Ana içeriğe atla

Rodin'in Balzac'ı

EVİMDE gibi hissediyorum sözcüklerime bakarken. Koca bir paragraf ne ihtişamlı bir evdir bana. Sıcacık. Bir sürü anı gibi her satır. Her gün onca yazı yazmak. Her çeşit. Bir zihin noktasından çıkan, etrafa yayılan, dağılan ahtapot kolları gibi yazılarım. Kendimi ahtapot gibi hissediyorum. Uzanıyorum dört bir köşeye. Hepsi benim zihnimde. Ve bu kadar şeyin çıkmasına, gözümün önüne gelmesine, varlık bulmasına, somutlaşmasına şaşırıyorum. Yoktan var oluş. Bir yaratım gibi. Tanrısal, yaratıcı bir olay gibi. Zaten mistik anlatımlar da hep bu süreçleri anlatmaz mı? Mistik anlatımların tamamında yaratımdan kasıt hep bir çiçeğin açması gibi tohumken ağaç olma sürecidir. Bu kurumsal din anlatımlarında kabul görmez. Böyle bir anlatım yoktur. Bu anlatım genelde mistiklerde, şairlerde, dervişan zümresinde olur. Sanatçı yaratan olarak görünür ama aslında o çalışarak olanı ortaya çıkarır. Sanatçı olmayanlar ise olanı ortaya çıkarmadığı gibi olanın ortaya çıkmasına da engel olurlar. Ama Rodin mesela bir Balzac heykeli yaparak gizli kalanı açığa çıkarır. Tabii Balzac kendinde ayrı bir dünyadır. Romanlarında da o dünyayı açık eder, açar. Rodin de kendi dünyasını açar. Yaptığı heykel de aslında artık Balzac değildir. Kendine dokunan, kendinden bir pay gördüğü Balzac'tır. Birini sevdiğimiz zaman bize benzer ve dokunan yanını öne çıkarırız ve karşımızdakinin diğer özelliklerini onun altına alırız diye düşünüyorum. Yani bir hikaye yazarız. O hikayeyi takip ederiz sonra. Zihin haritamızda o hikayeyi yaşarız ve bağlamdan kopmamaya çalışırız. Aidiyet ve o çizginin sürekliliği aslında insan için her şeydir. Bir kişi bile yoktur yeryüzünde böyle olmayan. Nihilist, absürt hayat görüşünü benimseyen dahi böyledir. Böyle olmayan kişi, bağlamdan kopan kişi o an intihar etmeye karar verir. Hikayesini başka bir sayfada yazar. Yine bir bağlama geçer, sürekliliğe geçer ama yeryüzünde ayakları yere basmayan bir hikayedir bu. Hikayemizin ne kadar gerçeğe uyduğunu ne kadar uymadığını bilmiyorum. Uyumun ölçüsünün başarı ya da başarısızlık mı olduğunu da bilmiyorum. Neyin başarı neyin başarısızlık olduğunu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki kendi hikayemizin içine ne kadar gömülürsek, ne kadar bağlam sahibi olursak o kadar tatmin olur içimiz. Bu yoksa en sevdiğimiz şey bile bize yetersiz, anlamsız gelir. Çünkü insan her şeyden, en sevdiğinden bile sıkılabilen bir insandır. Hani her şeyin şakası yapılır, şakası yapılamayacak bir şey yoktur ya da vardır tartışması yapılır ya. Onun gibi, ben de sıkıntı, bunaltı üzerine böyle düşünüyorum. İstisnası yoktur. Bu yüzden mesafeleri ayarlarız. Mesafesi ayarlanmayan bize sıkıntı verir, mesafe ayarı gerçekten kaçan acı verir. İtidal güzel bir sözcük bu noktada. İtidal hikayeyi bozmayacak pozisyonları kurmaktır. Bir satranç tahtası ve satranç taşları gibi. Yeryüzünü evin salonu gibi düşünmeli. Salondaki misafirleri kendi zihin haritamızda öyle bir ayarlamalıyız ki çığırından çıkmayalım. Yazının başına dönersem. İşte beni yine evde hissettiren bir yazı çıktı. Ahtapotun kolları dalgalandı yine, açıldı, saçıldı, uzandı okyanusa. Hep denir, özellikle takip ettiğim tasavvuf anlatımlarında, istidadını yani yaratılış amacını, meylini, yeteneğini keşfetmek, bulmak ve geliştirmek, ilerletmek, büyütmek, yaymak, ortaya koymak. Yaşamak için bir dünyaya ihtiyacım var. Nefes almam böyle mümkün. Bunun için oksijen basmam gerekiyor etrafıma. Bu oksijen zihnimde. Elbet soludukça etraf karbondioksit doluyor, oksijen azalıyor. Yazdıkça, ürettikçe, yarattıkça, konuları açtıkça oksijen basıyorum ki nefes alayım. Kendi halimde bir köşeye çekilmiş takılıyorum. Yaşam alanımı kuruyorum. Şu an. Yazıyorum. Yazdım. Bitti. Rodin'in Balzac heykelindeki yüz ifadesine iyice bakmak iyi olur. Ne güzel bir yüz ifadesidir o beyaz cübbesinin yakalarının arasındaki. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...