Ana içeriğe atla

Eflatun ile Platon arasında bir sâlânın kritiği

BİR perşembe akşamı okunan sâlânın bana hissettirdikleri. Bir sâlâ üzerine kritik. Aparmanın yangın merdiveni kısmına geçip puromu yaktım. Akşamı dinliyorum. Karşı apartmanlarda ışıklar açılmış. Kimi köpeğini gezdiriyor. Kurye motorları gidip geliyor. Karşı dairede bir adam çocuğu ile futbol oynuyor. Yağmur yok ama kış akşamına özgü serin bir ıslaklık var. Sonra sâlâ başlıyor. Düşünüyorum. Ne acayip şey. Arabistan’da da, İran’da da, başka Müslüman ülkelerde de bu sâlâ yok. Bize has, bizim kültürümüze ait bir şey. Medine ziyaretlerine gitsen orada bile sünnet namazı kıldırmazlar, böyle sâlâ okumak falan zaten hiç yok. Bizim kültür kodlarımıza ait bir şey. Birden gerçek edebiyat diye düşünüyorum çünkü bu kültür kodları sadece perşembe akşamları okunan sâlâ okumasından ibaret değil. Bu bizim sokaklarımızda yaşanan bir şey sadece. Bunun bir de düşünsel alt yapısı var. Herkesin kendi bireysel yalnızlığında arayıp bulamadığı ve başka şeylere tutunup idare etmeye çalıştığı gerçeği geliyor aklıma. O bulunamayan. Heidegger’in bahsettiği o henüz düşünülmemiş olan. O düşünülse ve anlaşılsa belki her şey çözülecek. Metafizik Nedir ve Düşünmek Ne Demektir kitapları şahanedir Heidegger’in. Sâlâ ile alakası nedir? Sâlâda bahsedilen hakikat, bu kültürü ortaya çıkaranlarca, asla İslam tarihindeki coğrafi koşullar ve somut olarak insanlar olmadı ki. Puromu içerken düşünüyorum. Bir huzur geldi o serin ve boş sokaklarda yankılanan sâlâ seslerinden. Çok Türk işi dedim. Hatta çok tü kaka edilen bir mevzu. Yine iyi onca köşeli kafaların radarından geçip gelmiş buralara kadar bu sesler. Duyulduğunda yine biri öldü dedirtir gündüzleri. Akşam ise sadece Cuma gününün geldiğini belirtir. Yaşamın hengâmesinde öylesine gelir ve geçer. Sokaklarımızın kendine has otantikliğinin bir parçası. Her yalnız bireyin aslında yalnızlığından bir parça barındırır. Sadece ses değil. Ulvi bir ses ancak öyle derin bir felsefesi de var ki. Felsefe demek belki işin nezaketine zeval verebilir ama ben vermediğini düşünürüm. Platon ile Eflatun arasında bir yerdeyim. Aynı insana, aynı filozofa sadece farklı bakış açılarıyla. Ama orada bir insan var. İki isme de çarpmayan bir hakikati vardır o insanın. Elle tutulup gözle görülmez. Bukowski’nin Bluebird şiirini okuyun. Tam da ondan bahsediyorum. Sufilerin peygamberin hakikatinden bahsetmeleri gibi. Cisim ve şeklinden değil. Buraya asla ve asla temas edilemez. Tek bir temas yöntemi vardır. O da şiirdir. Belki severek sevilerek, belki kendi içimizde bir yolculuğa çıkıp derinleşerek temas etmek için o noktanın etrafında dolanırız ama temas asla gerçekleşmez. Ölüme doğru varlıktır insan demiş Heidegger. Roma’ya doğru yolculuk etmek, varmak değil. Süreç. Ritim. Rutin. Devinim. Bir damar yakalamak. Damar hep atar. O damarı yakalamak. Neyden bahsediyorum? Kişinin kendi yaratılış amacını bulmasından. Kendi meyli, yeteneği ne ise onu bulmasından çünkü ancak öyle diner hep dışarıda başka şeylere tutunma telaşı. Birini bulmak ve ona tutunmak. Buralardan artık geçmek gerekiyor. Konuyu dağıtmadan kısaca söylemem gerekirse şiir gibi olmak gerekir. Sâlâ şiirdir. Bu hakikatin en güzel açıklanışı şiirdir çünkü. Hölderlin insanın varoluşunun şiirsel olduğundan bahseder. Şiirin ritim bulması ise istidadını bulmasında yatar. Aksi halde motor hep tekler. Araba sağa kayar, sola kayar ve bir türlü itidali bulamaz. Yalnızlığı dinmez. İşte apartman yangın merdiveninde puromu içerken akşam vakti okunan sâlânın düşündürdükleri. Puromu söndürdüm ve daireme girdim. Sâlâ bitti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...