Ana içeriğe atla

Sararmış Beyaz Cübbeler

House That Jack Built filmindeki seri katil bir ev inşa ediyordu. Depresyon ve sonra çöküş ile başlayan sürecin dibini kazıyordu. Yani insanlıktan çıkma. Çıkan insanlığına yeni bir alan açmanın sembolik anlatımı olarak düşünüyorum o evi. Ulaştığı yeni şuur ile yapıp ettiklerinin, yani ördüğü duvarların meydana çıkardığı mekân. 

Mekân yeni kurduğu benliğinin merkez alanını gösteriyor. Yaşadığı, yaşattığı yeni çocuk. Bu bir seri katil. Edindiği rutin, süreklilik, bağlam, edindiği hikâye ile hayatı okuması bambaşka bir yörüngede artık. Rutini ile kendini çürütmeye, yok etmeye çalışırken insanları da ve sosyal düzeni de toptan yok etmeye yönelik. 

İnsanın yolculuğunun bir dikey yolculuğu vardır, bir de yatay. Yukarıya doğru olan adımlar sıfır noktasından itibaren derece diye tanımlanır, sıfırdan aşağı olanlar ise eski Türkçe'de dereke diye tanımlanır. Yatay gelişim ise entelektüel alana girer. Dikey gelişimde o entelektüel donanımla yukarıdan bakma, genel bir perspektiften her şeyi ele alma ve bir anlama oturtma vardır. Tecrübeli yaşlı insanların daha bilge, güngörmüş olmaları gibi. 

Tüm bunlar insanın bünyesinde mevcuttur. Anksiyetenin herkeste olduğu gibi. Sadece şiddeti farklıdır, değişir. Sosyal uyumu bozduğu anda anormal olarak tanımlanır. Yani hasta sıfatına girebilmemiz için anksiyete dalgalanmalarımızın toplumun genel güvenlik haddini aşması gerekiyor. 

Konuyu Lars von Trier filmiyle açtık ama kulübe, cübbe ve ada sembolleriyle sürdürmek istiyorum. Jack'in evi gibi Heidegger'in kulübesi vardır, Balzac'ın cübbesi ve Niyazi Mısri'nin adası. Mide bulandıran sentezlemelere girmeyeceğim elbette. Fikirleri çorba yapmayacağım. Herkes olduğu yerde kalsın. Herkes yerinde iyi olsun. İnsan insandır. Kullandığım zıt örneklerin sebebi benim o zıtlıkların ortasında olmamdan kaynaklanıyor, merkezinde duruyorum çünkü. İstanbulluluk biraz da böyle bir şey değil mi zaten? Burada top peşinde koşup kutuplaşma, cepheleşme çamurlarının içinde oyun oynayarak yuvarlanma derdinde değilim. 

Balzac'ı baz almak istiyorum asıl. Kulübe ve ada gibi Balzac'ın cübbesi de bir yolculuğun, bir yaşamın, bir iradenin eşyadaki sembolik çizgisi, kapısı, sınırı. Bunu Nihan Kaya'nın Beni Zorla Sağma, Bırak Ben Emzireyim Seni romanında fincan heyecanında da hissettim. Yani tutku yolculuğunun o yolcuda cisimleşmiş kıyafeti, eşyası olma durumu. Ona bakınca yolcu hakkında genel bir tablo ortaya çıkıyor. 

Balzac öyle bir tempoya girmişti ki adeta manastır hücresinde ibadet ederken uyuklayıp yere düşmesin diye duvarda bir adamın sığacağı kadar açılmış oyukta duran keşiş gibi ya da dergâh hücresinde yine düşmesin diye çene altında sivri bir çivi ya da tahta kazık şeklinde olan yere sabitlenmiş mıh aleti ile ibadet eden derviş gibi çalışıyordu. Yazması tapınma gibiydi. 

Matbaa ve diğer işleri batırmasıyla büyük borçlar altına girdiği için kamçılanan ve 51 yaşında ölmesine sebep olacak olan, dünyadan kendisini saatlerce soyutlayan yazı hayatı, uykusuzluk ve 40-50 fincan kahve içme temposu tam tanımını vermemişti aslında yaktığı mumların önünde başlığına kadar giydiği Dominiken tarikatına ait o beyaz cübbeye. 

Fransız Devriminin manastır ve keşiş yasaklarının sürdüğü bir dönemde cübbe Balzac'ın deli damgası yemesine yetmişti ama Balzac'ın cübbe giymeye başladığı yıl ile aslında bir mistik olan Emmanuel Swedenberg'ün üzerindeki etkisinin tavan yaptığı yıl aynı idi. Cübbesini giydiği zaman alacaklılardan, annesinden, kadınlardan ve tüm dünyadan uzakta olabildiğini, korunduğunu söylüyordu. Böylece yazabilirdi. 

Başta zengin olma hayaliyle yazmaya başlamak, avukat olmak istemediğini söyleyerek aile evinden kovulması, çatı katında aç karnına gotik yazılar yazıp başarısız olması, iş kurması, batması, intihar düşünceleri ve tekrar yazma denemesi ve romanda ilk başarı, ardından yine zenginlik hayali ve borçlarını kapama arzusu sürerken bir yerden sonra yazmasındaki temel motivasyonunun Swedenberg'ün tesiri ile tanrısal bir misyona bürünmesi durumu. 

Romanlarıyla insanları yüzleştirmek istiyordu. İşte siz busunuz diyordu. Böyle böyle çirkinlikler sizde alabildiğine var ama tam olarak bu da değilsiniz, melek yanlarınız da var. İşte insan budur kısaca. Ne siyah, ne beyaz. İniş var, çıkış var. Ve aslında insanın iyi yanını tetikleyen o sihri kilise öldürdü, tamamen kurumsal bir yer haline gelerek. Kilise tanrıyı öldürdü der. Balzac artık tanrısal bir sekreterdir. İncil'in şerhini yazan adam. Romanlarının hepsi İncil'in şerhidir. Yüzleştirmedir. Borçlar dış kabuk gibi tetikleyici sebep olarak durur başta. 

Türkiye'de de Aziz Nesin Türkiye'nin Balzac’ı olarak anılmıştır hep yüklü borçları ve bu borçları ödemek için yazdığı kitaplardan dolayı. Tabii Aziz Nesin'in borçları Balzac'ın borçlarının 10'da 1'i bile değil, Balzac bu konuda efsanedir. Balzac öldüğünde 15 civarı sararmış beyaz cübbe bulmuşlardır odasında. Eskileri atmaz, saklardı her yeni cübbe aldığında. 

Cübbe gibi ada deme sebebim de Niyazi Mısri'nin kurumla zıtlaşmasıydı. Böylece adaya itildi, o da adaya çekildi. Balzac da cübbeye itildi, o da cübbeye çekildi. Heidegger, Nazi olsa da Nazi yönetimiyle nitelik konusunda farkları vardı. Rektörlükle Almanya ve yeni Alman rejiminin o içi boşluğunu doldurup çiçek gibi açabileceğini düşündü ama öyle olmayınca kulübesine hem itildi, hem çekildi. 

Lars von Trier'in iç dünyasına ise bu yazıda hiç girmeyelim; House That Jack Built başka bir dünyanın silsilesi. Oradaki seri katil de evine itildi ya da çekildi ancak depresyon, çöküş ve delilik şeklinde bir derekelenmeyle; derecelenmeyle olan yürüyüşü kulübe, cübbe, ada olarak alıyorum. 

Eşyayı konuşuyoruz. Eşyaya bakarak sağda solda yukarıda aşağıda içeride dışarıda neler olup bitiyor onu anlamaya çalışıyoruz. Bu metin de sözcüklerden oluştuğu için kendisinin sanatkarı olan Balzac'ı baz alarak sevgi ve muhabbetini gösteriyor. Öyle bir adam tanıdım ki her şeyi biliyor, insan ruhunun en derin sırlarını çözmüş diyor mektuplarında Balzac Swedenberg için. İşte cübbenin bütün esprisi, sırrı aslında burada. 

Saatlerce çalışırken gündelik kıyafet ya da pijama yerine cübbe giymesinin artıları, Dominiken tarikatı ile bunun bir alakası var mı yok mu gibi ayrıntılar (ki yok) ya da başka mevzular bir yana Balzac borçlarından kaçmaya çalışıp Tanrı'ya ulaşmaya çalışırken bunu kendisine bir yolculuk yapmış ve ayine gider gibi cübbesini giyip yazılarını yazmıştır. Kendi için ve insanlar için. Bir misyon olarak. Çünkü yazmazsa kendi deyimiyle boğulur, ölürdü çünkü yine kendi deyimiyle yazmak nefes almak gibiydi. Romanlarının her bir satırında onun ruhunun nefeslenmelerinin buğusunu hissedebilirsiniz. Satırlarına sinmiş bir vaziyette hala nefeslenmektedir, nefesinden geriye kalan tozla buz olup sararmış beyaz cübbeleri yatağının kenarına atılsa da. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...