Ana içeriğe atla

Kusurlu kehanet

ODASINDAN çıkmıyordu. Boğuluyordu. Nefes almaktan başka çaresi de yoktu. Ama dışarıdan da vazgeçmişti. Odada nefes almanın yolunu arıyordu Turgut. Bunun yolunu yazmakta buldu ve durmadan yazmaya başladı. O sessizlikte ve oksijensizlikte yazarak kendine bir dünya açtı. Yeni bir dünyada var oldukça sakinleşti ve nefeslendi. Yazmaktan başka çaresi yoktu. Ne yazacağını da bilmiyordu ama yazdıkça bilmediği bir dünyanın kendisine açılmakta olduğunu görüyordu. Sanki bir mesaj alır gibi yazdıkça bilmediklerini öğreniyordu. Başta bu yazma eylemi rahatlatıcı bir eylemdi. Psikolojikman rahatlamalıydı ama sonra işler garipleşti. Gayri ihtiyari bir şekilde aklına bir şey geliyor ve yazıyordu. Mesela, Harun arkamdan iş çeviriyor. Onun tuttuğu müteahhite güvenilmez yazıyordu. Yazdıktan sonra bir gün içinde de yazdıkları sanki ilahi bir el tarafından teyit ediliyordu. Pelin bugün de alışverişe değil başka bir yere gitti kesin yazıyordu ve Pelin'in ağzından dil sürçmesi olarak bile olsa yazdıklarının doğruluğunu yakalıyordu. Yemek yaparken kendi elinin kesileceğini dahi bilmişti. Nasıl bir yara olduğu ve tam olarak neresinde olduğu gibi ayrıntılı bilgilerle. Başta Turgut kendisinden şüphe etmişti. Acaba sıkıntıdan ve yalnızlıktan kuruntulara mı başladım ve bilinçaltım bana oyunlar mı oynuyor diye ama her masaya yazmak için oturduğunda bir şey olması sonucunda artık durumundan tamamen emin olmuştu. Yalnızca sadece bir anlığına, emin olmadan hemen önce bir iki saniyeliğine şüphe etmiş ve aklına Ricardo Lopez gelmişti. Çok üzerinde durmadı ve Ricardo zihninden uçtu gitti. Kimdi bu adam? Niye aklına gelmişti? Turgut'un bir dönem araştırdığı bir isimdi. İş hayatında yükselememiş, kendi evine çıktığında da gittikçe içine kapanıp yalnızlaşmış birisi. Turgut, aşırı bir şekilde yalnızlaşan insanların karanlık gölgeleriyle karşı karşıya geldiğini ve bu gölgelerle savaşı kaybeden kişilerin hep yanlış işlere düştüklerini etrafına anlatırken verdiği örneklerden birisiydi Ricardo Lopez; düşüncelerde olmadık hayallere dalmak, onlara inanmak ve takıntı geliştirmek. En tehlikelisi de takıntı geliştirmekti çünkü o karanlık gölgelerde kişi yok oldukça o takıntıların kenarları da adeta zımparalanarak keskinleşirdi. Neticesinde de muhakkak birisi zarar görürdü. Ricardo 1996'da intihar etmişti. Sadece intihar olayı kendi başına anlaşılabilir ama Ricardo bir takıntı geliştirmişti. Problem burada başlıyordu. O takıntısı da ünlü şarkıcı Björk'e karşıydı. İntihar etmeden önce Björk'e bir bomba postalamıştı. Böylece ikisi de aynı gün ölünce öbür dünyada buluşup bir olabileceklerdi. İşte bir anlığına Turgut'un zihninde yanıp sönen karanlık bilgi buydu. Üzerinde durmadı çünkü bu psikolojik bir çöküş ve delilikti. Turgut ise mesajlar alıyor ve bu mesajlar teyit ediliyordu. Hayatında ve çevresindeki insanların da hayatında sanki hiçbir şey olumlu gitmiyordu. İnadına esen ters rüzgârlar. Bazen itip dürten ve uykudaki kişiyi uyandırmaya çalışan birinin kolları gibi esen ters rüzgârlar hayatı zindan etmişti. Bu yüzden bu yeteneğini kullanarak her şeyi düzeltme kararı aldı Turgut. En azından önümüzdeki birkaç ay için bilgi toplayacaktı. Masasına oturup kalkmadan 1 gün boyunca yazacaktı. Belki yazdıkları gerçekleşmeden onlara müdahale edip düzeltebilirdi. Böylece bu hayatta en azından bir adım önde gidebilir ve kendi eksiklerini tamamlamayabilirdi. Masasına geçti. Defterini önüne aldı. Yeni bir sayfa açtı. Kalemini eline aldı. Kalemi kağıda yavaşça yaklaştırdı. İlk cümlesini sakin kalmaya çalışarak yazdı. Ancak cümlenin daha yarısını yazmışken birden irkildi. Refleks olarak omuzlarını geri çekip bıraktı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Sucuk sucuk terlemeye başladı Turgut. Cümlesini bu sefer çok zorlanarak tamamladı. Depremde öleceğini yazmıştı. Kalemi bırakıp arkasına yaslandı. Sırtının teri deri koltuğuna yapışık gömleğini ıslatarak buruşturduğu için rahatsız oldu ve iki parmak öne doğru eğildi. Öne de gidemeden geriye de yaslanamadan koltuk üstünde tünemiş kedi gibi kalakaldı. Sonra birden aklına tak etti. Deprem yazmıştı çünkü. Hemen altına yatağın üzerinde duran pantolonu giydi ve dışarıya koştu. Sokak kapısının önünde durdu ama bir şey olmamıştı. 1 saat boyunca sokakta bir uçtan bir uca volta attı. O esnada Pelin'i gördü. Eve doğru yaklaşıyordu. Sokağın başında başını kaldırıp Turgut'u görünce tekrar yere baktı, iki saniye sonra tekrar Turgut'a baktı ve bakmayı sürdürerek yanına geldi. "Turgut? Dışarı çıkmışsın hayatım? Çok sevindim." dedi Pelin. Turgut o anda yazdıklarının etkisiyle öfkelendi çünkü aldatılıyordu. "Sen eve geçiver, bir şeyler alıp geliyorum. Otur otur her yerim tutulmuş.." dedi Turgut. Pelin apartmana girdi. Turgut öfkesinden benimle gel demedi. Bu davranış pek önemli değildi ama Pelin onu tanıyordu ama üzerinde durmadı. Halbuki kendisini ölüme yolcu etmişti. Turgut depremi bekliyordu. Markete girdi. Bir paket sigara istedi. Kasiyer kızı Keiko Furukura'ya benzetti. Marketten çıktı ve parka yürüdü. Banka oturup sigarasını yaktı. Sigarasını içip ağzından çekerken baş parmağını yanağında sabit tutuyordu. Sigarayı içine hiç çekmeden içiyordu. Etrafı duman altı olmuştu. Dumanların arasında düşündü. Kehanet 1 saatte gerçekleşmiyorsa bunun 24 saate kadar vakti vardır herhalde dedi içinden. İçinden demesine rağmen etrafına baktı birisi duydu mu diye. İçinden konuşsa da anlayamadı, sesini duymuş gibiydi. Huzursuzlandı. Önemsemese de oradan kalktı. Parktan çıktı. Parkın etrafında tur atmaya başladı. 2 futbol sahası büyüklüğünde bir parktı burası. Saatler geçti. Kaç kere tur attı burada. Evden çıkamıyordum, şimdi eve giremiyorum diye söylendi. Belediyenin bedava dağıttığı gazetelerden aldı. Tekrar banka geldi. Gazetenin her köşesini didik didik etti. Tekrar ayağa kalktı. Gazeteyi bankta bırakıp bir sokağa girdi. Sonra aklına geldi ki Pelin'in gittiğini söylediği mağaza biraz ileride kalıyordu. Mağazaya doğru yürümeye başladı. Deprem bir türlü olmamıştı. Bu yüzden en azından diğer yazdıklarını teyit etme ihtiyacı da duyuyordu. Aldatılıyor muyum sorusunun öfke ve korkusuyla acaba gerçekten Nostradamus gibi bir kâhin miyim sorusunun garip heyecanı birbirine girmişti. Mağazaya girdi. Genç bir çalışan nazikçe Turgut'u karşıladı. Turgut, merhaba dedikten sonra hemen Pelin'i tarif etmeye başladı. "Kısacık ve siyah saçlı, kot pantolonlu ve elinde ufacık kırmızı çantası olan bir kadın buraya geldi mi az önce?" Genç bu bilgiyi teyit etti. "Evet geldi, 1 saate yakın mağazamızda vakit geçirdi kendisi." dedi. Turgut önce "nasıl olur" deyip durakladı, sonra teşekkür edip hemen mağazadan çıktı. Tüm ceplerini yokladı. Telefonunu buldu ve müteahhitin numarasını çevirdi. Bir yandan da aklı yazdıklarındaydı, hayret bir şey diyerek söyleniyordu. Telefon görüşmesinde proje için anlaşıldığını, müteahhitin apartmandan olan arkadaşının fazladan dairesine oda ya da üst kattan yeni bir daire istemediğini ve diğer şüphelendiği başka durumlar için bir sıkıntı olmadığını öğrendi. Turgut biraz daha lafı uzatıp daha fazla ayrıntı aldı ve evet sorun yoktu. Prosedür düzgünce işliyordu. Telefonu kapattı. 1 saat içinde eski yazdıklarından da şüphe ettiği için hepsini teyit etmek istedi. Eczaneye uğradı. Oradan çıktı. Parkın etrafında dönüp başka bir mağazaya girdi. Oradan da çıktı ve bir iki telefon açtı bir yerlere. Hiçbir yazdığı aslında tutmuyor ve elindeki yarayı bile yaralandıktan sonra yazdığını hatırlıyordu. Bir Lustral aldı ve evin yolunu tuttu. Evin kapısından içeri sessizce girdi. Ceketini çıkardı. Bir kenara bıraktı. Poşeti de üstüne. Pelin'den özür dileyecekti. Muhtemelen salonda hiçbir şeyden habersiz oturuyor diye düşünürken salona girdiğinde Pelin'i kanepede oturmuş elinde kendi defterini okurken buldu. "Turgut'cum bu ne? Kafayı mı yedin?". Pelin tekrar deftere bakıp bir sayfa çevirdi. "Yani ben anlamadım, bu nedir yani?". Turgut utancından yere bakakaldı, bir şey söyleyemedi. 1 dakika sessiz kaldılar. Pelin gözleri faltaşı gibi açılmış bir elini ağzına götürerek yazıları okuyordu. Derken bir şey oldu. Ufak bir uğultu sesi. Pelin okumaya devam ediyordu. Turgut sağına soluna bakındı. Ses çok dipten geliyordu. Sesin uğultusu yavaş yavaş artıyordu ve arttıkça uğultu gürültüye dönüşüyordu. Apartman sallanmaya başladı. Pelin çığlıklar içinde yere kapandı. Turgut'un yüzü değişti birden. "Senin bir haltlar karıştırdığını biliyordum!" diyerek mutfağa koştu. Pelin "Turgut!" diye bağırdı. Turgut mutfağın kapısında elinde bıçakla göründü. Deprem iyice şiddetlenmişti ve Turgut ayakta zor duruyordu. O sarsıntıda sağa sola çarpa çarpa Pelin'e doğru koşmaya başladı. Melekler hatıralar şekline bürünerek ışıltılı bir şekilde bulutların arasından çıkıp gökyüzünde süzülerek yaşadıkları apartmana doğru inmeye başladı. Daire pencerelerinden içeriye girip salona dolmaya başladıkça depremin şiddeti azaldı. Hepsi geldiğinde deprem durdu. Turgut da durmuş ve bıçağı yere atmıştı. Pelin'in anneannesinden kalan devasa bir antika avize vardı. Çok sallanıyordu. Bir iki defa gıcırtı sesi çıkardı ve koptu. Turgut'un önüne düşerek patladı, paramparça oldu. Turgut durmasaydı ölebilirdi. "Ne yapıyorum ben ya!" dedi. Pelin "Asıl ben ne yapıyorum Allah'ım, asıl ben ne yapıyorum!" dedi. Sonra sakinleştiler. Pelin ayağa kalkıp kanepeye oturdu tekrar. Elleriyle yüzünü kapattı. Turgut geri çekildi. Çalışma odasına gidip masasının başına geçti. Melekler hatıralardan soyundular ve parçalanmış avize kırıklarının üzerine elleriyle tuz serper gibi serptiler. Parçalanmış avize parçalarının parıltısı da kalmadı böylece. Ardından melekler girdikleri pencerelerden geri çıkıp göğe döndüklerinde Pelin ve Turgut içlerinde bir karar verdi. Birkaç dakikaya Pelin eşyalarını topladı ve ailesinin yanına döndü. Turgut da eşyalarını topladı. Uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Deprem hariç kehanetler gerçekleşmemişti. Ölüm de gerçekleşmemişti ama yaşananlar ölüm gibiydi, bu yüzden bu kusurlu kehanetti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...