İsmet özel bir çalışmaya katılmışlardı. Sıra dışı bir psikoterapi çalışma serisinin de sonuna gelmişlerdi. Bu son aşama da kendi inisiyatiflerine bırakılmıştı. Artık iyileşmiş sayılıyorlardı. Yani tüm travmalarını anlatarak ve çalışmalara katılarak son 6 ayda önemli yol katetmişlerdi. Son aşamanın sonunda da hem tavsiye babında hem de zaten öncesinde kendileri de bunu konuşmuş olarak özel bir buluşma kararlaştırıldı. 

İsmet geldi. Yerine oturdu. "Biraz serinlemiş burası" dedi. "Gel şekerim" dedi Tufan, "içeri geçelim". Bu sefer herkes kendi içeceklerini almaya büfeye ve buzdolabına yöneldi. Sessizce alacaklarını aldılar. "Gel, yukarı" dedi Tufan. Üst kattaki cumbalı pencerenin önüne geldiler ve orada da pencere yanında karşılıklı duran deri koltuklara oturdular. İsmet burada daha güvende hissetti. Tufan oturduğu yerden arkasına doğru uzanarak ışıkları açtı. Ayaklarının altında, sadece koltukların ve ortadaki sehpanın altını kaplayacak şekilde kalın ve ağır işlemeli bir halı vardı. Halı İsmet için güven demekti. İsmet lafa girdi, "Bizim çalışmalarda başımızda yönlendiren birisi olurdu. Şimdi nasıl yapacağız?", dedi. Tufan, "Hayatım, işte anlatacağız. Konuştukça açılacak. Aylardır olduğu gibi”, dedi. İsmet devam ederek, "Ama artık bildiğimiz konular bunlar. Anlatınca bir rahatlık vermiyor ki. O gelen rahatlık hiç anlatmamışken anlatılınca etkisi olan bir şey". Tufan dedi ki, "Evet de biz bunları başkalarıyla konuşabiliyor muyuz ki? Biz bize konuşabildik sadece. Ve güven oluştu. Yani tekrar konuşabilmek bence çok güzel. Bence grup terapisindeki gibi yapalım. Direkt anlat bana travmalarını, hislerini, yaşadıklarını. Sonra da ben anlatayım ve konu kendi kendine şekillensin. Baktık olmuyor, en azından tekrar içimizi dökmüş ve görüşmüş olacağız." 

İsmet, cebinden sigara paketi çıkardı. Tufan'a gösterdi. Tufan, "Buyur buyur" dedi. Arkasına uzanıp büyükçe bir kül tablasını büfeden alıp sehpaya koydu. İsmet, bir sigara yaktı. Tufan'a da uzattı. O da yaktı. Artık turunculaşmış lacivert gökyüzüne bakıyordu. Soğuk kahvesinden bir yudum aldı. "Çocuk lubunyaları bilirsin." dedi, "Ben, benzerdim. Çocukluğumda başladı. Babasızlık içime öyle yerleşmiş ki. Büyük bir güvensizlik olarak. Biliyorsun insan babadan güven, anneden şefkat alır derler. Yalnız kalmamak için arkadaşlarım ne derse yapardım. Sonra işte vaziyetler böyle oldu. Alışkanlığa dönüştü. İlkokula başladığımda bir kız gördüm ilk kez. O zaman kızlardan hoşlandığımı anladım. Öncesinde böyle bir şeyin varlığından haberim yoktu. Hatta kendi olayım bu zannediyordum. Sonra öğrendim ki gerçekten hoşlandığım başka. Başka dünyalar da varmış. Benimki sadece bir alışkanlıkmış. Üstelik bunun asıl sebebi de o korkunç yalnız kalma korkusuymuş. İnsan bir yerden sonra büyük kaygılar geliştiriyor. Gözlerine bakamayacak raddeyi geçtim kendi gözlerine bile bakamayacak raddeye geliyor. Yukio Mişima bunu işlemiş romanında. İnsanların gözlerine bakamama mevzusunu. Orada elbette kendinden utanma durumu var. Kendini değersiz görme. İnsan yalnızlıktan o kadar korkuyor ki yalnız kalmamak için her şeye razı olurken bulabiliyor kendisini. Şair Fujimura gibi düşünmüyorum ama. Bence de o bahsettiği felsefenin ne kıymeti var ki bu dünyayı anlam olarak kaldırabilsin. Bu cümlesine katılıyorum ama çıkardığı sonuca katılmıyorum. Çıkardığı sonuç o içindeki güvensizliğe teslim olması. İntihar etmesi. Böyle olmaz. Ya da Osamu Dazai, İnsanlığımı Yitirirken romanında diyor ya, 'ama neden insanlara dair inancı yitirmek sizi doğrudan dine giden yola yönlendirsin ki?'. Ben de neden yönlendirmesin ki diyorum, aksi halde gidişat ve son belli değil mi? Çözülmesi gereken şeyler var bu hayatta. Bazen ben de Fujimura gibi 'anlayamıyorum' diyorum ama bu hep söylenen bir söz olmak zorunda mı Tufan? Ara ara söyler ve anlamak için çalışmaya da devam ederiz. Etmeliyiz diye düşünüyorum." İsmet, sigarasının ucunda biriken külü kül tablasına döktü. Bir fırt aldı. Kahvesinden içti. Derin bir nefes alıp arkasına iyice yaslandı. Tufan’ın alnındaki boncuklar dışarıda otururken gitmişti. Şimdi tekrar gelmişlerdi. Yanakları daha da kızarmıştı. Fötr şapkasını çıkardı. Sarıya çalan açık kahverengi saçlarını arkaya doğru parmaklarıyla taradı. Şapkayı dizine koydu. Lafı devam ettirdi, "Şekerim çok güzel bağladın konuyu. Tabii daha önce hiç böyle konuşmamıştık. İşe Japon edebiyatını katman beni biraz rahatlattı. Resmen Japon edebiyatı imdadımıza yetişti. Edebiyat üzerinden konuşmak çok keyifli oldu”. Tufan, lafı dolandırıyordu. Asıl söyleyeceği şey için bu bir hazırlıktı. Devam etti, “Yani sen babasızlığı ve sonuçlarını yaşadın. Benim de babam vardı ama ne oldu? Ben de babam tarafından tecavüze uğradım. En güvenilir adam olarak gördüğüm kişiden. Ama bak sapa sağlam ayaktayım. Hayat doluyum. Bu çalışmalara çok şey borçluyum. Birbirimizin en mahrem korkularını konuşabilmek pahabiçilmez bir şey. Bu yaşadıkların seni her şeye evet diyen, hiçbir şeye hayır diyemeyen konuma getirdi. Beni hangi konuma getirdi? Bir dakika. Madem roman üzerinden gidiyoruz. Bekle" dedi ve bulundukları yerin karşı penceresine doğru yürüdü ve pencerenin yanına karşılıklı dizilmiş olan iki devasa kütüphanenin arasında durup bir tarafa döndü. Mişima Mişima diye mırıldanarak aranıyordu. Yok dedi, Dazai dedi. "Heh buldum, İnsanlığımı Yitirirken romanı". Elinde romanla yerine oturdu. Bak dedi Tufan, "Bu romanda kendimden çok şey buldum. Biraz okumak istiyorum. Dazai diyor ki romanda, ki kendisini anlatıyor zaten bu romanda: 'Annem ve babam bile bazen akıl almaz olduğunu düşündüğüm şeyler yaptılar. Bu yüzden, kimseye sezdirmediğim yalnızlığımın, başkalarına başvuramamamın kokusunu kadınların alabildiğini düşünüyorum." İsmet, sigarasını söndürüp bir sigara daha yaktı ve "Konuyu nereye getireceğini anladım. Buna katılmıyorum ama sen yine de devam et. Çünkü Dazai kuyunun dibinden konuşuyor. Oradan çıkamadan”, dedi. Tufan devam etti, "İsmet, bazıları kaldıramayabiliyor. Kolay konular mı bunlar? Bir ömrünü yiyen bitiren ve o ömrü sonlandıran konular bunlar. Kimi kendisini unutmak için kadınlara bağımlı oluyor, kimi başka bir şeye. Devam ediyorum. Biraz sert lafları olmakla birlikte bir şeye işaret etmek için okuyorum. Biliyorsun insan korkusu aşırı olan birisi Dazai. Yaşadıkları sonucunda insanlardan korkar hale gelmiş. Romanda şöyle demiş: 'İçkinin, sigaranın ve fahişelerin insanlara karşı duyduğum korkumu, geçici de olsa, uzaklaştırmak için inanılmaz etkili yollar olduğunu keşfetmem uzun sürmedi... Onların kucağında teselli bulabilirdim. Onlarla birlikteyken mışıl mışıl uyudum. Belki bir akrabalık duygusu hissederek, bana karşı doğal ama can sıkıcı olmayan bir sevgi gösterdiler. Onlarınki hesapsız bir sevgiydi, art niyetlerden yoksun bir sevgiydi, bir daha asla karşılaşmayacağınız bir insana duyduğunuz sevgiydi. İnsanlığa duyduğum korkumdan -bir gecelik de olsa- biraz olsun uzaklaşmak için genelevleri ziyaret ettim ve ruhdaşlarımla eğlendim.' bu kadar." İsmet, bardağını elinden bıraktı. Kitabın sayfalarını karıştıran Tufan'ı izledi. Tufan iyice terlemiş görünüyordu. Hafif de çakırkeyif olmuştu. Arkasındaki şişeye uzandı ve kadehini doldurdu. Gevşemeden bu konuları zor konuşuyordu. Nitekim çoğu çalışmaya da sarhoş gitmişti. Rahat ve keyifli görünmesi hep bundandı. Sadece bir gün ayık kafayla çalışmaya gitmişti. O günü de kıyamet günü olarak anılmıştı zaten. Tufan kükremiş, yakmış yıkmıştı. Tartışmış, kavga etmişti. O günü ona İsmet mukayyet olmuştu. Zaten o günden sonra da çalışmalarda ikili oldular ve böyle de devam ettiler. Tufan bundan önce ilk kez sırlarını grup önünde anlattığı zaman öyle bir rahatlama ve coşkunluk yaşamıştı ki o akşam boğaz köprüsünde arabasıyla geri geri gittiğini bile anlatmıştı. İnsanlarda farklı tepkiler olarak ortaya çıkabilen uç örneklerden birisiydi Tufan. İsmet, "Namaz kılmam gerekiyor" dedi. Tufan kadehi bıraktı. "Bir dakika" diyerek telaşla koşmaya başladı. İsmet "Acele etme" dedi. Tufan, kütüphanelerin arasında seccadeye benzer bir şey serdi yere ve yerine oturdu. İsmet namaza durdu. Tufan, bir sigara daha yakıp kadehini yudumlamaya başladı. İsmet'in namaz kılışını izliyordu. Bir yandan da telefonunu açtı. Geçmişte aradığı bazı numaralara baktı. Alt alta bir dolu isim. Filiz, Yeşim, Gülay, Nuran, Eda, Sedef, Arzu ve başka birçok isim alt alta devam ediyordu. Tufan, hızlıca birkaç yudum daha aldı ve iyice sarhoş hale geldi artık. İsmet, son duasını yapıp ellerini yüzüne götürdü ve gelip koltuğuna oturduğunda Tufan'ın farkında olmadan sehpaya bıraktığı telefonundaki kadın fotoğraflarını gördü. Gözünü çevirdi. Tufan, başını kaşıdı, yüzü kızarmıştı, "İstersen sen anlat, ben seni dinleyeyim İsmet'im, bu kadarı bana yetti”, dedi. İsmet biraz başını kaşıdı. Tufan’a baktı, telefona baktı, sonra pencereden boğaza doğru bakıp gözlerini dışarıda gezdirdi. Pembelik, yeşillik ya da mavilik görünmez olmuş ve her şey kararmıştı. Sakura diye mırıldandı. Sonra Tufan’a dönüp dedi ki "Tufan'cım, biz zaten bunların çalışmasını yaptık. Şimdi ikimiz birbirimize yine anlatmış olduk. Nelerin nelere sebep verdiğini de öğrendik. Artık tekrar tekrar yaralara bakıp kanatmaya gerek var mı? En azından benim böyle bir lüksüm kalmadı. Bence senin için de kalmadı. Bunun ajitasyonu yapıldı, tüketildi ve bitti. Daha fazla uzatmanın anlamı yok gibi. Güzel bir buluşma oldu benim için. Eskiyi andık. Konuları tazeledik. Edebiyat konuştuk. Ben müsaadeni isteyeyim.” Tufan, iyice mayışmıştı. Diretemedi. "Peki madem" deyip şoförünü aradı İsmet'i bırakması için. Şoför uzak yerden gelene kadar aşağıya indiler. Tufan, hazır bekleyen et ve pilav yemeklerini ısıttı. Masaya geçip yemeklerini yediler. Sonra kahvelerini alıp ön tarafa geçtiler. Şoför yaklaşıyordu. Boğazın karşı kıyısından yatsı ezanının sesi yankılandı. İsmet saatine baktı. Tufan ise telefonuna.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...