ANLAM gerekir tanrıya inanırız, bağ kurmak isteriz dine inanırız, hissetmek isteriz mistisizme inanırız. Hissedersek dindar oluruz, hissedemezsek din bize mit olur; yani efsane, hikâye... Ve inanmayı bırakırız.
Kanaatimce bırakmak inanmayı değil, anlaşmayı bırakmaktır. Uyum sağlamak, orta yolu bulmak. İki sevgili gibi. Sonuçta bu bir ilişki biçimi. İnançsızlık küskünlüktür.
Kuran'da bir ifade geçer, "onlar derler ki bu eskilerin hikâyeleridir"... Hikâyelerin eskide kaldığı algısı sebebiyle onlarla temas kurulamaz. Bu teması mistikler sağlar. Tıpkı Pisagor ve Platon gibi. Tıpkı İbn Arabi ve Mevlâna gibi.
Homeros, mecazen ele alınır ve dış âlem iç âleme ayna olur. Dış hikâyeler mecaz olur çünkü bu âlem, varlığın birliği anlayışına göre zaten bir rüyadır. Bu yüzden işari yani tasavvufi tefsir, tüm zahiri ifadeleri batıni alır.
Zahir, mecaz ise bunun ne kadarını hakikat, ne kadarını mecaz alacağız zıtlaşması ise başka bir tartışma konusudur.
Peki, soru şudur: insan, yola çıkınca neye göre ilerler ve neye göre geriler? Bunu en iyi William James ele alır. Dinsel Deneyimin Çeşitleri kitabında. Jung, Freud'dan William James'ten etkilendiği kadar etkilenmemiştir.
Mistik yolda birileri niye daha arınıyor, dingin oluyor ve ilerliyor ama birileri daha rasyonel kalıyor, içsel huzuru bulamıyor? Bilmiyoruz diyor. Ne kadar samimi değil mi? Tuğla gibi bir kitapta bu konu etrafında dolaşarak her sayfası çok kıymetli araştırmalara imza atıyor ama işin bam teline gelince bilmiyoruz diyor ve bunu bir dipnotta söylüyor.
Birçok etken var. Ancak bu kritik noktadaki durum için bir etken belirlenemiyor. Bir tarafta gayret ve nasip yorumları ama bir tarafta da bunlar zaten hikâye yorumları havalarda uçuşuyor ama ortada, bire bir karşı karşıya kaldığımız koca bir hakikat var, o da: meçhuliyet, bilinmezlik.
Bilmemek güzel bir şey, eğer bilişler ile buraya ulaşıldıysa. Ebu Bekir diyor ya Allah'ın idrak edilemeyeceğini idrak ederek O'nu idrak ettim diye. Hazreti Ali, görmediğim Allah'a inanmam diyor ve başka yerde de Allah'ı dualarımı kabul etmemesinden bildim diyor.
Ve en sevdiğim bir metin de İncil'den. Havari, İsa'yı anlatmak için Antik Yunan'a gider. Meydanın ortasında bir sunak bulur. Orada şu yazar: agnosto theo, meçhul tanrıya...
Bu bilinmezliğin insan üzerindeki renk tonları bizim hislerimize bağlı, koyulaşıyor ya da şeffaflaşıyor... Buraları mistisizmin sularına bağlı... Sular yükselirse letafet artar ama alçalırsa letafet azalıp kesafet artar. Kesafet yani yoğunlaşma ve daha var hissetme arttıkça rasyonel düşünme, mantık kuvvetlenir.
Buradaki yorum bedensel olarak var hissetme ile gelişen mantıksal düşünme biçiminin faaliyete geçirme realitesidir. Letafet arttığında ise beden daha yok hissedilir ve mantık ruha bağlanır. İbn Arabi de bunu külli akıl ve cüzzi akıl olarak tasavvuf dairesi içinde bahsetmiştir. Bundan Aristoteles de bahseder.
Aslında kendi manevi ekolünde mistisizme ulaşan her akıl bu anlayışa varır. Tabii burada felsefi teoriden ayrılıp felsefi yaşam biçimine geçiş önemlidir çünkü bu ifadeleri kullanan insanlar nefis terbiyesine giren insanlardır yani mistikler. Ne yaparlar? Mesela oruç tutarlar. Hristiyanlar ve Hindularda, Budistlerde manastır kültürü vardır. Keşişler vardır. İslam’da dervişlik vardır. Tekke, dergah kültürü vardır.
Eskiden felsefe de bunun üzerineydi daha çok. Pisagor ile manastırvari bir hayat yaşanılırdı. Oruç tutmak mesela. Sebze ağırlıklı beslenmek. Hayvan gıdalarından uzak durmak. Bildik dini yaşantıyı ve pratikleri daha yoğunlaştırmak.
Bekar hayatı mesela. Bu sadece Hazreti İsa’nın sünnetine uymak değil, tasavvufta da aslında bekarlık önemsenir dervişlik açısından. Eskiden böyleydi en azından. Şimdi her şey kılıfına uyduruluyor.
Bir de seküler mitler var. İnsan, mitos’tan kopabilir mi? Manasız yaşayabilir mi? İnsan, varoluşu bir algı fanusunun içinde ele almadan değerlendiremez. Bu yüzden her daim mitoslaştırmak durumundadır her şeyi. Ve buradan da tek çıkış hep her konuyu özüne döndürmeye çalışırcasına hamlelerde bulunmaktır. Tü kaka edilen Martin Heidegger’ce yaklaşmaktır. Dışa doğru savrulan her şey yozlaşır, kabuk olur. Kabuk da çürür. İşte çürüyen insanlık. İşin bu kısmı bu metnin dışında kalıyor ama Heidegger’in modernizm eleştirileri bu noktada önemli.
Varoluşun ifadeleri mevcut. Yaşam biçimi de mevcut. Aksi biçimler ve teoriler de mevcut. Peki, en kritik nokta olan bağlamdan kopuş ya da bir damara bağlanma ve yol alma nasıl gerçekleşiyor? Burada yine başa dönüyoruz.
Peki başa dönmekten başka çaremiz var mı? Bu sarıp sarmalamalar için, boş felsefeler yaparak idrak parıltılarına ulaşılmamış mıdır nitekim tarih boyunca? Bazen düşünerek, bazen oruç tutarak, bazen meditasyon yaparak, bazen zikir ederek, bazen aşık olarak ve yine başa dönerek. Bazen inanarak, bazen inanmayarak ama en önemlisi de bunları bir yana bırakıp derin düşünmenin ne olduğunu anlamaya çalışarak.
Tıpkı Heidegger’in derin düşünmenin zirvesinin şükür etmek olduğunu ifade etmesi gibi. Denken ist Danken der, yani düşünmek şükretmektir. Modern, hesaplayıcı düşünmekten farklı olarak şükürle iç içe olan bir meditatif düşünceden bahseder. Belki yaşam tarzına baktığımız zaman o meşhur dağ başındaki kulübe hayatını düşünürsek ne demek istediğini biraz sezebiliriz. Ya da Wittgenstein’ın o meşhur kulübesini de düşünebiliriz.
Tabii, bu tarzın rahatsız edici yanını reddediyor değilim. Yani yazıyı sezgiye terk etmek, ben yazdım anlarsan anladın anlamazsan anlam kaçtı tavrından bahsediyorum. Dürüstçe bu tavırla yüzleşmek gerekiyor. Aynı zamanda kolaya kaçan diğer tavırdan da rahatsızım. Anlamıyorum ve reddediyorum ya da şüphemin kılıcını keskin tutuyorum ve her şeyi biçiyorum tavrı. Aşırı şüpheciliğin şüphe duymadığı tek şey ise kendi şüpheciliğidir. Orası da ayrı bir karanlık girdaptır.
Yalnız derin düşünmenin de nihayetinde varoluşa karşı bırakma, teslim olma ve minnet duyma ile de karşılık vermesinin başka çaresi olmadığını da görmek gerekir. Ulvi bir durum vardır. Varoluşun karşısında acziyet duyma ve hayret etme. Çünkü Heidegger der ki, kendini metafiziğe bırak, metafizik kendisini açıklayacaktır. Buradan Yeni-Platoncu Avrupa Ortaçağı algısı çıkmaz. Engizisyon çıkmaz. Kadızadeliler yani müteşerriler çıkmaz. Hayali bir karmaşa da çıkmaz.
İki şey çıkar. Ya gerçekten bir huzur hali. Yani şükran duygusu çıkar. Ki bu insanın zaten bu yaşamdaki nihai hedeflerinden birisidir. Gerçek duygusal doyum, iç huzuru, tam hissetme hali. Bu bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç neyle başlar? Nasıl anlarız bu ihtiyacı duyduğumuzu? Bünyede Angst başlar der Heidegger. Yani kaygı, korku. Ancak psikiyatrik anlamda değil. Somut bir şeye karşı değil. Varoluşsal bir cevap alma arzusu duyma bakımından, anlam arama bakımından bir Angst hissi. Ardından büyük sorular ve sorgulamalar başlar. Yol, düşünceyle başlar ama derin düşünme ile devam etmek zorundadır. Nihayet Heidegger, Danken ist Denken der.
İkinci çıkan şey ise, eğer şükran duygusu elde edilemezse kaosa dönülür. Kaosu dindirmek ise eğer yükselemiyorsak tekrar düşmekle ve katılaşmakla mümkün. Eğer yükselemiyorsan alçalırsın ve bir yüzeye inersin. Başka çare mi var? William James ne demişti? Hiçbir şey. Meçhuliyet. O yüzden bilemiyoruz.
Samuel Beckett’ın Molloy romanından bir cümle ile bitirelim. Bu konuyla ilgili kendi özelimde ne hissettiğime dair bir not olarak. “Zaman birbirine karışıyor derinliklerde, derinlikler benim mekânım, en derinler değil, hayır, çamur ile yüzeyde biriken pislik arasında bir yerlerdeyim.”
İlki, yolculuğun varılması gereken sonraki durağıdır. İkincisi ise o durağa henüz varamamış ama nihilizme de kendini bırakmaya razı olmayan melankolik bir ümitvarın adımlamasıdır. Tıpkı Van Gogh’un Theo’ya Mektuplarda kendi iman yürüyüşünden bahsedişi gibi.
Son olarak belki bunu “açıklıkta beklemek” kavramına bağlayabiliriz. Bir önceki yazımda Din Beklemektir demiştim. Din sözcüğünü kullanmıştım ama aslında bir nevi de Varoluş Beklemektir de diyordum. Açıklıkta beklemek kavramı ne aktif bekleyiştir ne de pasif tembelliktir. İki uç da değildir. Hesaplayıcı düşünceden ayrı meditatif bir bekleme halidir. Bir ormanın açıklık kısmında, varlıkların görünür olduğu kısımda durmak ve varoluştan gelecek olanı beklemek, algılanabilir olanı beklemek. Umut bile etmeden, açık ve hazır olmak. Ya da algılayabilir hale gelmeyi beklemek. Bu noktada Heidegger şöyle der: Warten, aber nie erwarten. Beklemek, ama asla beklememek. Var olanları beklemek değil, varoluşun kendini açmasını beklemek.
Heidegger’in, din ve tanrıdan hiç bahsetmeden (ki burada dinin dedikodusunu yapanları paylayan Şems-i Tebrizi geliyor aklıma) ama modernizmin de eleştirisini (yani basitçe İngiliz felsefesini, hesapçı düşünceyi, yaşamı yap-üret-tüket rekabetinden ibaret görmeyi eleştirmeyi) sürdürerek durduğu felsefi pozisyon çok kıymetli ve nevi şahsına münhasır geliyor bana.
Buradaki bekleme de aslında meçhule doğrudur. Ne beklenilir bilinmez. Beklenilenden ziyade bekleyenin pozisyonu kıymetlidir. Yani bekleyen, açıklıkta beklemek durumundadır. Modern insan gibi açıklığı kapatmamak gerekmektedir. Onun eleştirisi de bu yöndedir nitekim. Ve Samuel Beckett’dan alıntısını verdiğim ibare ile dirsek temasında kalınan yerdir. Ancak yine de modern sayılmaz. Unutmamak lazım ki ölçü her zaman şükran duygusudur.
Yorumlar
Yorum Gönder