HEP balıklama atladım başkalarının denizine. Çünkü insan gibi değil de bir balık gibi hissettim belki de. Sanki açık havada boğuluyormuşum gibi. Yerimde duramadım. Sürekli deniz kenarlarında gezinip dalış imkânları aradım. Halbuki hep biliyordum. Durumun farkındaydım da ama işte bile bile yapıyor insan bazı şeyleri. Aslında denizin dibinde nefes alamıyordum. İnsan bir kere kendini balık sanmayagörsün. Ne olduğunu reddedip de gerisingeriye dönen ve yutulup balığın karnında gezinen Yunus gibi. Olayın farkına varıp ne olduğunu anladığı zaman tekrar o balığın karnından çıkıp yoluna devam etmişti. Dikey olarak yani insan olarak o erdemler merdivenini çıkması, devam etmesi gerekirken o geri dönerek balığın karnında yatay deniz sahasında dolanıp durmuştu.
Yön kaybolunca insan hiç hissediyor ve insan olduğunu bile unutup insan gibi nefes almayı unutuyor. Başkasının denizine ve başkasının karnına düşüyor. Bir başkasında yaşıyor. Empatinin değil sempatinin olduğu bir yaşantı. Sempati de öyle bir şey ki karşı tarafın duygusal yükünü yüklenmekten başka bir işe yaramıyor. Sempatide aşk var ve körlük de var; yani kişiyi ve bilgisini değerlendirememek var. Ancak faydalı anlamda tutku da var. Tabii bu tutku genelde hep zararına kullanılır. Çünkü kontrol edilemez.
Başkalarının karnında, denizinde mutlu olamayız ancak hapiste hissederiz. Başkasının varlığının baskınlıkları boğar. Onun yörüngesinde dolaşmalar yorar. Bu varlık eğer merdiveni çıkmaya destekleyici bir varlıksa orası ayrıdır. Ama onda bile genelde durumu değerlendiremez ve yine karnının içine gireriz. İnsan kendi yönünü ve kendini bulamadıktan sonra, o iç yoksunluğunun nasıl bir bardak boşalımı ile kendi bünyesinde gerçekleştiğini, nasıl bir israf idraki ile baskın geldiğini anlayamazsa allame-i cihan gelse, en hünerli filozof, en ermiş bir derviş baba gelse mağara duvarına yansıyan gölgelerden başkası değildir onlar. Eflatun'un Devlet kitabında geçen zincirleri kırıp o ışığın geldiği yönü takip ederek mağaradan çıkmak gerekir bizzat! Mağara metaforu öyle güzel bir metafordur ki alakalı alakasız her konu için örnek verilerek konuşulabilinir.
Rachel Cusk Çerçeve romanında "bilmediğin ve anlamak için çaba harcamadığın şey ileride tam da bilmek zorunda bırakılacağın şey haline gelecekmiş gibi" diye bir cümle yazıyor. Bazı şeyleri bile bile yapıyoruz. O anda idrak etmenin ya da idrak etmeye çalışmanın sorumluluğu ağır geliyor. Hazır hissetmiyoruz ya da bir başkasının karnında olduğumuz için henüz orada boğulmaya başladığımızı hissetmemiş ve oradan henüz daha ümitvar olduğumuzu zannetmeye devam etmiş oluyoruz. Ne kadar fena! Daha en başından belli halbuki orada nefes alamayacağın ve en başından belli nefes alamadığını sandığın atmosferde aslında nefes alabileceğin çünkü sen bir insansın ama öyle bir ruh haline giriyoruz ki ne zaman nasıl oldu vesaire derken o anı kaçırıyoruz. Film kopuyor. Yine karanlıklarımıza, alışkanlıklarımıza dönmek istiyoruz. Çünkü ne kadar karanlık olursa olsun tanıdık olan güvenli olandır zannediyoruz. Mağaradan çıkanların ilk ışıkla temaslarında gözleri acıyordu. Acı geçene kadar orada durmak da kolay değil. Hele hele yıllarca mağaranın karanlığında zincirlere bağlı bir şekilde yaşadıktan sonra.
Çerçeve romanından devam edelim: "Londra'da o gün, diye sözünü sürdürdü Paniotis yüzünü tekrar bana dönerek, fark ettim ki küçük yayınevi hayalim o şekilde kalacak, yani bir fantezi olarak, ve bunu fark etmek bende hayal kırıklığı yaratmaktan ziyade bu fantezi karşısında şaşkınlığa düşmeme neden oldu. Elli bir yaşında hâlâ, gayet safiyane, hiçbir şekilde gerçekleştirilmesi mümkün olmayacak bir umut yaratma yeteneğine sahip olmam bana inanılmaz bir şey gibi geldi. İnsanın kendini aldatma kapasitesi, anlaşılan, sonsuz - ve eğer böyleyse, her daim mutlak bir kötümserlik durumu içinde var olmak dışında, kendimizi bir kere daha kandırdığımızı bilmemiz nasıl mümkün olacak? Sanırdım ki, bütün hayatını bu trajik ülkede geçirmiş biri olarak artık kendimi kandırmam mümkün değil, ama senin üzgün üzgün belirttiğin gibi, seni aldatan tam da o görmediğin şeydir, hep sahip olduğun için fark etmediğin şey. Bir şeyi ona hep sahip olduğun için hiç fark etmediğini anlaman bile onu kaybedince olmaz mı?"
İki şeye inanıyorum. İnsan başkasının boyasıyla boyandığı, başkasının karnına girdiği zaman kendini kaybeder. Bu bir. İkinci olarak da denize balıklama dalmadan önce hissettiği nefessizlik, yoksunluk, boşluk kendini unuttuğu içindir. İlginç bir şekilde de kendisinin kıymetini hep o denizlere atladıktan sonra fark eder. Yani hem kendini o denize atlamaktan alamaz ve orada nefes alabileceğini, ümidini orada bulabileceğini düşünerek balıklama dalar. Zaman geçer. Sonra kendi kıymetini anlar. Orada boğulduğunu fark eder. Tabii o duygusal sarmaldan çıkmak uzun sürer. Yatay sahada gezinir ve tekrar kendine döner. Oradan çıkar. Kıymetini ancak duvara toslayınca anlar. Kendi kıymetimizi bilmek ıskaladığımız bir hakikat. Bunu fazlasıyla es geçiyoruz. Yalnız, boş, işe yaramaz hissedişlerimiz de genelde kendimizi böyle sahalarda israf etmemizden ileri geliyor. Tabii bunun da öncül sebepleri var. Şartlar, travmalar, zayıflıkların kendi içinde tamamlanıp, tanımlanıp, aşılamaması gibi. Zaten bu tür imkansızlıklara da bir çaredir bu denizlere dalışlar bir yandan da çünkü insan insanı insanda tanır. Ateşleyicidir. O ayna metaforu da edebi metinlerde malzeme olarak kullanılmaz sadece. Hakikat olarak da kullanılır. Ki edebiyatın edebiyat olduğu andır bu.
İçinden çıkılmaz bir durağanlık, sıkışmışlık, çaresizlik ancak faydalı ya da zararlı bir itici güç ile sarsılarak bazı şansları doğurabilir. Ki bu ruh hali o itici güç faydalı da olsa zararlı da olsa onu değerlendiremeyeceği için illa ki onun karnına girecektir. Boyasıyla boyanacaktır. Her yaşantı bir tecrübedir ama sadece tren rayına girdikten sonra tüm tecrübe ve bilgiler artık senin hükmün altına girer. Onları kullanabilirsin, ortaya çıkış vakti gelir. Aksi halde bilge ama huzursuz olarak kalırsın çünkü kendini israf ediyorsundur.
Romandaki cümlelerde geçen o boş umutlar... İşte bu tür düşlerin numaraları ile atlamıyor muyuz o denizlere?
Kendi derin dehlizlerine, düşlerine ve keşfedilmeyi bekleyen karanlık köşelerine dalmayarak kaybedilen o her bir vakit sana birer nefessizlik, boşluk, nihilist ruh hali olarak geri döner. Mağaranın karanlık köşelerinde birikmiş olan o ifade edilmeyen, yazılmayan, yüzleşilmeyen her bir birikmiş duygusal toz taneciği seni öyle bir boğar ki hayatın anlamsızlığını keşfedersin. Hayat ancak o zaman anlamsızdır belki de, bunu iyice düşünmek lazım. Bu düşünmeye ve yazmaya değer değil mi?
Bu hayatta o kadar çok boş konu var ki. Her gün aynı tekrarlayan davranış kalıpları. Merhabalaşmalar. Nasılsınlar, iyi misinler. Bugün ne yaptınızlar. Şu günü şöyleydiler. Ülkede böyle olmuşlar. Bitmeyen aynı şeyler, aynı döngüler. Gençlerin hali böyleler. Bunlarla vakit geçirenler tamamen aptallar sürüsü. Binlerce yıl önceki antik çağ yazıtlarında bile günlük mevzularda konuşulan konular bunlar. Antik devir insanlarının bile şiirlerine yansımış gençliğin hali. Eskiden böyle değildi demeler. Kaç bin yıl geçti. Hala neyi düzeltmeye çalışıyoruz? Bir tanecik ömrümüz var. Bir türlü de çözülemeyen onca sorumuz var. Rumi bir şiirinde burası fark alemi burada birlik olmaz demiş. İnsanın yapısı malum. En iyi teknoloji ve beyin yıkama numaralarını kullan ama insan insandır, mutlak birliğe gelmez, varoluşundaki excentricity -ayrıksılık- illa ki zuhur eder bir yerden. İnsanlık tarihi sırf bu hikâyelerden ibaret.
Şu hayatın hakikati nedir?
Hayatın anlamsızlığının keşfi nedir?
Bu keşif işte biraz da bu boğulmalar neticesinde ortaya çıkan boş koşuşturmacalar değil midir hemen üst paragrafta örneğini verdiğim gibi?
Bir de hayatın anlamlı yüzü var ama asla bu ortaya anlam koyamayan varlıklarda görülmedi. Sadece insanda görüldü. Fikri ve duygusal yoğunluğu ile hamuru yoğurarak bir hikâye şekline getirebilen insanda. Freudyen bakışla bu şekil verme hep gerçekten bir kaçış oldu. Hayatın tek gerçeği olan o soğuk anlamsızlığa olan tahammülsüzlük neticesinde var güçle kaçmak, koşmak ve ortaya bir sanat koyarak oyalanmak ya da işte yukarı paragrafta bahsettiğim günlük sosyalleşmenin getirdiği aptal tekrarlar, aptal günlük havadisler, aptal kendini değerli bir şey yaptığını zanneden o çalışkanlık, işkoliklik.
Her ne kadar aptal desem de bunlar zorunluluklar değil mi? Evet, öyle. İnsanı boğmayan zorunluluklarsa bunlar, aslında bir nevi sebebi kendinden boğulmaktır, başka denizlere atlama telaşıdır demek istiyorum. Sadece bunlarla oyalanan bir zihin yapısını anlayamıyorum. Anlaşılır yanı elbette var çünkü ümidini oradan seçmiş, orayı düzelterek her şeyin ve içindeki halin düzeleceğine inanıyor; evet, anlaşılabilir ama benim açımdan, bu zihin yapısının beni anladığı kadar anlaşılabilir işte...
Freudyen anlayış dışında bir de Plotinus'umuz var. O, o hamurda, şekilde, heykelde sanatçının bir varlık bulduğunu söyler. Var olanı keşif. Kendi içindekini doğurmak. Kendi dehlizlerine dalmak. Bu dehlizlere dalışa kadar Freud haklı. Kapıya geliyor ve duruyor orada. O kadar. Buraya kadar diyor. Bundan sonrası halüsinasyon, delilik, çılgınlık, düşler onun için. Kaldı ki delilik olsun, eğer bunu mutlak doğru diye kimseye dayatıp zorlamazsan ve sadece sanatınla bu bir hakikat diyerek kendini ifade edersen bunun kime ne zararı var?
Ancak aksine bunun ketlenmesi ile zarar daha büyük olur. Sanatın ifade edilemeyişi, özgürlüğün kısıtlanması ile o enerji farklı yerlerden çıkar. O çıkış da bir sanattır tabii. Sanat engellenemez. Ama konumuz buraları değil şimdilik.
Gerçek anlamda dört bir yandan ümit kesmeden sağaltım, katharsis, huzur ve sanat gelmeyecektir. Samuel Beckett'ın Godot'yu Beklemek eserindeki karakterlerin durumuna düşmeyelim. Godot asla gelmeyecek. Hatta eli arttırıyorum. Godot gelse bile o gelmesini beklediğin Godot olmayacak. Yine yarım hissedeceksin çünkü başkalarının denizinde nefes alman mümkün değil eğer bu yazının içeriğindeki ruh haline ve derde sahipsen.
Godot gelmesine rağmen Godot'yu bekler pozisyonda buluyorsan kendini beni anlamışsındır demektir.
Son olarak, sanatta hakikat var mı? Bunun bir yazı konusu olması demek illa analizi yapılacak, felsefi bir temeli oluşturulacak demek değildir. Sanatta hakikatin olup olmamasını tartışmak Freud ve Plotinus'un işi.
Çıldırarak 40 yıl su kenarındaki odasında yaşayan ve sanatın ta kendisine dönüşen şairimiz Hölderlin mesela ya da Muğla'lı Bektaşi Tevfik Kalaylı...
Peki ya işi gücü bitirilip karısı da ondan ayrıldıktan sonra 12 yıl Büyükada'nın arkasındaki bir kulübede inzivaya çekilen, zaman zaman da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine yatan -ki Tevfik Kalaylı da oranın müdavimlerindendi- ama adada kaldığı müddetçe hiç enstrüman olmadan zihninde onlarca eser besteleme ivmesini devam ettiren Ergüder Yoldaş...?
Onlar bu soru karşısında ikilemde kalır mı hiç hissettikleri hakikatlerden sonra?
O kendilerini kurtaran ivmenin akışı içindeyken?
Hayatın anlamlılığının keşfi nedir?
Anlamsızlığının keşfi kendi atmosferinde nefessiz kalmak ve başka denizlerde boğulmak ise, anlamlılığının keşfi de oralarda boğulduğunu fark edip kendi kıymetini -varlık denizini- bilmek ve bunu başka yerlere israf etmeyerek kendi dehlizlerine dalarak sanat süpürgenle karanlık köşelerinin tozlarını almaktır.
Kendinde ivme kazanmak!
Bir Bektaşi babasının dediği gibi:
Şiddet ile vurunca pençeleri Hayber'e
Yorumlar
Yorum Gönder