SON okuduğum romanda burjuvazi ve yoksulluk karşılaştırmaları beni oldukça etkiledi. Bir taraf aşırı zengin ve mide bulandırıcı bir kalabalıkta ruhun çürümesi durumunu yaşıyor. Huzur kaybedilmiş ama mutluluklar alabildiğine var. Bir taraf ise aşırı yoksulluktan dolayı her an tetikte bir şekilde bulduğu tüm fırsatlara pençelerini geçirme refleksiyle yaşama derdinde çünkü buna mecbur. Roman karakteri çocukluğunu çukur içinde farelerle geçirmiş ve ailesinin çektiği sıkıntılar bir ömür gözünün önünden gitmiyor. Nereye gitse artık bu sınıf üzerine yapışmış vaziyette. Böyle bir durumda gerçekten duyguların ne önemi var, anlamak zor o hayatı yaşamadan çünkü aşkmış, maneviyatmış ya da başka bir şeymiş bilemiyorsun belki de, o vaziyette Peter'ın Judit'le kurduğu her iletişimde aslında karşı tarafın baktığı pencere o çukurdan gelerek bakılan bir haldir ve her fırsat, her vesile, her hal paraya ulaşmanın birer vasıtası çünkü para demek sıcak çorba, giysi, o çukurdan çıkış demek. Burjuva ise altın tepside sunulan bir hayatın içine doğuyor. Aşırı zenginlik. Bunun orta sınıfı var. Alt sınıfı var. Yoksulluk var. Daha aşağısı var. Herkes karşısındakini kendi gibi bilirmiş sözü çok doğru. Bundan uyanmak gerekiyor. Özellikle dikkatimi çeken iki bam teli noktası var Sandor Marai'nin romanında bu konu özelinde. Birisi adamın aşka olan inancı. Aşkın kadınla arasındaki zıtlıkları eriteceğine inanması. Buna inandığı için ve karşısındakinin de buna inandığını düşündüğünden şifa bulmak için ona koşması. Halbuki zıtlıkların eriyeceğini düşünürken zıtlık olarak görmediği noktalarda bile temelin çürük olduğunu çünkü ortada bir aşk olmadığını anlayamıyor. Diğeri de kadının bu konulardan tamamen uzak olması ve hayatı boyu yaşadığı fakirlik kaynaklı olarak hayata, dünyaya, ilişkilere hep fırsat olarak bakması ve nasıl para koparırım planları yapması. Bu amaç için de her kabın şekline girme potansiyeli taşıması. Bu bana öyle ibretlik bir anlatım oldu ki. Direkt bire bir özel olarak beni çarpan böyle bir roman olmamıştı hiç: İşin Aslı, Judit ve Sonrası. Kitabın ters köşeleri resmen beni yaşadığım ilişkilerle ve kör noktalarımla yüzleştirdi. İnsan bazen kendi hayal dünyasıyla öyle bir sarılı oluyor ki hiçbir şey görmez oluyor ama herkes susup Judit konuşmaya başladığında işte o zaman okurun boğazına bir yumru oturuyor.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder