Ana içeriğe atla

Sessizlik kükrüyor

ESKİYE bakıyorum, eskilere, eski kişilere ve herkes kendi tecrübesinden geçmiş ve eski yerlerine dönemeyecekleri bir şekilde mevcut yerlerine sığınmış, sıkışmış vaziyette yaşıyorlar. Kimi içini ferah tutup orada sıkışmıyor, kimi ise ferah tutamıyor ve sıkışmayı kızıştırıyor. Başlaması gerekenler başlamış, bitmesi gerekenler de bitmiş. Şimdi bakıyorum ve dünyalar çok farklı, yörüngeler, yönler, yollar çok farklı ve arkana baktığın zaman hiçbir şeyle alakanın kalmadığını görüyorsun. Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikayesi romanında olduğu gibi artı ya da eksi yönde çabalama bitince ve içten gelen bir sessizliğe geçince artık bitirmeye karar vermiyorsun, bu bittiğinin bir işareti oluyor kişi ve kişiler için. Bir şeyle bağın gerçekten kopması demek artık o yolun bir yere çıkmayacağına ve sırf zarar olacağına kani olmak demek. Sessizlik çok şey anlatıyor. Adeta bağırıyor. Sessizlik kükrüyor. Yaşanan süreçlerin artık ne ifade ettiğini ve şu anı anlatıyor. Bir şeyin arayışı, bulunuşu, başlaması, gelişmesi, azalması, bitişi ve süreçleri ve sancıları ve kopuşları, soğuması, kapanış. Her şeyin hayatımızda izleri olur ve bu kapanışlar sonrasında artık olan şey birer yara izi gibi kalır, o kadar. Zihnini meşgul etmez. Benim zihnimi o kadar meşgul etmiyor. Ben sadece her şeyden öncesine döndüm. Tıpkı romanın en başında olduğu gibi beyefendinin aceleyle köpek araması ve yine aceleyle niteliklerine bakmadan satın alması vaziyeti. O arayış ve aceledeyim ben şu an. Şifa bulmak için çıkılan bir yol, aradığını bulduğunu düşünmek, sadece çok kısa bir dönem mutlu olmak ama sonra hep mutsuzluk, keder, acı içinde kalmak, hastalanmak ve hatta ölümlerden dönmek. Ne için? Biraz huzur bulmak, yaşamak, sevmek sevilmek, bir yaşam rutini kurmak için. Hatta belki hayatta kalmak için de denebilir çünkü sadece ekmekle yaşamayız, nefes almak isteriz, arzularımız, isteklerimiz vardır. Şifa bulmak için sığınırız. Ağrılarımız biraz diner. Bu güçle mevcut sorunları da aşacağımıza inanırız. Sonra ne mi olur? O sorunlar geçer gibi olur ağrılarımız dindiği için ama bu sefer o şifa zehir olur ve sorunlar tekrar gün yüzüne çıktığı için daha da güçlenirler çünkü bu sefer daha büyük bir yük almışızdır sırtımıza. Dertsiz başıma dert misali. İnatla nefsim bir şeyler istiyor. Olmuyor, küsüyor. Depresyona giriyor. Çıkartamıyorum. Bu sefer doğru bildiğim yolun tam tersinde bulunan istikametlerden bir istikamet seçiyor. Onun tokadını yiyene kadar da durmuyor. Zihin sıkışınca bir çıkış yolu arar hep. Zorlamadığı kapıları zorlar. Dilenmediği yerlerden şansını dener. Benim öyle bir şansım da kalmadı ki. Yoldan çıkanların kapısını mı çalmadım? Marjinallikte, travmalarda, anti-sosyallikte dip yapanların kapısını mı çalmadım? Ariflerin de kapısını çaldım. Öyle olanların da böyle olanların da. Kitap okumak da o yazarın kapısını çalmaktır. Şimdi yine hayal kurmaya başladım, sıfırdan başlarmışçasına yaklaşıyorum tekrardan kaleme, kâğıda, satırlara. Bir yarık açma derdindeyim kâğıdın tam ortasından. Satırları yukarı aşağı sağa sola itip ortadan bir şey çıkarma, bulma, tutma, yakalama derdindeyim. Bazen hep bir şeylerden ya da aynı şeylerden diyeyim, bahseden insanlara kızıyorum. Ben de öyleyim. Aynı konular üzerinde dönüp duruyorum. Aynı yerleri deşiyor, kalemle üzerinden geçiyorum. Zihnimin kıvrımları hep oralarda, bahsettiklerimde. Bahsettiklerim düşündüklerimde, düşündüklerim acılarım, özlemlerim, hayallerim, tecrübelerim, yaşanmışlıklarım. Hep yaşanmışlıklardan hareketle düşünüyor ve oradan hayal kuruyorum. Zihnimi, ufkumu daha nasıl açabilirim acaba? Sağlık sorunlarını halledince mi? Daha çok zikredersem mi? Daha çok ibadet? Belki daha çok kitap. Farklı kitaplar. Ya da seyahat mi? Bilmiyorum. Bir işe girip çalışmak? Gelişmeyen kendimi tekrar geliştirmeye çalışıp yeni bir işe girmek mi? Angarya işi mi? Onu da beden kaldırmayacak bir süre sonra. Arada bir yerde bir iş mi? Ona da hevesim yok. Daha nitelikli iş mi? Tecrübe biriktiremedim. Kazandığım parayı ne yapacağım? Etrafa dağıttım durdum. Depresyona girsem bu sefer de para hep kötü yerlere gitti. Yani değecek mi bir işe girmeme? Köpek alabilirim belki? Hayatımı ona adarım. O da beni deşarj eder durur sevimliliğiyle. Ya da eve iki tane kedi. Mecburiyet yoksa onu da yapamıyorum. Kedim Toprak mecburi idi. 4 gün kapımda ağlamıştı. Kara kışta titriyordu ve yalnızdı. Bir sevgili bulmak mı? Adaya gider gezeriz mi? Ama bu sefer hep ölene dek sevip sevilelim istiyorum. Olmuyor. Sonu hep sancılı bitiyor. Hatay’da 3 yıldır koltuktan kalkmayan genç geldi aklıma. Yeni negatifler çağırmamak için hiçbir pozitif adım atmıyor. Ölmeden önce ölmek gibi. O durumda da değilim. Hareket etme, düşünme, yaşama devam ediyor. İmanla göçmek ve düzenli ibadet hayatım benim özelim. Duam. O ayrı. Ancak genel olarak nasıl yaşamak gerekiyor? Herkesin verebileceği bir cevap değil bu. Bir cevap herkesi ilgilendiremeyecektir. Gönüllü olarak bir yerde çalışmak? Yardım kuruluşu? Rahibe Teresa gibi. Bunu da bünye ne kadar kaldırır? Bir yerde nefsin karşılık isteyecek. Bu karşılığı da ben aile kurabilsem onlara harcamak isterim. Öyle bir şey de yok. Benim bulduklarım da hep antika. Sıkıntı. Normal ve düzenli, rutini olan bir sosyal hayatım yok. Olmuyor yani yapamıyorum. 38 yaşına geldim. 40 göründü. Olsa olurdu ta 10 yaşına gelmeden. Çocukken belli oluyor her şey. Mesela Karagümrük’e taşınsak ne olacak? Tekkelere yakın olurum. Aynı iniş çıkış git gel Karagümrük’te olacak. Üsküdar tecrübesi aslında birçok şeyi bize anlattı. Manen münzevi bir alan yok. İstersen Medine’ye taşın. Ya da eskisi gibi Heybeliada’ya. Her yerde inişli ve çıkışlı zamanlarım da oldu. Belki de bir mekâna uyarak yaşamaktan ziyade artık nasıl yaşayabileceğimi görüp tespit edip kabul edip buna göre şekillenen bir mekân hayatı oluşturmak gerekiyor. Şu anda ne yapmam gerektiğini tekrar ve tekrar bilmiyorum. Tekrar sosyal medyadayım. İçimde bir şeyler eridi. Tekrar canlandım gibi hissediyorum. Tekrardan kitapları zorluyorum. Kitaplardan bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Yazarak bir şeyler tutmaya çalışıyorum. Ancak aynı sözlerden de sıkıldım. Bazı satırlar beni tekrar ve tekrar heyecanlandırıyor çünkü yıllardır yaşadığım bazı duygulara denk geliyor. Bu kadarla kalmamalı tabii. Şu anki hareketimle kendi kendime teşvik olunuyorum. Zihin çalışıyor. Bir gayret hasıl oluyor. Motor çalışıyor. Buradan bir ümit, şevk, hayal kurma ve düşünce üretimi devşiriyorum. Bu pratikler bir yerden sonra insana karar aldırtıyor. Çünkü geçmişle hesaplaşmışsan, ağırlıklardan kurtulmuşsan, benzer yollara artık kanmıyorsan ve kendi şimdinin yenisini arıyorsan kendine düşlerinde, hayallerinde yeni bir yol açma, toprak altında bir duvarı kazma girişimine başlamışsın demektir. Genellikle bunun bir sonraki adımı dünyaya karşı hareket etmeye başlamaktır. Sadece şu anda nereden ve nasıl bilmiyorum ancak içimdeki devinim çalışıyor, işte yazıyorum, okuyorum, düşünüyor ve konuşuyorum. Elimde de tonla tecrübe var. Yağız Gönüler de Alain diye bir düşünürden bahsetti. Elde sana verilenler var, oraya sıkışmak demek değildir bu, ölüm seni bulana kadar bu verilenlerden hareketle kendi meşrebince, yaratılış tarzınca kendini aşmak demektir bu. İster istemez. Yerleşik düzenin içine göçmek karamsarlıktır, yerleşik düzeni yok sayarak uçmak kaçmak ise sonu hep hüsranla bitecek bir romantizmdir. Bu yüzden ne içe gömülmeden ne de havalara uçmadan hep ileri geri sıkışma ve sürtünmelerle yürümek gerek. Sıkışma kapı gibi. Her açıp kapamada zorlanma olmaması için yağlamak gerek. Sadece devinim için gereken yağlamayı iyi yapmak lazım. Gıcırdama ancak hareket halinde belli olur. Hareket etmek zorundayız. Harekete ne engel oluyor? Gıcırdayan ne, gıcırdatan ne? Onlardan kurtulmak demek, hesaplaşmak demek, yüzleşmek demek yağlamak demektir. Hesaplaşmak ise bünye sessizleştiğinde gerçekleşir. Bünye artık harekete, devinmeye, düşünmeye, hayal kurmaya hazırdır ve üstelik çok avantajlıdır kendisiyle kıyas ettiğimiz zaman çünkü elinde tonla tecrübe vardır artık eskiye nazaran. Hayrını görelim bakalım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Spontane Timur

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...