Ana içeriğe atla

Sessizlik Kükrüyor

ESKİDEN tanıdığım insanları düşünüyorum tek tek. Hayatıma girmiş ve çıkmış olan. Onlar ve ben, herkes, kendi tecrübesinden geçmiş ve eski yerlerine dönemeyecekleri bir şekilde mevcut konumlarına sığınmış, sıkışmış ve tıkışmış bir vaziyette yaşıyor. 

Kiminin içi ferah. Ortada bir sıkıntı yok. Kimi de adeta gömülüyor olduğu yere. 

Olması gereken her şey olmuş ve bitmesi gerekenler de bitmiş. 

Arkamda bıraktıklarıma bakıyorum. Dünyalar nasıl da değişmiş. Herkes kendi dünyasında. Herkesin dünyası çok farklı. Herkes kendi yörüngesinde, yönünde, yolunda. Bunca denk gelişlerden sonra şimdi bakıyorum ve nasıl da hiçbiriyle alakamın kalmadığını görüyorum. 

Sandor Marai’nin Csutora –Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikâyesi- romanından bana kalan mesaj... Pozitif ya da negatif anlamda çabalama bitince ve içten gelen bir sessizliğe geçince artık bitirmeye karar vermiyorsun, bu zaten bittiğinin işareti oluyor. Vaktinin büyük aşklarının ölümü işte bu sessizlikte gerçekleşiyor. 

Bir şeyle bağın gerçekten kopması demek artık o yolun bir yere çıkmayacağına ve sırf zarar olacağına kani olmak demektir. Sessizlik çok şey anlatır. İç sessizliği. Ne pozitif bir duygu ne negatif bir duygu çıkar. Sıfır noktası. Öfke bile çıksa orada o kişiye karşı yoğun duygular hala canlıdır. O bile yoksa sessizlik anlamlıdır. Adeta bağırır. Sessizlik kükrer. Yaşanan onca şeyin artık şu an için ne ifade ettiğinin ifadesidir sessizlik. 

Arayış, bulunuş, başlangıç, gelişim, azalış, bitiş... Süreçler... Sancılar... Kopuşlar... Soğumalar ve kapanış. 

Her denk gelişlerin hayatımızda izleri olur. İzler ne kadar derinleşirse kopuşlar sonrasında o derin izlerin her biri birer yara izi olarak kalır. Ama o kadardır. Gerçek kopuş gerçekleşene kadar orası kanar ama kopuş gerçekleşince artık zihnini meşgul etmez. Yara kekremsi bir tada dönüşür birer anı olarak hatırlandıkça. 

Kimseyi benzetmek gibi olmasın ama bu okuduğum roman bana hep insan ilişkilerini hatırlattı. Roman Beyefendi ve köpeği Csutora arasında geçse de. Romanda Beyefendi aceleyle köpek satın almak için girişimlerde bulunur. Ve yine aceleyle köpeğin cinsine ve niteliklerine bakmadan satın alır. O arayış ve aceleyi anlıyorum. Romanın bende çağrıştırdığı genel çerçeveden ele alırsak ve o sondaki kapanışı tabii ki, o zaman ortaya insan psikolojisi ve insan ilişkilerine dair alabileceğimiz çok ders çıkıyor. Bu roman üzerine elbette çok farklı bakış açılarıyla siyasi okuma yapanlar var ama bu yazının konusu o değil. 

O acele niye? Bir an önce içerideki kanayan yaraları dindirmek için. Bunun için çok güzel bir laf var. Pansuman. Pansuman yapsınlar diye aceleyle insan ararız. Onun görevi odur. Pansuman yapmak. İnsanı görmeyiz. İç dünyasını. Yaşantısını. Duygularını. Beklentimiz pansuman yapmasıdır. Çünkü acı içinde kıvranırız. Yoksunluk duyguları ağır basar. Kendimiz de halledemeyiz bir türlü. Şefkat bekleriz. Halbuki her yanımız kapı duvar olduğu zaman daha hırsla birilerine sarılmaya çalışmak yerine o acıyla kalakalsak çok farklı kapılar açılacak. İnsan insansız elbette yapamaz. Doğaya aykırı. Ancak insanın insansız yapması gerekir. Doğaya rağmen. İşte o zaman insanla yapabiliriz. Başka türlü olmuyor. Olur, evet ama sonrası hep hüsrandır. Ne olup bittiğini bilmeden geçen zaman sonunda insanı bomboş bir alana çıkarır. İpleri ele almak gerekir. Bir yerden bir ipi tutmak gerekir ve oradan da başlamak gerekir. Yalnız kalmasını öğrenip yalnız hissetmeyen insanlar güzel bir gezegende yaşarlar. 

Öbür türlüsü fenadır... 

Şifa bulmak için çıkılan bir yol, aradığını o kişide bulduğunu düşünmek, sadece çok kısa bir dönem mutlu olmak ama sonra hep acı, keder, ızdırap içinde kalmak. Hastalanmak ve hatta belki de ölümlerden dönmek. 

Ne için? 

Biraz huzur bulmak için. Yaşamak, sevmek ve sevilmek. Bunun üzerine bir yaşam rutini kurmak. Nitekim sadece ekmekle yaşamayız. Nefes almak da isteriz rahatça. Şifa bulmak için sığınırız. Karşımızdakini hiç gözetmeden. Ona farklı misyonlar yükleriz kendisinin hiç haberi olmadığı. Kurtarıcı rolü gibi. Bu esnada bizim ağrılarımız diner placebo etkisiyle. Bu etkiyle mevcut tüm sorunlarımızı aşacağımıza inanırız. Âşık olunmuştur ya artık. Şimdi kim tutar bizi. 

Sonra ne mi olur? 

Ağrılar dinince sorunlar çözüldü zannederiz. Uykunun en derin anıdır bu. Uyanışı da bir o derece sert olacaktır. Bu an tüm duyguların karşılıklı tüketildiği andır. Eee artık birbirinden sıkılma vakti geldi. Misyonlar karşılanmadı ama heyecan dindi. Bu sefer o şifa zehir olur. Sorunlar tekrar gün yüzüne çıkar. Bu sefer daha güçlü. Çünkü bu sefer daha büyük bir duygusal yük alınmıştır sırta. O derin izler yavaşça yaraya dönüşmeye başlar. 

Dertsiz başıma dert... 

İnatla bir şeyler istenir. Olmaz, küsülür. Depresyona girilir. Çıkılamaz. Bu sefer doğru bilinen yolların tersi istikametlerine gidilir. Oradan da tokat yenir. Zihin sıkışır. Bir çıkış yolu arar. Zorlamadığı kapıları zorlar. Dilenmediği yerlerden dilenmeye başlar. 

Bu hayat böyle geçmez ama. Bu telaş niye? Nereye gidiyoruz? Nereye koşturuyoruz? Beyefendi Csutora’yı aldıktan sonra ne sıkıntılar çekti. Ben Stephan King gibi düşünürüm. Romanların sürpriz anlarının bilinmesinde bir mahsur yoktur. Genel gidişat önemlidir. Bu yüzden romandan rahatça bahsediyorum. 

Netice itibariyle benim pek bir şansım kalmadı. Sıfırdan başlarmışçasına tekrar yazıya dönüyorum o yüzden. 

Kâğıdın tam ortasından bir yarık açma derdindeyim. Satırları yukarıya aşağıya sağa sola ittirip ortadan bir şey çıkartmak, bulmak, tutmak ve yakalamak derdindeyim. 

Bazen hep aynı şeylerden bahseden insanlara kızarken buluyorum kendimi ama sonra dönüp kendime bakıyorum ve sen de öylesin Kaan diyorum. Aynı konuların etrafında dönüp duruyorum. Aynı yerleri deşiyorum. Satırlarda üzerinden geçiyorum. Zihnimin kıvrımları hep oralarda. Mevzu bahis ettiklerimde. Bahsettiklerim düşündüklerimde, düşündüklerim acılarımda, özlemlerimde, hayallerimde, tecrübelerimde, yaşanmışlıklarımda. Hep yaşanmışlıklardan hareketle düşünüyor ve oradan hayal kuruyorum. Zihnimi, ufkumu daha nasıl açabilirim acaba diye düşünüyorum. Aynı yerde gezinmekten nasıl çıkılabilir? 

Geçmişle hesaplaşmışsan, duygusal yükünden kurtulmuşsan, benzer şeylere artık kanmıyorsan ve kendi şu anının yeni halini arıyorsan cevabı bulmaya başlamışsın demektir. Sessizleşme geldiği zaman ele avuca bir ham enerji gelir. O başka yerlerde yapışıp kalmış olan ve sana ait olan vıcık duygusallık tamamen sana gelir. İşte o ham enerjiyi yeni yoluna yönlendirmen gerekir. Hamdır başta. Tecrübesiz. Gelişimsiz. İçinde sadece tutku barındırır. İşte başta önemli olan onu sürekli kılmak ve kırdırmamaktır. Daha sonra yavaşça bir heykeltraş gibi üzerinde oynanabilir. 

Yağız Gönüler, Alain adında bir düşünürden bahsetmişti bir kitabında. Elinde sadece sana verilenler vardır. Bu ama oraya sıkışmak demek değildir. Ölüm seni bulana kadar bu verilenlerden hareketle kendi meşrebinin tarzınca kendini aşmak demektir. 

Sığınmış, sıkışmış, tıkışmışçasına gömülmeden... 

Mevcut durumun içine gömülmek karamsarlıktır ama mevcut durumun inceliklerini yok sayarak uçmak kaçmak ise sonu hep hüsranla bitecek bir romantizmdir. Birisi üretimsiz yalnızlık, diğeri de birisine yapışmak. İkisinde de varoluşun kendiliğinden gelen yaşama sevinci heba edilir. 

Ciddi bir hesaplaşma gerekiyor. Bu da ancak bünye sessizleştiğinde mümkün. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...