Ana içeriğe atla

Mahkûm özgürlüğü

DÜZENLİ döngülerle birbirini kovalayan iniş ve çıkışlar silsilesi içinde yaşıyor gibi hissediyorum. Bir yer ile bağım artıyor ve çıkış yaşanıyor, bir yer ile bağım azalıyor ve iniş. Çıkarken de inerken de ne ile karşılaşıyorsam yine aynı şeylerle karşılaşıyorum sanki. Değişen bir şey yok gibi. Tek değişen bir önceki benden farklı bir ben, bir önceki demden farklı bir dem, bir önceki andan farklı bir an ile bakış sahibi olmak. 

Bu döngüden kendimi alamıyorum. İniş ve çıkış döngüsü. Birbiri ardına gelen, birbirini takip eden, kendini takip eden bir işleyiş. Kendinde bir varlık. Hayatiyet. Bu bana temas ediyor. Ben içinden geçiyorum. Bu benim içimden geçiyor. Kendimi bundan almam mümkün değil çünkü yaşamın işleyişi bu şekilde görünüyor bana. Kendimi bundan alamıyorum. Her iniş ve her çıkış kendini dikte ediyor. İnme gelince inmemen, çıkma geldiğinde de çıkmaman mümkün değil. Senin iraden dışında bir işleyiş bu. O zaman yapacak tek bir şey kalıyor; bu oluşa teslim olmak. Madem oluyor, oldu ve olacak; o zaman bunu seyir etmemeli. Hacker olmalı. Onlar sistemin açığını bulup müdahalede bulunurlar. Bu bir açık gibi de değil. Zaten bizden istenen bir bilmece bulmaca oyunu gibi belki de. Bu çözülebilen bir şeyse çözülmeyi ister, çözülmeyi bekler. Çözülebilecek olan çözülmeyi kendisine çeker, çekmeli. Böyle bir şey varsa iş tekrarlarda, döngülerde kalmaz ve su akıp yolunu bulur. Sistemin açığına doğru zekâ akar. 

Her seferinde aynı şeylerin karşıma çıkması bir zorunluluk mu? Her seferinde aynı imtihan? Fakat şu zorunluluk değil: mahkûm olduğuma karşı farklı bir tavır, duruş sergileme özgürlüğü, seçimi. Bu tavır bir haldir. Bir bakış açısıdır. Tavırda hiç eylem olmayabilir. Hatta eylemsizlik de bir tavırdır. Ancak bu sadece bakış açısıyla kazanılabilir. Bakış açısı da tecrübeyle, düşünerek, bilgiyle, kıyasla edinilebilecek bir havuz. Dışarıdan gelenle burada artık işin kalmaz. İç tartını dengelersin. İç tartını tartarsın ve iniş çıkış olarak gelen dış zorunluluklara karşı tartını buna göre ayarlarsın. İç tartınla dışarıdan gelenleri tartarsın. Ona göre duygulanır, düşünür, yaşar, yön belirlersin. Bu şekilde ne gerçekleşir? İndiğin zaman karşılaştıklarınla aynı hatayı yapmazsın. Kendini kaptırmaz, istismar ettirmez, kullandırmazsın. Kendine zarar vermezsin. Bilincini daha da örtmezsin. Sadece izler ve beklersin. Bir önceki tecrübelerinle de aynı hatalara düşmezsin. İnişte hata yapmadan bekleyiş, izleyiş gerekir. Çıkışta ise şükretmekten başka yapacak bir şey yok zaten. Çıkış büyük nimettir. Huzurdur. Huzur ve huzursuzluk arasında gidip geliriz. Mutluluk değil elbette. Mutluluk huzursuzluk esnasında yaptığımız hatalardır sadece. İnişteki sabırsızlıklarımızla kendimizi uyuşturmalarımız. 

Mutlu oluruz. Unutmaya çalışırız. Neyi? Mevcut boşluk hissini. Yoksunluğu. Her insanın gölgesi olan o anksiyeteyi. İnişte Allah yokmuş gibi gelir. İnişte Allah varken Allah'ın olmadığı bir yaşantı başlar. Eflatun'un mağara hikayesi başlar orada. Duvardaki gölgeleri takip etmek gerekir. Aynı hatalar yapılmamalıdır. Ben ne yaptım da indim dememelidir. Zaten ineceksin. İşleyiş bu. Kader böyle. İple kuyunun dibine indin. Kuyu var, ip var, sen varsın, gök var, bir de dip var. En dibe inince elbette sadece karanlık var ve hiçbir şey yokmuş gibi gelir. İşte öyle zannetme artık Kaan. Öyle zannetme. Yine öyle zannedeceksin. Biliyorum. Zor. Yoksunluk en zor şey. Yoksunluktan daha acı verici olan şey ise yoksunluk krizini telafi etmek için yapılan hatalarla gelen acılar. 

Dostoyevski de yoksunluk ve yalnızlığı yarım saatlik ölümü bekleyiş sürecine tercih ederim demiş ya. Olduğu kadar ama. Yarım saat ölümü bekleyip iptal edilen infaz anısı onu hep kurtarmış yoksunluk krizlerinden. İniş olacak. Hatalar da yapılacak. Şu bu hatadan dolayı iniş oluyor değil. Bak elinden geleni yapıyorsun, her şeyini veriyorsun ama olmuyor ve yine düşüşlerdesin. Ne olacak ya? İniş olacak. Bu Allah'ın kanunu. Kader. Sadece inişte niye bu kadar debelendiğimi sorgulamam lazım. Kuyudan çıkış tek bir yöndedir. Kuyunun dibinde tutunacak başka hayallere girmeye lüzum yok. Sufi bakışla bakmayı denersem: şöyle yaptığım için indim demekteki problem böyle yaptığım için de çıktım demek olur. Bunun bir matematiği yok. Var aslında ama o matematik bizim elimizde değil. Bizim matematiğe uyum sağlayıp oyunu kuralına göre oynamamız gerekiyor. İnişte de çıkışta da aynı şeylerle karşılaşıyoruz. Karşımıza farklı şeyler gelmiyor. 

İnen şey hal çıkan şey de hal. Bakan göz aynı. İnen perde farklı. Ve gözün seyrettiği eşyalar da aynı. Tavırlar, görüşler değişiyor. Vefasızlığı fark etmek gerekiyor. Bu da çekilen acılarla anlaşılıyor. Yanarak. Yaktığı an yolunu değiştirirsin. Ta ki değiştirecek yolun kalmayana dek. O zaman anlaşılır ki yolcuyu değiştirmek gerekir. Her insan kendinde bir alem. 

İstisnasız bir metin ortaya koymaya çalışıyorum herkesi kapsayabilen. Yani bir kişi psikolojik sorunlu biri de olabilir. Beyninde ciddi sorunları olan birisi olabilir. Ya da sağlıklı olabilir. Her bireyin kendi bünyesinde kendince yaşadığı bir döngü vardır. Herkes her gün gününde olmaz. Kimi vardır hiçbir zaman gününde değildir. Kimi de diğer insanlara göre çok fazla günündedir. Birçok sebebi vardır. Ancak kişi kendisini kendisiyle kıyaslamalı diye düşünüyorum. Bugününü dünüyle. Bu insaflı bir yaklaşım olacaktır. 

Yazarken bazen elle tutulur gözle görülür güzel bir şey yakalıyorum. Zihnimde bir şeyler çözülüyor o anda. O zaman bu noktadan mevzuyu açıp üstüne gidiyorum. Bazen konu buharlaşıyor dolanıyorum. Bazen yorgun düşerek zorluyorum. Aranıyorum. O zaman eski bildiğim, değinebildiğim bir noktayı tekrar canlandırıyorum. Başka bir şeyle bağ kurup sentezliyorum. Yeni bir konu ortaya çıkarmaya çalışıyorum ama genelde yazarken o anda aradığım sentezlerle geçiştirilemeyecek bir şekilde şu anımı çözecek bir fikir bulmak, şu anımı gerçekten rahatlatacak bir şey bulmak. Birinci maksadım genelde o anda rahatlamak, içimi huzurlu kılmak. İkinci maksadım bu sağlandıysa bu niye oldu, nasıl oldu, bu fikri daha nasıl açarım gibi sorularla konuyu daha da deşmektir. Ki geleceğe de yayılsın mevzu ve hayat daha anlamlı, bütün bir hale gelsin. 

Aslında kendine yer açıyorsun yazarak. Sıkışmışlığından sıyrılıp kendine yer açıyorsun. Varlık ortaya koyuyorsun. Ezilme, büzülme, boğulma, nefessiz kalma hallerinden sıyrılmak. Açmak, açılmak. Şöyle bir esip estirip rüzgâr yapıp toz kaldırarak, tozu savurarak alan açmak. Şöyle bir anlamı ele almak. Anlamsızlık mekanına anlam saçmak. Duvarları boyamak. Boş odaya bir iki koltuk koymak, halı sermek. Pencereyi açıp havalandırmak. Biraz renklendirmek, anlamlandırmak. Kendine nefes alınabilir bir yaşam alanı açmak. Başka türlü yaşanılır gibi değil. Bu, nefes almak gibi. Nefes almak kendiliğinden, kalbin atışı kendiliğinden, bu da bir kendiliğinden iş yapıştır aslında. Varlığın seni itiyordur. Varlığın seni itişi inişedir ve çıkışadır. Sebebi sonucu yok. Sebebi var olmaktır. Sonucu da inmek ve çıkmak. Burada bir şey oluyor. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...