SÖZCÜKLERLE farklı bir ilişkiye girmeye başladım. Duyuyor musunuz sözcükler? Bakın hem sizi yazıyorum hem sizden bahsediyorum sizi okuyacaklara. Okuduğum kitaplardaki sözcükler, tuttuğum günlüklerdeki sözcükler ama hep bir derine inememe duygusu hâkim bende. İnişler nadir gerçekleşiyor. Sözcüklerin kelime köklerine inmekten bahsetmiyorum tabii. Sözcüklerle bir tapınak inşa etmekten bahsediyorum. Yazdıkça oluşan bir tapınak. Tabii yazmak, sonra tekrar gözden geçirmek. Bazen kâğıdı buruşturup atmak. Baştan başlamak. Bazense her bir noktasıyla özene bezene tekrar ilgilenip ekleme çıkarma yapmak. Bu da değil tabii. Bu işler değil ama bu işlerle ilgilenmek, özen göstermek, yeni arabasının üzerine titreyip saatlerce onu yıkayanlar gibi tüm yüzeyin parladığını görene dek ilgilenmek. Arabaya binip kullanması da var. Yazar hakikati yazmaz, örtük olarak kendini yazarak kendini çözmeye, çözümlemeye, parçalarına ayırmaya çalışır. Kendine ve oradan da hakikate nüfus etme gayreti, umududur bu. Sonuçta ortaya bir metin çıkar ve bu metin baştan aşağı bir vücut varlığı gibidir, işte o tapınaktır. Yazarın zihin haritası. Rüyalar gibi. Rüyalar da yazar olmayanların, sözcüksüz metin haritalarıdır. Tapınak, mabet benzetmesi neden peki? Mabet tapınan mümin için bir huzur alanıdır. Varoluşuyla huzurlu olunanın mekanıdır. Sıfır noktasında, dipte, derinde yalnız olduğunun farkında olanın bırakışıdır o huzur. Bırakış, her şeyden ümit kesmek. Ümitsizlik eğer üzerinde çalışılmazsa çökkünlük yaratır, çalışılırsa bırakışa sebep olur. Bu huzur peki nasıl sürekli olacak? Ben huzurlu değilim. Evet huzurlu oluyorum ama dip yaptıktan sonra, hep kaydıktan sonra yangından kaçar gibi kuytu köşelere kaçınca huzurlu oluyorum. Bu huzur mudur yoksa yangından kaçtığım için biraz nefeslenmek midir? Bilmiyorum. O kadar çok formül var ki bu hayata, hakikate dair. Rutinlerin iyi geldiği bir gerçek ama ben iyiysem o rutinleri düzenli olarak gerçekleştirebiliyorum. Bu handikaptan çıkamadım. Şunu bunu yap iyi gelir deriz. Evet, gelir ama daha varoluşsal bir noktadan bakınca insanın kilitlendiği anlar var. Açıklayamıyorum. Yukio Mişima'nın romanını okurken fark ettim ki ben birçok insanın hikayesini benim hikayeme benzediği için seviyorum ama kendi handikaplarından çıkmak için buldukları formülleri hakikat olarak bellememi gerektirmez bu durum, diye düşündüm. Hassas bir çocukluk dönemi geçiren Yukio bir yerden sonra kimsenin gözlerine bile bakamayacak derecede bir özgüven eksikliğinde kendini bulunca kendini çelik gibi olmaya zorlayacak yöntemlere ve hayat tarzına başvuruyor. Aslında özümsediği fikir intihar. Bir ideoloji uğruna Japon geleneksel intiharını gerçekleştiriyor ama kattiyen inanmıyorum bunun ideoloji uğruna olduğuna. Çok net çocukluktan beri bu fikir var ve ideoloji buna örtü oluyor. Metnin bütünlüğü açısından burada bırakış kavramı ile bağ kurmam gerekir. Açıkçası bilmiyorum bahsettiğim bırakış nelere sebebiyet verir. Ümidim bu bırakışı sürekli hale getirmekte. Tekrar tekrar düşmemek için rutinleri köprü yapmakta. Bu köprünün de örtük bir düşüşe dönmemesi için, Tıpkı Yukio Mişima'nın sözde ideolojik intiharı gibi, daha çok yazıp çalışmakta. Üzgünüm ki bunun sonucu bir tapınak oluşturup kalmada. Sanat orada donmada. Hölderlin şairane olarak var olduğumuzdan bahseder. Bu sözlerin anlamı nedir? Sonuç nedir? Sonuç hiç olmayacak. Sonucu Yukio Mişima istedi ve işini hızlandırdı. Meşru hale getirmek için de ideolojiyle örttü. Sonucu istemekten çok sonuca doğru giderken ayakta kalmak arzusundayım. Tapınağı oluştururken gelen huzurla ayakta kalma arzusu. Yukio Mişima'yı benzer yaralardan dolayı sevdim ama bulduğu yöntemleri bıraktım. İdealizmin uçurumlarında sancılarını dindirmeye çalışmadan önce romancılığı ile kendini arar bir pozisyonda idi. Hakikati buldu ve intihar etti. Mümkün mü? Bilmiyorum. Ciddi anlamda bilmiyorum. Devam etmek zorundayım. Panik oluyorum. Bu da ciddi anlamda. Evde salonun ortasında duruyor ve nefes alamıyorum. Sanki bütün duvarlar çökmüş, bütün tapınaklar yıkılmış gibi. Sabitliği arıyorum. Sabit duranı. Bazen inanıyorum, bazen inancımı kaybediyorum ama aradığım hep sabitlik direği. O direk etrafına iskeleti kurup tapınağı inşa ediyorum ve umuyorum ki her seferinde depremde yıkılmasın. Yıkılıyor, yıkılıyorum. Mümkün mü? Şu an buradayım, sözcüklerin arasında, içinde bir yerlerde. Tutunuyorum. Varım, henüz.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder