Ana içeriğe atla

Sosyal Medyada Muhatabımız Kim?

SOSYAL medyada yazı yazarken ya da herhangi bir paylaşım yaparken karşımızda kimlerin olduğunu hayal ediyoruz? Muhatabımız kim? Nasıl bir tipoloji?

Bunu oturup düşünmeyiz. Bu otomatik olarak gerçekleşen bir düşünme biçimidir. Yazmak muhatap almaktır. Muhatap aldığımız kim peki?

Bir odanın içinde kendi kendimize bile konuşurken birini hayal ederiz. Bir konuyu anlatırken hep bir tipolojiyi muhatap alırız. Bu üzerine düşünmeye değer ve ilginç bir konudur.

Benim aklıma bazen bir şahıs geliyor. Bazen bir şahıs değil ama hayali bir tipoloji geliyor. Ki bu tipoloji genelde kendime benzer birisi oluyor. Ya da kendime benzer ama kendimin gelişmiş hali.

Bu niye önemli? Çünkü muhatapsız bir harfi bile telaffuz edemeyiz. Muhatap aldığımıza göre şekillenir tüm anlatım. 10 yaşında bir çocuğa mı konuşuyoruz? Yoksa 65 yaşında birisine mi? 30 yaşlarında iki kişiye de olabilir ama bu iki kişinin de çok farklı kültürleri ve kimlikleri olabilir. O zaman muhatabın tipolojisi yine değişir.

Muhatapların farklılıklarına göre anlatım tamamen değişir. Bazen bir iki kelime yeterlidir. Bazen koca bir kompozisyon gerekir. Kime neyi anlattığına bağlı. Ve neyi kime.

Bu sorular bu satırları okuyanlar için ilginç düşüncelere sebep olabilir. Zevkli bir konu. İyi düşünmeler size.

Kendim için düşünürsem eğer, blogdaki yazılarım için mesela. Muhatabım direkt kendimim. Bazen birilerine gibi olduğu oluyor. Birisine yazdığım. Ya da hayali bir tipolojiye yazdığım oluyor. Ancak o anki ruh halime göre gösterdiğim bir yazı tavrı bu. Yoksa genel anlamda hep kendimi muhatap alıyorum çünkü kendimden beklentim var.

Evet, kendimden bir şeyler bekliyorum. Çevrenle konuşursun. İnsanlarla konuşursun. Tanrı'yla konuşursun. Dua edersin. Ancak en sonunda yine kendinle baş başa kalırsın. Kendi başına çözmen gereken şeyler olur. Bu yüzden kendimden beklentim var. Kendime bir şeyler anlatıyorum ki kendimden bir şeyler çıksın diye.

Kendime soruyorum ki cevap vereyim diye. Cevaplar bende. Sorduğum soruların cevapları. Merak ettiğim soruların cevapları. İnsan, hakikati unutmuştur sadece denir ya. Sadece hatırlamaya ihtiyacı vardır diye. Ben de kendime doğru soruları sormaya çalışıyorum ki "hee şimdi hatırladım" diyecek kıvama geleyim diye.

Sosyal medyada, günlük defterde, blogda yazarken bir arkadaşımızı hayal edebiliriz. Eşimiz, dostumuz, bir ünlü kişi ya da herhangi birisi olabilir. Blogda yazarken genelde benim karşımda hayal ettiğim okuyucu 38 yaşında, erkek, okumayı seven, melankolik, inançlı, depresif, umutlu, elinden geleni yapmaya çalışan, entelektüel, yazmayı seven ve tüm sebeplerin sebebini idrak etmeye çalışan ve bu şekilde de derdinin şifasını bulmaya çalışan birisi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...