OTURDUĞU yere büzüşmüştü. Duvara yaslanmış, içinden geçebilmenin yolunu arıyordu sanki. Ne bir girişim ne bir bakış, meydana doğru yeltenemiyordu. Dalga geçmeler uçuşuyordu. Belki bir el savruluyordu başına çarpan. Hakaret. Aşağılama. Saflığı, çocuksuluğu bir ezilme nedeniydi. Bir türlü kaya gibi de olamıyordu. Oluyordu ama hareketsiz bir kaya. Katılaşıyordu, işlevsizleşiyordu. İşlevi içe doğru büzüşmekti. İçine kapanıyordu. Bunu benimsiyor, oluyordu. Bir karakter oluşuyordu. Düşünemiyor, düşleri hep kaçış yoluna akıyordu. Zihni büzüşmüştü. Hayallere uçuyor, satırlara dalıyordu. Yazı kurtulduğu bir dünya idi. Dünya ile başa çıkamıyordu çünkü. Yıllar sonra bir şeyleri aşmıştı ama hala yetersizdi. Düşe kalka yaşadı. Yine geldi arafa. Bekliyordu, bakıyordu. Büzüştüğü ortam yoktu yıllarca ama hep orada yaşadı mekanlar değişse de. Çocukluğunda kaldı. Evreni farklıydı. Şimdi yine düşündü. Tekrar değişmeye çalışmalı mı yoksa olduğu kadar deyip yine hayallere mi dalmalı? Hayat sonsuz değil ki. Hayatı iyileştirmeye çalışmak nereye kadar, hele hele sonunda kesin bir bitiş var iken. En sevdiği şey kendisini ifade etmek, sıkışmışlığından kurtulmaktı. Böyle nefes alabiliyordu. Eğer bir yerlere savrulmuyorsa, içi içine sığmamalarla kendisini kaybedip atlamıyorsa belalara, ölümlere bu hep yazıdandı. Satırlar kendisine bulutlardan uzatılmış kurtarıcı bir ip gibi. Tutunuyordu. Anlamı neydi bunun bilmiyordu ama bir hareket vardı, satırların hareketi. Bu meşguliyetle kurtuluyordu. Okuyor, yazıyor, bakıyordu durumuna. Başlarda öykü çıkarıyordu bağrından, şiir çok az ama asıl deneme. Günlük ise hep ama asıl deneme. İnsan ne yapıyorsa devam etmeliydi. İnsan yaşadığı müddetçe devamlılıktan ibaretti. Elinden ne geliyorsa, elinden geldiği kadar. Yaşayan neydi? Olan şey. Kendisi. Kendisinden çıkan soluk, hareket, hal. Elinden gelen. Elinden geldiği kadar yaşıyor, yaşadığı kadar da elinden geliyordu. Bir başlangıcı vardı aşmaya çalıştığı, bir sonu vardı aşamayacağını bildiği. Bu aradaydı. Hep araftaydı ama zaten belli değil mi, insan demek araf demekti.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder