FARE labirentinde dönüp dolaşıyoruz sanki. Doğunca bizi buraya bir el parmak uçlarıyla nazikçe bırakıyor. Bir ömür bu labirentin içinde dönüp dolaşıyoruz. Ölüyoruz ve yukarıdan yine aynı el uzanıp parmak uçlarıyla aynı naziklikle bizi alıp o labirentten çıkarıyor. Labirentin dışına çıkmak mümkün değil. Labirentin sınırları yaşamımızın dışı çünkü. Doğumla ölüm arasındaki vaka. Parantez. Kimi için çok karmaşık, kimi için cehennem, kimi için çok güzel bir bahçe labirentin labirentliğini unutturan, kimi için bir görev, kimi için Camus gibi her şey absürt ve yaşananlar absürtçe tıpkı Sisifos'un her seferinde tepeden düşen kayayı tekrar ve tekrar yukarıya çıkarmaya çalışması gibi, kimi içinse bir sûfînin bakış açısı gibi. Sufi labirentin bir köşesine çekilir ve Kınalıadalı Şefik Can'ın tabiriyle sûfîcesine murâkabeye dalar. Adamın birisi gelir ve bak der Kuran'da bu dünyayı, içindekileri, güzellikleri temaşa edin yazıyor. Sen ise uyuyorsun diye her rahatsızın rahatsız edici yaklaşımını sergiler. Huzursuzluğun huzura olan aksi. Hep düştüğümüz şey. Nasıl çıkılacak o da belli değil ama huzursuzluk bir lanettir. Yoksunluk. Boşluk hissi. Hem de lanetin en büyüklerinden. Kehanete göre huzur Simurg'una varamayanlar mutluluklara ulaşıp derin uykuya dalma ve mutluluklara ulaşamayıp melankoliye düşme arasında gidip gelme lanetinde kalır. Mutluluk nedir? Mutluluk en sevdiğin yemeği yersin ve müthiş bir tatmine ulaşırsın. Yemezsen de canın iyice çeker ve yiyemedikçe hüzünlenirsin, yoksunluk başlar. Huzur, iç huzuru, ferahlık, sakinlik ise daha başka bir şeydir. İlginçtir ki mutluluğun gelmesiyle giden bir şeydir. Yani melankoli gelince gitmez. Melankoli mutluluğa bağlıdır. Mutluluğa olan düş olmayınca melankoli de canlanmaz. Düşler peki mutluluk konusunda nasıl ikna olur? Yontularak. Aynı yerden kazık yiyerek. Aynı hataları yaparak. Aynı şeyleri yaşayıp, aynı acıları, aynı kavşakta, aynı tabelayı kafaya yiyerek. Bakarsın, kafam bu sefer ne kadar kanamış. Gözlerine akan kana bakarsın ta alnının çatındaki yarıktan gelen. Eğer buralarda ipin ucu kaçarsa ve sûfîcesine murâkabe yani iç dünyanı gözleme, gözetleme, orada ne olup bitiyor anlamaya çalışma, damar yakalama gerçekleşemezse absürtlüğe düşülür. Labirent absürtleşir. İpin ucu kaçar. Bir sonraki kavşakta kafayı tabelaya çarpmak zaten kaçınılmazdır ama bu sefer yine aynı şiddette gelir ya da biraz daha şiddetli gelir. Kendini bulamamanın bedeli ağırdır. Kendini inşa etmemenin. Kendini bir türlü kurmamanın. O tabelanın gelişi ve tekrar alnının çatına çarpması şiir gibidir. Şiir nedir? Şiir beklenenin beklenmedik gelişidir. Hazır değilsindir ve seni yakalar. Kendini yakalamadıkça başkalarına yakalanırsın. İpin ucunun kaçtığı yer aslında o an anlamsızlaşan hayata anlam katma ya da vazgeçip intihara doğru meyletme noktasıdır. İpin ucunun parmak ucuyla da olsa yakalanması noktası, damarın atması sonucu o damara tutunma anı ise aslında düşlenmektir. Şiire yakalanmak. Düş kurmaktan ziyade düş olmak. Huzur işte oralarda bir yerlerde herhalde. İnsan ise tüm labirenti içinde yaşayan canlıdır. Asla ve asla ne anlamsızlıktan ve de ne de anlamdan kaçabilir. Arayış, yolculuk, çaresizlik, çıkışsızlık hep onun payına düşer. Ama huzur da düşer. Melankoli de. Mutluluk da düşer. İntihar da. İnsan insandır. Bu labirent soğuk bir beton mu yoksa sağılacak bir meme mi sütüyle huzurlanacağımız, bilemiyorum. Şairlere inanıyorum ama. Emzirildikleri çok belli. Ve ressamlara. Ve romancılar. Ve elbette müzisyenler. Fare labirentinde dolaşıp dolaşıp sonunda bir köşeye çekilen ve iç labirentini çözme arayışına giren yolcular. Yeteri kadar bu labirentte gezip yeteri kadar alınlarının çatını yarmış ve artık daha derin bir yelpazede işi yakalamayı adet edinmiş düş işçileri. İyi ki iyi insanlar var.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder