Ana içeriğe atla

Düşersen Yola Düş

"ELBET bir gün kendime bir aile kuracağım" umudu ile kendimi motive ediyordum çalışırken. Ve yine elbet, psikolojik sorunlarım çözülmemişti. Nasıl unutabilirim ki o 10 yıl önceki Adana sokaklarını. "İş sende bitiyor" demişti bana, babasının birlikteliğimizi kabul etmesi için çünkü çözülmemiş çok sorunum vardı; başta psikolojik, sonra iş güç, vesaire. Nitekim son görüşmemizdi, "görüşürüz" havası bile yoktu, bir veda olduğu belliydi. Şimdi evli ve çocuk sahibi. Herkes yerinde iyi olsun.

Ve yine buradan da bir 10 küsur yıl öncesine gittiğim zaman hep bu hallerin öncülleri vardı. İnsanın handikapları neticesinde potansiyelini ortaya koyamaması halleri. Aklıma ilk gelen anı ortaokuldan. Okulun o bildik yalnız ve dışlanan çocuklarındandım. Arkadaşlar futbol oynadıklarında genelde kenarda otururdum. Oyuna alırlarsa da anca kaleye geçerdim. Bir gün her nasılsa beni oyuna almak zorunda kaldıklarında kalede oynayan çocuk yer değiştirmek istemedi. Ben de orta sahada oynamaya başladım. Gelişine iki kere topa vurduğumu hatırlıyorum ve iki şutum da orta sahadan gol olmuştu.

10 yıl öncesine sıçradık birden, sonra oradan da bir 10 küsur yıl öncesine daha. Şimdi toparlanalım. Kaldığımız yerden devam edelim. Evet, yine yerde sürünmeye devam etmiştim ama ağrım hafiflemişti. Bütün keyfim de bundandı. Ancak yine de ayağa kalkıp yürüyemiyordum hala. Yürüsem yıllar içinde düzenli bir sosyal hayata kavuşurdum.

Sürdüremiyorum ama. Ve zaten şu anda süren bir sosyal hayatım olmadığı gibi pek arkadaşım da kalmadı. Ne eğitimden ne işten ve ne de ilişki... Bir tek Rabbim var, tekrar ve tekrar dinî bağımı kuvvetlendiren. İmanım tekrar tozlu raflardan meydana çıktı.

İman çözecek mi peki her şeyi? Bu dünya hayatında yeterliliklerim olacak mı? Hayır. Bu sorunların hallolacağı anlamına gelmiyor. İman bir formül değil ki kâmil hâle gelince senin tüm arzularına ulaştığın. Böyle bir antlaşma yok. Aksine, tüm arzularından vazgeçme iradesi kazanmandır bu. Hayır diyebilme özgürlüğü, kendine rağmen, nefsine rağmen.

Bu noktada artık iman bir tercihtir. Her ne olursa olsun, şartlar nereye evrilirse evrilsin iç dünyanda, kalbinde tercih ettiğin bir iradedir. Ve de bu yolda aşkla da yürünebilir, Hakkın sillesi ile de. Ve dahi yine de dış dünyada hiçbir şey değişmeyebilir. Böyle bir kaderin olabilir. Sen de tercihini yaparsın. Ya olabildiğince dışa açılmaya çalışmak ya da kendi kabuğunda bir dünya kurmak. Hangisini tercih edersen et iç huzuru geldikten sonra önceliğin artık bunu korumak olur; dengeyi gözeterek ve isyan ile şikâyete düşmeyerek.

Bu bir yolculuktur. Hakiki bir yolculukta yaşamın zahiri yanını ihya etmekle zannedildiği kadar meşgul olunmaz. İşin özünde iyiye ve doğruya doğru yürümek ve arınmak vardır. Üstelik zahir durum daha da kötüye gidebilir. Kimin neler yaşadığını, nerelerden geçtiğini, hangi hallere gark olduğunu biz nereden bilebiliriz ki? Kaldı ki bir de yargılayalım. Haksızlık olur. Zahir daha iyi de olsa daha kötü de olsa, arzular gerçekleşse de gerçekleşmese de işin asıl olayı şudur ki iç dünyamız açılır; daraltının sonlanması. Gönlün ferahlaması. Kabullenmenin daha kolaylaşması.

Allah'a şükür ediyorum ki evet 20 yıl önceki psikolojik durumumla şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Bu sosyal hayatta varlığımı sürekli kılıyor mu peki? Kılmıyor ama gayretliyim. Kendi köşemde var olmaya çalışıyorum.

Peki, bu gayretle ne değişir? Belki hiçbir şey ama bu konuda da ve buradan dallanıp budaklanan daha başka birçok konuda da şükredecek çok şey var aslında. İnsan savrulduğu yerlere o kadar sarhoş ve gözü kör bir şekilde düşüyor ki bazen, o yerlere düşüşlerindeki çarpmanın şiddetini ve çarpma sonrasındaki hasarı hiç hesaba katmıyor.

Yürüyüş yavaş ya da hızlı olabilir. Mühim olan ölümü yolun üzerindeyken karşılamaktır. Nitekim kıymetli ve rahmetli bir büyüğüm düşersen yola düş demişti. Gölgesi yakınımızda olsun.

"İş sende bitiyor..."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...