Ana içeriğe atla

Parçalarımı çamura atarken

BLOG resmen bana sığınak oldu. Performansımı gösterebileceğim bir alan. Daha önce de bloglar açtım ama hiçbirini devam ettirmedim. Sanırım odağımı kaybettiğim için. İnsan performansını hep bir izleyene doğru yapar. Boş bir odada kendi kendine konuşurken de bu böyledir. En azından bu benim için öyle. Zihninde bir konuyu konuşurken, anlatırken imgende bir kişiyi canlandırırsın. Ona anlatabilirsin. Onun dinlemesini, görmesini izlemesini istersin. İşte bedenen yalnızsındır ama zihnen ve duygusal olarak yalnızlık bitmiştir. Doyum başlamıştır. Sanat böyle bir şey değil mi? Düşünmek de bir sanattır. Düşünme sanatı, yazma sanatı ve diğer sanatlar. Hep kendi iç dünyanı sergilemek üzerine kurulu ama nereye doğru? Neye? Kime? Ya da bunların pek bir önemi yok. Önemli olan sadece bir izleyenin olup olmaması. Hayatında birinin olup olmaması gibi. Kimi vardır hayatında biri olmayınca, bir izleyenden yoksun kalınca hiçbir şey anlamlı gelmez, amacı yokmuş gibi kala kalır ve çalışmaya kazanmaya yönelik gayreti gevşer. Anlam bütünlüğü dağılmış gibi hissedince insan yönsüz kalır. Yönsüzlük ne fenadır. Bir varlığın olduğu için nefes almaya, adım atmaya devam etmen gerekir ama ne yöne olduğunu bilmezsin çünkü elinde bir anlam yoktur ya da vardır ama bir an için anlamlı gelmez; hatta o anın süresi uzun bir zamana yayılabilir. Bu varoluşsal kriz mevzularıyla yeri gelince dalga geçeriz, güler eğleniriz. Hayat böyle. Çelişkilerimizle yaşıyoruz çünkü başka türlüsü de mümkün değil. Krizi bastırmak için de dalga geçebiliriz, krizin devasını biraz idrak etmiş olarak da dalga geçebiliriz ama genelde soylu olanı dalga geçmekten ziyade gülüp geçmektir. Bir de komedi sanatı var. İzleyeni var. Şimdi mevzuyu biraz daha dibe doğru kazmak istiyorum. Ben şu an bir izleyene doğru yazıyorum, okunması için ama birinci önceliğim iç sıkıntımdan kurtulmak ve bir şeyleri daha iyi anlamak; bunu rutin hale getirip zamana yaymak, zamanla her şeyin çözüleceğine olan inancı takip etmek ve rutinin içinde sanki mistik bir ritüel ile kazanılabilen ve hayatı daha anlamlı hale getiren ruhu bulmak. Burada bir sürü iş var. Alabildiğine meşguliyet. Peki izleyen? Odak? Şimdi, anlatılanlar var, bu değişebilir, derinleşip yüzeyselleşebilir. Anlatan kişi içini dökerek sağaltımını yapıyor. İzleyene doğru yapıyor. İzleyen de yine bir performans alanı açıyor anlatana. Yalnızlığın bitişi. Tam hissetme zamanı. Tamam. Peki yolculuk terklerle gerçekleşebiliyorsa? Performans gerçekleşmek, gerçekleştirmek demek değil mi? Omuzlardaki yüklerden kurtulmadan nasıl bir yolculuk yapılabilir? Göç nasıl gerçekleşir? Kendini daha da yalnızlaştıran insanlardan, duygu ve düşüncelerden kurtulmadıkça, yalnızlığın soğuk zeminini iyice hissetmedikçe ama üşüdükten sonra tekrar eskisi gibi eski çamurlara kendimizi atmaktan vazgeçmedikçe neyin yolculuğudur bu? Böyle insanlar seni izlemiyor ki. Seni kullanıyor. Kendini kullandırmış oluyorsun. Kendi parçandan vermek, kendini parçalamak ve ufak taşlar halinde çamura atmak; daha fenası kendini çamura atmak. Bu şekilde olmaz. Ben izleyen olarak da artık kendimi seçiyorum. Kendime yazıyorum. Kendi içime katlanmayı, katlanarak artmayı umuyorum. Hatta ummayı da bıraktım, ritüelin kendisinde var oluyorum. Ve anladığım kadarıyla doğrunun kendisi bulunamaz, doğrunun yolları bulunabilir ve tek rehber de yanlışların sancılarında çırpınmak, oradan kaçarken, hayır derken sıyrılmak. Güzellik asla elle tutulur gözle görülür bir şey olmadı ama çirkinlik ve yanlışlar hep öyle oldu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Spontane Timur

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...