ROMANA kitap demeyelim roman diyelim diye bir yorum okudum. Kedime kedi deme onun bir adı var der gibi bu tavır çok hoşuma gitti. Tabii bu yorumdaki duygusal dünyayı anlayabiliyorum çünkü bunu ben de yaşıyorum. Hatta bir roman için müze inşa edildiğinde, dizi çekildiğinde, roman somut olarak görselleştirildiğinde evet ayrı bir sanat dalı çiçeklense de bunun romanın esprisini tamamen yok ettiğini düşünüyorum. Romanı görselleştirdiğin anda romanı okuyan her bir kişi için o romanın mahremiyeti yok olur çünkü roman okuyanı ile arasında duygusal bir bağ kurar ve roman tamamen okurunun hayal dünyası, hisleri, anıları, hafızası ile şekillenir. Okur olay örgüsünü takip eder ancak romanın neresiyle duygusal bağ kurup özdeşleştiyse merkez onun için orasıdır ve okurun kendi özeline ait imgeleme tercihi ile roman canlanır. Hatta okuma devam ederken roman başka ayrıntılarda gezinmeye başlayabilir, okur da kendini serbest bırakır ve özdeşleştiği yerden romanı ele alarak satırları takip eder. Roman okurun kendine yazılmış bir mektup gibi iken özdeşleşme gerçekleştiği an artık mektup kendi yazdığı ve yaşadığı bir şey haline gelir, kişi kendini takip eder her bir satırda. Kişi belki kendiyle yüzleşir, belki bir sorununa çare bulur, belki başka bir şey ya da sadece edebi lezzete kendini bırakır vesaire. O anda yaşanan sadece kendi yalnızlığında hayal dünyasını bulunduğu salona doldurarak mahrem balonunun içinde yüzmek olur. Kendine ait duygular ve imgelerle. Okur kendine bir müze inşa eder ya da kendi dizisini çeker zihninde o anda. Kendine sıcak gelen güvenli limanlarda gezer. İç bütünlüğünü kendine aitliklerle ortaya çıkarır. Bunu başkasına da dayatmaz ama bir müze ya da dizi romanın görselleştirilerek dayatılmasıdır. Genelde dizi, film senaryoları da uyarlanan romanlardan farklı olur. Bu konular ne zaman konuşulsa da bazı kişilerin içinde romana dair bir iç hüznü illa ki olur. İnsanın içi cız eder. Roman öyle bir şeydir ki okurun eline geçince artık yazara ait olan bir şey olmaktan da çıkar. Romanlar okurlarına aittirler; değil müze, dizi, filmlere artık yazarlarına bile ait değildir. Yazar romanına son noktayı koyduğu an çocuğunu doğurmuş ve halkın arasına salmıştır. Çocuğunu doğurmuş büyütmüş bakmış olsa da çocuk onun malı değildir. Çocuk her bir okurun zihninde kendi koşar, gelişir, büyür ve bir şekle bürünerek okurlarda yaşar. İnsan insanı yazar. İnsan insanı okur. Yalnızlık biter. Romanlar yaşadıkça.
AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...
Yorumlar
Yorum Gönder