Ana içeriğe atla

Rüzgâra Tutunmak

YOLDAKİ sarsılmalarım hep ümitsizlikte dip yapışlarımla başlamıştır. Aslında bu mücadele hep sürüyor ancak bazen bir şey oluyor, bir şey düşünüyorsun ve oradan çıkamıyorsun. O seni düşüren düşe inanıyorsun.

Şunu anlamam gerekiyor. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Artık öyle bir anlayışa ve bilgi birikimine gelmem gerekiyor ki bunu düşünerek, inanarak, okuyarak, yazarak, kendi kendime anlayayım ve hayat ritmimi bir dengeye oturtayım. Bu meşgalem merkezde kalmalı.

Nitekim hayatımın iyi zamanları bunu başardığım zamanlar. Kötü zamanları ise bu meşgaleden vazgeçtiğim zamanlar. Öyle zamanlarda beni daha yalnız hissettirecek insanlar arıyorum, buluyorum ve sarıyorum. Hâlbuki beni daha yalnız hissettiren insanlar uğruna sıradan yalnızlığımı terk etmeme değmez çünkü sonunda hep pişman oluyorum.

Sıradan yalnızlığımda bir ömür nitelikli meşgalelerle uğraşarak yaşayabilirim ama beni daha yalnız hissettiren insanlara bağlanarak yaşayamam, yaşayamıyorum; hep evsiz barksız yurtsuz yerlere çıkıyor bu yollarda gönlüm. Ardından gelen psikolojik krizler ve bedensel hastalanmalar. Sonu gelmeyen bir kısır döngü.

Her seferinde de farklı bir yolculuk tadı versin diye çok farklı alanlara, marjinal durumlara yönelmek. Aslında insanın nefsi yine her türlü aynı. Zahiren güçlü olsam evet bir düzen kurarım ama düzen samimiyete değil yine güce dayanmış olacak. Öyleyse olacaksa nefse ve güce dayanmayan ama samimiyete dayanan bir yaşam ve ilişkiler olsun sadece; o zaman o da ancak yalnız hissettiren kendinden de uzaklaşarak olacaktır.

Yalnız hissettiren insanları bırakmak yeterli değil, bir de kendini bırakmak gerekiyor. Serin ve sessiz esen bir rüzgâra bel bağlamış gibiyim, ona tutunuyorum. Hayatın karışıklığı arasında onu kaybetmemeye, yakalamaya çalışıyorum. Manevi yol bu işte. Gerçekten iç huzuru veren tek şey, tek hakikat. Bundan gayrısı ise tamamen karmaşadan ibaret. Tamamen vefasızlık, tamamen kandırmaca, tamamen yalnızlığın kuyusu ve bu kuyunun içinde kendini alacalı bulacalı süslerle kandırma büyüsü.

Manevi gayret ise kendini bir kandırma değil, uyandırma pratiği. En büyük belirtisi ise iç huzuru. Bu iç huzuru ile anca dünyanın kendisinden, nimetlerinden gerçekten tat alabiliyorsun. Öbür türlü yine alamıyorsun. Dünyayı içine alarak dünyadan da tat alamazsın. İçinden çıkararak tatlı gelir ancak.

Ümidim neye? Allah’a. Zahiren bir şey olması mühim değil artık, olanlar da eksilebilir, daha da ne yapılabilir ki ancak ümidim Allah’a. Ümidim Allah’a olan imanıma. O imanla arınmaya. Arınmanın kendisine. Arındıkça iç huzuru bulmaya ve ümidim bu iç huzurunu sürekli kılmaya.

İp cambazı gibi. İp üzerinde durmanın yöntemini buldun diyelim, bir de ip üzerinde yürümek var, bir de sürekli yürümek var. Bunların her aşaması hata yapa yapa ama yine hep ileriye yürüyerek gerçekleşebilir. Üstelik buradaki hakikat buna zorunlu olmamız. Buradaki yürüyüş gerçekleştikçe zahiren hiçbir şey artıya gitmeyebilir, değişmeyebilir, hatta eksiye de gidebilir. Buradaki yürüyüşle dışarının hiç alakası yok. Tamamen kalp yürüyüşüdür bu. Huzurunu, mutluluğunu yük atarak, her seferinde iç muhasebe yaparak, sorgulayarak, düşünerek, eleyerek, tekrar ve tekrar iç bütünlüğünü oluşturarak, yani hep ibadet eylemleriyle değil, tefekkür mücadelesiyle yürümek.

İbadetlerle saflaşır, öte alemlerin hisleriyle yükseliriz. Akıl ise boş durmaz. Zaman zaman gelir ve zahiren yaklaşarak muhalif olur. Manevi yürüyüş aynı zamanda her adımını ve her anını kendine açıklayabilme yeteneği de kazanmaktır.

Bazı şeyleri kendine açıklayamıyorsan düşersin. İçine sinmiyorsa dışında kalır. Dışında kalandan ise sıkılırsın. Sıkıldığını bırakırsın. İçine bir konu siniyorsa o konudan ümitli olursun. Ben bu yürüyüşümle huzurluyum. Peki bir sonraki aşamada sağlığıma kavuşacak mıyım, iş güce cesaretim kalmadı, tekrar bir yere niyetlenecek miyim, biriyle tanışacak mıyım, psikolojim kaldıracak mı, evlat imkânı olacak mı, istemekle daha büyük belalar mı çağırıyorum yoksa, hangi düşünceyi benimsersem artık bu kısır döngülere tekrar yeltenmem?

İşte bunun cevabını bu yazının ikinci bölümünde bir şiir ile vereceğim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...