Ana içeriğe atla

Bir Şair'in En Çok Şair Olduğu An -UN POETA filmi üzerine-

UN POETA yani 2025 yapımı Bir Şair filmi Kolombiyalı yönetmen Simón Mesa Soto'nun filmdeki başrol Oscar üzerinden korkularını döküp bir katarsis yaşadığı filmdir. Oldukça kişisel bir film. Duygu yoğunluğunun bu kadar güçlü olduğu filmlerin ya da kitapların eser sahiplerini hep merak etmişimdir. Bu kadar güçlü duygularla girişilen yapıtlarda öncelik başarı kaygısından ziyade artık en dürüst duyguların bir şekilde ifade edilmeye karar verilmesidir. Sonuç ne olursa olsun. Eser ortaya çıktıktan sonra artık başarı beklentisi olsa da. 

Bu tür bir eserde de muhakkak eser sahibinin özel hayatından çıkan çıkmazlar ve samimi çığlıklar vardır. Eser sahibi de sanat eserinde üstü örtük bir şekilde tüm sırlarını ortaya koyar. Bütün sanatçılar çıplaktır çünkü bir sanatçının sanatçı olabilmesi için ortaya bir sanat eseri koyması lazım gelir, ortaya bir sanat eseri koyduğu andan itibaren de sanatçı çırılçıplak soyunmuş ve herkese tüm vücudunu sergilemeye başlamıştır tüm ayrıntılarıyla. Sanatçılık kenarından köşesinden yapılabilecek bir meslek hiç olmadı. Hatta meslek mi o bile tartışılır. Belki de meslek demek bir hakaret de olabilir ancak sanatçılığın köşeye sıkışmış bir insanın artık tüm incilerini dökme ve samimi bir çığlık atma anında başladığını düşünüyorum. Çaresizliğini itiraf ve sanatıyla hayata karşı belki o son denemesini yapıyormuşçasına hamlede bulunmak. Sanatkâr her şeyini ortaya koyacak kadar korkudan vazgeçmiş kişidir çünkü o korkudan daha kötü şeyler vardır. Tıpkı Bukowski'nin yalnızlıktan daha kötü şeyler vardır dediği o şiiri gibi. 

Koronavirüs Dünya'da patlak verince Simón Mesa Soto bir buhrana giriyor. Film çekmeye devam edebilecek miyim yoksa öğretmenlik hayatına dönmeli miyim şeklinde bir ikileme düşüyor. Tutkumdan vaz mı geçmeliyim diye şüpheye düşüyor çünkü zaten Kolombiya'da bağımsız sinemanın tutunması ve sürekliliği pek iç açıcı değilken bir de bu virüsün her şeyi kilitlemesi yönetmenimizi iyice sarsıyor. Tutkusunu bırakıp akademik hayatta bir profesör mü olmalı? Belki yıllar sonra diğer tanıdığı öğretmen arkadaşları gibi sarhoş bir şekilde derslere girip geçmişte çektiği birkaç filmin övüntüsünü ağzında dolandırıp duracaktır. İşte tüm bu sıkışmışlık duyguları içinde Simón bir film çekmeye karar verir. Tutkusundan vazgeçtikten sonraki en kötü halini sinema perdelerine yansıtmaya karar vererek kendi ruhunu sağaltmayı hedefler. Bu filmin zaten çok kişisel olduğunu çünkü buna ihtiyacı olduğunu söyler bir ropörtajında. Korkusunu yansıtarak ruhunu arındırmayı hedefler. 

Filmdeki karakterimiz Oscar işsiz güçsüz, alkolik, sokaklarda sürten, annesiyle yaşayan, ara sıra kızını görmeye giden, ara ara okulda öğretmenlik yapan ve ortalama düzeyde şiirlerden oluşan ama parlak bir şiir ortaya koyamadığı ve ses getiremediği yıllar önceki kitapları ile şiir çevrelerinde boy göstermeye çalışan birisidir. Filmde oldukça trajikomik ve absürt bir biçimde ele alınmış. Tıpkı Simón Mesa Soto'nun korkularında olduğu gibi; Oscar onun en korktuğu gölgesidir. Bir nevi tüm o korkularını ortaya koyup suretlendirerek gözünün önüne alır ve kontrol edilebilir kılar. Bir kişinin kendi kendine yaptığı psikoterapiye şahit oluyoruz da denebilir. Bu sanatçının kendi gölge yanına uyguladığı bir numaradır. Romanlara, filmlere kurmaca, numara dendiğine bakmayın. Ona bakılırsa bu hayatın ta kendisi zaten bir kurmaca ve absürt. 

Absürt sinema aslında bir nevi hakikati verir bize. Tıpkı son 20 yılda Kuzey Avrupa'da -özellikle İsveç ve Finlandiya sineması olmak üzere- absürt sinemanın yükselişte olduğu gibi. İnsanları Seyreden Güvercin filmi mesela. En ses getirenlerdendir. Güvercin insanların tüm işlerini, ilişkilerini, hal ve hareketlerini seyreder ama güvercin bakışı ile yani idrak edemeden ve anlam veremeden, boş gözlerle bakar. Ne olup bittiğinden habersizdir. İnsan da bu hayatta böyledir işte. Güvercin bakışlıdır. İşte absürdizmin zirvesi. 

Bir Şair filmi de trajikomik, kara mizah ve absürt kategorisine girmektedir. Simón Mesa Soto yönetmenimiz sanatta başarısız mı olacağım, sonunda alkolik mi olacağım ve sanatta ilham kıtlığı mı yaşayacağım gibi keskin korkularını sinema perdesi tuvaline Oscar ile aktararak aşkı da es geçmiştir. Filmde hiç aşk yok. Yanından bile geçilmez. Daha öncül problemler vardır çünkü. Oraya gelinebilecek bir ruh hali yok. 

Oscar şiirde tıkanmış bir vaziyette kıvranırken öğrencisi Yurlady'nin şiire olan yeteneğini keşfeder. Asıl film burada başlar. Oscar kendi tıkanıklığından çıkamazken bu çıkışı Yurlady'ye yardım etmekle bulacağını düşünür. Kendini adeta Yurlady'ye adar. Onu şiir çevreleriyle tanıştırır. Şairlere götürür. Onlara şiir okutturur. İlgilenir. Yol göstermeye çalışır. Böylece Oscar kendine değerli bir meşguliyet bulmuştur. Buradan sonra filmin sürpriz anlarından bahsedeceğim. Gerçi film az izlenen nitelikliler kategorisinde olduğu için kimsenin izleyeceğini sanmıyorum. Sinemaya gittiğim zaman yan salon doluydu ama bizim salonda en arkadaki iki yaşlı çift dışında kimse yoktu. Ben de boş salondaki yalnızlığımı kocaman bir mısır kovası ve kola alarak doldurmuştum. Yağlı ve tuzlu mısır o anki tüm duygusal ihtiyacımı görmüştü. Zaten reklamı uzatmadılar, biraz sonra da arkadaş Oscar geldi bile. 

Çok garip ve absürt olaylar yaşanır Oscar ve Yurlady arasında. Aileler işin içine girer. Oraları ayrı bir şamata. Yurlady'nin şiire yeteneği vardır ama Oscar'a inancı azalmıştır çünkü Kolombiya'nın bu yoksulluk şartlarında ne olacaktır yani, şiirle mi geçinecektir? Oscar cevap veremez elbet. Filmde okunan her bir şiire hayran kaldım bu arada. Film için sıfırdan yazılmış harika melankolik şiirler. Nihayet Oscar ve Yurlady kopar. Filmin son sahnesinde bu ayrılık ve kopuş üzerine Oscar manevi bir temel inşa eder. Yüzünde huzur vardır. Masasına oturur ve yıllar sonra tekrar şiir yazmaya başlar. O tıkanıklıkta tutunduğu yegâne şey Yurlady'dir. Değersiz hayatındaki değerli tek şey. Yurlady Oscar'ın hayalperestliğini görür ve ondan da şiirden de vazgeçer. Bu gerçek dünyada gerçekçi şeyler yapması gerekir. Belki bir evlilik, belki manikür pedikür ama ailesi ve kız arkadaşının yanından ayrılıp da Oscar ile şiir çevrelerinde dolanmak zorunda değildir artık. Oscar'ın ise ilginçtir ki Yurlady'nin gidişi ile Yurlady ile bir araya gelmeden önceki tıkanıklığı açılır. Tutkusuna döner. Yolu açılır. Belki şiirle yeniden başarılı olamayacaktır ama şiirsiz de yapamayacağını bilir. Yaratıcılığı canlanır. Üretime geçer. 

Filmin sonunda sadece mektuplaşırlar, nazikçe birbirlerine teşekkür ederler çünkü öyle rezaletler yaşanmıştır ki artık yan yana gelemezler. Ailenin de karıştığı tartışma anları filmde absürdizmin zirvesidir. Bambaşka bir sahnede iki kişinin tuvalette pisuvara işeme sahnesi vardır, birbirlerinin penislerine bakarlar ve koca perde de beklenmedik bir anda işeyen penisler görürüz. Bu saçma ana kendimi tutamadım ve çok güldüm. Bir elimde dev mısır kovası, bir elimde kola, boş salonun tam ortasındayım, en arkada da iki yaşlıca çift, yan salonda herkesin ilgisini çeken popüler bir filmden ara sıra gelen sesler ve karşımızda işeyen adamlar. 

Sonuç itibariyle filmde en dikkatimi çeken an Oscar'ın hayat amacının elinden gitmesi anıdır. İçki sigara, şair çevreleri, annesi, hiçbir dayandığı şeyin onu kurtaramayacağını görür. Mutlak anlamda kendisiyle baş başa kalmak zorunda kalır. Hayat amacı olan Yurlady'nin kendisiyle arasından çıkması adeta şampanya şişesinden patlayarak fırlayan bir mantarın çıkışı gibidir. Bir katalizör gibi. İşte bu boşluk ve yüzleşme anında şairden şiir doğar. Dürüstçe kendi olur. Başkası üzerinden değil kendi üzerinden yaşamaya başlanan bir hayat. 

Merkezi kendine alma durumu, başkasını merkez yapmak değil. Dolaylı bir hayatı yaşamak veya da Yurlady'i ve onun şiir yolculuğunu izleyerek dolaylı bir sanatı yaşamak değil, direkt kendi sesinden, kendi nefesinden, kendi duygularından bire bir hayatı yaşamaya, sanatı yaşamaya yönelmek. İşte böyle bir anda gerçek duygularını ve var olan acılarını kâğıda dökerek samimi olur. Samimiyet de sanattaki tek geçer akçedir ya zaten. Dolaylı, vekâleten bir yaşamdan doğrudan hayata geçiş anı filmdeki devrim anıdır Oscar ve biz seyirciler için. 

Direkt olarak, dürüstçe, samimice kendi acısından yazmaya başlaması... O son sahnede oradaki enerjiyi ve dönüşümü yaşıyorsunuz çünkü öncesinde belki bir deneme, hobi, teselli iken artık şiir Oscar için mutlak ve varoluşsal bir zorunluluk halini alıyor. Başkası üzerinden hayatta kalmaktan çıkıp sanatçılığın bir kaidesi olan kendi boşluğunla bire bir yüzleşmek. Bir Şair'in En (çok) Şair olduğu an burasıdır işte. Belki de Bir Yönetmen olan Simón Mesa Soto'nun bu film ile En (çok) Yönetmen olduğu an gibi. 

Simón Mesa Soto'nun sanatına şapka çıkarıp saygıyla eğiliyoruz. 

Finalde Oscar masasına oturur. Oda aydınlıktır. Yüzünde bir rahatlama ve tebessüm vardır. Kalemi eline alır ve uzun zaman sonra defterine yazmaya başlar. 

"Boş defterin üstünde titreyen kalem, 
Yirmi yıl önceki alkol kokusu gibi iner kâğıda. 
Yurlady gitti, şiir kaldı – 
Ama bu sefer benim, benim acımın, benim yenilgimin. 
Tanınma yok, zafer yok, 
Sadece kelimeler dökülüyor, 
Sessiz bir sokak gibi, Medellín'in yağmuru gibi. 
Şiir, sen lanetimsin – 
Ve hâlâ sensiz yaşayamıyorum." 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...