Sándor Márai’nin İşin Aslı, Judit ve Sonrası adlı romanını okudum. Roman üç farklı ağızdan monolog şeklinde anlatılıyor. Birinci bölümde Ilona anlatır, Peter’ın karısı. İkinci bölümde Peter anlatır, Ilona’nın kocası. Ve asıl üçüncü bölümde Judit anlatmaya başlar, zaten orada allak bullak olursunuz. Romanın bütün espirisi de bu üç ayrı anlatımlı yöntemin tercih edilmesindedir.
Sándor Márai gerçekliğin ilişkilerde ne kadar da öznel olduğunu yüzümüze çarpar. Bu kadar da olmaz dedirtir. Bakış açılarının farkı, zanların farkı, yorumlamaların farkı, olayları görüş şekli o kadar farklıdır ki “insanlar bu kadar mı ortak nokta’sız olabilir” dedirtir insana. Ilona eski kocasına hala âşıktır ama onun eski hizmetçisi ve yeni eşi olan Judit’e âşık olduğunu bilir. Peter gerçekten de Judit’e âşıktır.
Judit ise Peter’a çok derinden ve anlamlı bir şekilde bağlı mıdır -ki burası tarifsiz, ifade edilemez, derin gizemlerle muğlak görünür- ya da Peter’ı tamamen eski geldiği yerden kurtulmak için bir büyük şans olarak mı görür? Peter ve Ilona burjuvazi evliliklerini sonlandırırlar ve Peter eski hizmetçisi olan Judit ile evlenme yoluna girer. Judit öyle korkunç bir fakirlikten gelmiştir ki çocukken farelerle dolu çamurlu çukurlarda ailesiyle kaldığını hatırlar. Burada tabii Peter’ın Ilona ile mi yoksa Judit ile mi bir mücadeleye giriştiğini söylemeyeceğim yazının devamında ama örnek olarak Judit’ten bahsedeceğim. Ilona’nın durumundan da bahsetmeyeceğim.
Romanda burjuvazi ve yoksulluk karşılaştırmaları beni oldukça etkiledi. Romandaki karakterler arasında bir taraf aşırı zengin. Mutluluklar alabildiğine yaşanıyor ama huzur pek yok gibi. Diğer taraf ise yoksullukta dipte ve her an tetikte bir şekilde bulduğu her fırsata pençelerini geçirme refleksiyle hayatta kalma derdinde.
Böyle bir durumda gerçekten duyguların ne önemi var diye insan düşünmeden edemiyor. O hayatı yaşamadan anlamak zor. Aşkmış meşkmiş bilemiyorsun belki de. Ruh hali çok başka. Judit, Peter ile her konuştuğunda baktığı ve geldiği yer o çukur. O acılar. O yokluklar. Ailesinin yaşadığı sıkıntılar ve tüm bu atmosferi çocukluğu boyu birlikte solumaları. Peter ile konuştuğu her an bir fırsat ve bir vesile. Peter demek para demek. Akla hayale gelmeyen zenginliklere sahip. Burjuva. Para demek Judit için sıcak çorba, kıyafet, şans ve o çukurdan çıkış demek. Her ne kadar psikolojikman hep o çukurda olsa da.
Burjuva ise altın tepside sunulan bir yaşamın içinde gözlerini açıyor. Bu kadar uç noktada karakterlerin olduğu bir romanda bu noktaların ağzından romanı okuyunca insan, herkes karşısındakini kendi gibi bilirmiş sözü zannının nasıl çalıştığını anlıyor. Halbuki roman bağırıyor. Bundan uyanın diye.
Özellikle dikkatimi çeken iki bam teli noktası vardı. Birisi Peter’ın aşka olan inancı. Aşkın kadınla arasındaki zıtlıkları eriteceğine inanması. Buna tüm benliğiyle inanıyor. Bu inançla da karşısındakine tutunuyor. Halbuki zıtlıkların eriyeceğini düşünürken zıtlık olarak bile görmediği yerlerden ilişkinin nasıl da boğulduğunu anlayamıyor. Çünkü ortada bir aşk yoktur.
İkinci bam teli noktası kadının -artık romanı okuyunca karar verirsiniz hangisi olduğuna- bu konulardan tamamen uzak olması. Peter’a tamamen geldiği yerden bakması ve Peter olarak görmekten ziyade bir fırsat olarak görmesi. İnsan bazen kendi hayal dünyasıyla öyle bir sarılı oluyor ki hiçbir şey göremiyor, tüm işaretleri mesaj zannediyor, tüm uyanma fırsatlarını kendi hayal dünyasıyla bantlıyor ama herkes susup Judit konuşmaya başladığında, işte o zaman okurun boğazına bir yumru oturuyor.
Yorumlar
Yorum Gönder