İncecik defterime 4 kısa cümle yazdım. Üzerine de 63 sayfalık Japon klasiğimi bıraktım. Osamu Dazai yazmış. Adı Meteliksiz Öğrenci. Tanrı sayısız şans verse herhalde yine sayısız kez intihar edecekmiş Osamu Dazai. Az önce bir piyano dinletisi buldum. Şu anımı kurtardı. Butik, niş, ufak, tefek... Seviyorum bu sözcükleri. Özgün, narin, kırılgan. Her şeye rağmen de tanrının verdiği şansı bulmuş olan. Yani zayıf değil. Bu sözcükler bana zarafet ile birlikte gücü çağrıştırıyor. Butik bir yerin ihtişamı olur mu? Peki zinciri? Hayır. Estetik olur. Şık. Az, öz. Ufak ve kısa. Renkleri göz doyurur. Bir tasarım barındırır. Yapay olmayan. Zevk işi olduğu bellidir. Adanmışlık vardır. Bir kaynağa tutunur. Kendine. Dazai nehrin kenarında yürür. Suya bakar. Eve gidesi yoktur. Evde yapacağı bir şey yok. Dışarıda da gidecek bir yeri yoktur. Öylesine boşlukta yürür. Yapraklar ona eşlik eder. Derken yaprakları takip ederken bulur kendini. Nehrin yanında öylece yürür. Ne ilginç. Ben yaşıyorum. O ölmüş. Bir hayatı olmuş. Ve şimdi ben de yaşayan biri olarak hayatını inceliyorum. Uzun bir kitap listesinin sonunda yarım kalmış bir Goodbye. Birini seviyoruz. İdealize sözcüğü yetmez. Tanrılaştırıyoruz adeta. Ya da tanrıçalaştırıyoruz mu demeliyim? Bu kadar kısa bir canlı. Niş. Butik. Ufak. Bu kadar devasa dertler nasıl oluyor? Duygularımız hep boyumuzu aşıyor. Ne çok kitap okuduk. Hiçbirini üzerimize almadan. Bak ben kitap okudum. Sev beni. Kitap sevmiyor musun? Sikeyim kitabı. Ben sohbet severim. Beni sev. Sohbet de mi yok. Ok, goodbye.
Telkindir diye yazdım ince defterime. Bu sefer kırmızıyla. Her yazılan, sözü edilen telkin. Kimse kimseye öğüt vermez. Kendi yaralarına dokunan sözleri vurgulayarak pansuman yapar sadece. Açık ve net cümleler iyi hissettirir. Bütün. Tam. İç dış denk. Tanrısal. Bazen de felakettir ama. Butik olmaz. Çirkindir. Zincirlere ihtiyacı vardır. Dükkân dükkân. Estetik mühim değil. Yamuk yumuk. Göstermelik. Kitap göstermelik. Beni görün. Sevin. Hep başkasına. O kitaplar. Başkasına öğretmek için var. Bir Şair filmi. Un Poeta aklımdan gitmiyor. Oscar ve Yurlady. Yurlady'yi kurtarmak kendini kurtarmaktı. Yurlady'nin kusurunu görmek ya? İnce defterime 4 kısa cümle yazdım. Ne çok oldu her şey. Her şey ne kadar çok. Anlamadım. Yazdım ama. Üzerine 63 sayfalık Japon klasiği. Osamu Dazai. Sonsuz intiharlar. Piyano. Sulu boya. Şık. Ya da yağlı. Van Gogh saatlerce çalışır, günde bazen sadece bir kuru ekmek yer, hep içer, tanrıya inanır, etrafı dağıtır, akıl hastanesinde iken oradan çıkmasın diye mahalleli imza toplar, ekmek olmayınca bazen boyalarını yermiş. Vincent. Theo'nun kardeşi. Ben kitap okuyorum. Beni sev. Hay kitabına sıçayım.
Nilüfer Yanya bence filozof. A quiet midnight sadece bir şarkı olamaz. You're my best machine. You're my midnight sun. Bir ilişki bitiyor. Biterken bile. Karanlıktaki rehberimsin. Bu çarkı döndüren makinam. Senden koptukça ne yapacağımı anlıyorum. Ya da anladıkça senden kopuyorum. Bu yüzden karanlık yönümde bana yol gösteren ışığımsın. Sana âşık olmasam bir şeyler olmayacaktı. Âşık idealize edecektir. Hayal dünyasında yaşar. Duyguları hep boyunu aşar. Tanrılar, tanrıçalar. Sulu boya ya da yağlı. Van Gogh. Yemek. Ben kadınsız yapamam derdi mektuplarında. Kilisenin duvarları üzerime üzerime geliyor. Nilüfer bir filozof. Tanrıçalar da yol gösterir. Hem de uzaklaştıkça. Yoksa zincir marketler kurmak ne fena. Azman, devasa, ezici, canavar, hayvan. Gruplaşamıyorum. Cemaatleşemiyorum. İki kişi bile olamıyorum, sadece birkaç ay. Butik olmaktan başka şansım yok. Sonsuz kere tanrı verse de yine mi intihar? Dükkân dükkân. Yurlady iyi ki şiirden vazgeçmiş. Gerçek hayata döndü. Yoksa Oscar gruplaşamadığı bu yeryüzünde oturup şiir yazma şansını da tepecekti. En azından huzur kondu narin kalbine. Az dağıtmadı etrafı, içe içe. Âşkı boyunu aştı.
Sayfam koptu. En arkada sayfa yokmuş çünkü. Anlamıyorum. Bu cinsiyet ayırımlarını. Davranış kalıplarını. Anlıyorum aslında. Beni sev, yani. Ha kitap, ha pipi, ha kuku. Çocukken anlamazdım. İnsan demek nötr demekti. Ne eril ne dişil yanı olan. Cinsiyetsiz. Düz insan. Büyüyünce anladım. Heteroseksüeller ayrı cemaat, lgbtliler ayrı cemaat. Sonra bu ikisi kendi içlerinde ayrı cemaat. Gruplaşamıyorum, asla. Merhaba mı diyeceğiz selamun aleyküm mü? Düz insan yok mu? Her sözcük neden politik? Kelime mi sözcük mü? Sene mi yıl mı? Tevafuk mu tesadüf mü? Her şey deyimleşmiş, her şey kalıp. Saf düşünceden gelen sözcükleri arıyorum ben. Kirlenmemiş. Hiçbir gruba ait olmayan. Konuşurken ve yazarken. Sıfırdan başlanan. Deyimlerden nefret ediyorum.
Beau is Afraid ne filmdi ama. Film ilerledikçe Beau sıfıra dönüyordu. Sıfır (0). Filmin en güzel sahnesi yatak sahnesiydi. Beau henüz doğmadan önce anne ve babası yataktayken baba sevişme sonrası ölüyor. Beau'ya bu travma miras kalıyor. Sevişirsem ölürüm. Ve o yatak sahnesi. Yaşıtı bir kadınla çırılçıplaklar. Sevişiyorlar. Ölmüyor. Anne karnına dönmeye devam ediyor. Van Gogh ise resmine devam etti. Belki de Amişler haklı. Şu Amerikalı tarikat. Yok ya, değillerdir. Ama eminim insan duygularını kendine saklamalı. Romantizme ve cinselliğe dönmemeli. Dönerse yaratamaz. Ressam resmiyle sevişmeli. Onca resmi yoksa nasıl yapardı Van Gogh? Sağlıksız ilişkileri olmasaydı? Tanrı sonsuz şans verdi, o da sonsuz kere resim yaptı, kendini resmiyle öldürdü.
Yorumlar
Yorum Gönder