DÜZENLİ olarak dergiler tarafından reddedilmeye başladım. Bu hoşuma da gidiyor ve iyiye işaret çünkü en azından geri dönüş alıyorum ve en azından bir ritme girdim. Daha kıymetli bir şey olabilir mi? Bir dükkânın olsa her gün gitmen gerekir. Bir sahafta işe başladıysan her gün kitapları düzenlemen gerekir. Saatçiysen her gün ayarlarına, camına ya da saatle ilgili ne gerekiyorsa onu yapman gerekir. Nefes alıp veriyorsak hala içimizde bir şeyler devindiğindendir. Sadece kalbin fizik tarafının kan pompalaması değil aynı zamanda enerji pompalayan insan yanımızın da; umutlu, tutkulu yahut imanlı yanımızın. Artık yeni oyunum bu. Dergilerden ret yemek. Türlü çeşitlilikteki edebiyat kültür sanat dergilerinden. Kimine şiir, kimine öykü, kimine deneme, inceleme, araştırma, kimine tarih metinleri gönderiyorum ve o kadar çok tarihi yazar kişiliği var ki bu konuda ilham aldığım. Yazar da şart değil, ressam da var. Mesela Vincent Van Gogh. Benim yasak aşkım. Neden yasak? Çünkü onunla çok düşünsel bağ kurduğum zamanlar karanlık yanlarıma da yoğunlaştığım zamanlardı ve sonrası psikolojik sonuçları kötü yerlere çıkmıştım. Vincent'ı suçlamıyorum tabii ama sonra baş ucu kitabım olan kardeşine olan mektuplarını ve duvarlarımdaki tablolarını vermiştim. Görmek daha kötü yapıyordu çünkü. İnsan hayatına yeni bir sayfa açtığı zaman bazen yeni objelere de bakmak ister ve eski kokuyu taşıyan her şeyi yok eder. Ben en azından böyle uçlarda yaşayan bir insan oldum hep. O yüzden benim dönüşüm zamanlarımda hep eşyalar da payını alır bundan. Tablolar, defterler, kitaplar, antin kuntin eşyalar vesair. Bir de hiçbir şey yapmadan, yapamadan o duyguları okuduğunda sağlamasını yaptığın kişiler var. Bunlar yine aynı kişiler olabilir. Böyle de çok zaman geçirdim. Çalışırken ise böyle şeylere genelde hiç zamanım olmadı. Bir buçuk yıl boyunca bir gün bile kitap okuyamadığım olmuştur. Şu an ise koca bir kale duvarında sızmak için çatlak arayan koca bir sel gibiyim. Şimdilik bir çatlak açıldı. Bir yazım edebiyat dergilerinden birinde yayınlanacak. Editörler inceledi ve kabul etti. En son 12 yıl önce Takat adlı öykü kitabımı yayınlatmak için yayıneviyle görüştüğüm ve sonra yayınlatmaktan vazgeçtiğim anlardan bile daha gerçekçiliğe yaklaştı yazarlığım. 1 yazı, 1 dergi. Nedir ki? Duvar büyük ama sel de büyük ve 1 çatlak var. Çatlak daha da açılabilir, kalabilir ya da kapanabilir. Olmadı, başka yerden çatlaklar açmaya çalışırım. Sonuçta bu yollara düşen insanların ilham aldığı belli isimler var ve onları anlıyorum başta Vincent olmak üzere. Çatlakmış, kabul edilmekmiş vesaire, bunlar o kadar da dert değil, bu insanların nefes darlığı problemi var, nefes alamıyorlar. Suni teneffüse ihtiyaçları var. Vincent'ın resim yapmaktan başka çaresi yoktu ve temposu da normal değildi. Bu kadar bir isimden, inancından, yaşam tarzı, çalışma temposundan falan da bahsetmek istemiyorum çünkü idealleştirmenin bir insanı çirkinleştirmekte en kolay ve ucuz yol olduğuna inanırım. Bir insanı idealleştirdiğin an onun insan yanı ölür ve tabu halini alır. Artık ondan bir şey öğrenemezsin ve ondan taraf da olamazsın. Olabilecek tek şey bazı insanlarla bazı insanların karşı karşıya gelmesidir bu tabu konusunda. Bu da oldukça çirkin ve aptalca bir şey. Ömürler gidiyor. Hiçbir anlamı olmayan zaman kaybı. Sadece enerji israfı. O kadar emeğin sonucunda elde edilen bir şey de yok ego tatmininden başka. Vincent bir insan olarak, şartları gereği elinden geleni yaptı. Bu kadar. Başka türlüsünü de yapamazdı. Herkes de kendi şartları gereği elinden ne geliyorsa onu yapmak zorunda. Yolunu kendi bulmak zorunda. Meşhur oyuncu Willem Dafoe öğüt vermeyi sevmem herkes kendi yolunu bulmak zorunda diyor ya kendisine mikrofon tutulunca. İşte öyle. Hakikat bu. Bir çatlak açıldı, hafif su sızıyor, su akıyor ve bakalım yolunu bulacak mı.
RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası. Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır. Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir. Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...
Yorumlar
Yorum Gönder