Ana içeriğe atla

(2) Köşeyi Tutmak

KÖŞENDE durmak, kurduğun tezgâha sahip çıkmak neden önemli çünkü sen tezgâhta durdukça o da seni tutar. Sen tutuldukça olmadık yerlere savrulmazsın, olmadık şeylerle vakit geçirmezsin. Gündemin malayani olmaz. Zihnen hiçbir işine yaramayacak boş dedikodularla, boş haberlerle, boş tartışmalarla ömrünü tüketmez, sana lazım olacak enerjini israf etmezsin. 

Kendini zihnen bu şekilde koruduğun müddetçe de bedenen de korunmuş olursun. O ayaklar da olmadık yerlere gitmez. Köşende durursun, durman gereken yerde. Beden zihne bağlı, zihin de duygular fanusunun içinde adeta. Savrulmuş bir zihin her kararında duygusal davranır ve varoluşunun bu dünya ile temas sahası olan bedene de bu savrulmalarla yazık olur. 

Zihinde sahici bir fikrin olup olmaması önemli midir? Evet, önemlidir ancak duygusal anlamda bir yoğurulma yaşamadan bu fikirler hep soyut fikirler olarak havada kalır. Neye inanırsan inan duygusal savrulmalar sende hakimse çelişkilerden kurtulamazsın. İnsan çelişki demektir elbette. Kusur demektir. Acziyet demektir. İnsanı olduğu haliyle kabul etmek gerekir ama öbür yandan insan umut eden varlıktır. 

Bir fikre doğru umut ederek yürür. Bu da hayat yolculuğunu anlamlı kılar. Oradaki süreklilik ve hikâye de insanı bütün ve ait hissettirir. Ne olursak ve kim olursak olalım çelişkiden asla kurtulamayacağımız gibi bunu kabul edilebilir bir noktaya getirebiliriz. Neye ve kime göre? Kendi vicdanımıza göre. Çünkü kişi en iyi kendi bilir bu hayatta ne yaşadığını. Kendi kendine vicdanı rahatsa gerçekten o zaman başkalarına laf yetiştirme derdi de pek olmaz. 

Yolunda yürümeye devam eder. Önüne bakar. Bir kısır döngü halinde laf yetiştirme durumu varsa orada karşındakiyle değil de kendi vicdanınla bir hesaplaşma durumu mevzubahistir aslında. Kendi içinde taşları oturtup inşasını yapan artık böyle şeylere vakit ayırmaz ama inşa bitmediyse o tartışmalar inşa sürecinin birer parçaları halini alır. 

Zihindeki fikrin ışığı duygusal yıpranma gerçekleştikçe parlar. Çocukluktan çıktıkça yani. Belli acılardan geçtikçe. Pek tabii gönlündeki çocuğu da öldürmeden. Aksi halde şımarıklıktan buz gibi birisi olmaya savrulmak da başka bir uca gitmektir. Sertlik de duygusallık barındırır. Hatta daha kırılgandır. Fevrilikte kendine güvenden ziyade korku hakimdir. 

Tüm bu duygusal çalkantılardan sıyrılmakla erdemli bir bakış açısına kavuşuruz. Yani kendimize ve olaylara daha kuş bakışı bakabilmek. Zihindeki fikrin parlaklığı duygusallığa hâkim gelir. İnsan yine de ve yine de buna rağmen çelişkidir. İnişlerim çıkışlarım, o kendimden kaçışlarım şarkısında olduğu gibi hareket halindeki dalgalı bir hayatın içinde yaşıyoruz. 

Etrafta fırtına dahi kopsa kendi hakikatini bir yerinden yakalayabilmiş olmak sakince yolunda yürüyebilmek için yeterlidir. Sayısız dert içinde derdi bire indirmek demişler bunun için. Hepsinin ipi de o bire bağlı. Bu yüzden bam telinden tutunca iş kolaylaşıyor. Yani bütün o dalgalı duyguların ipi o dalgaların altında daha derinlerde yüzen ve dalgalardan etkilenmeyen hakikatin elinde. 

Peki nasıl duracağız kendi köşemizde? Durmak kolay değil. Bunun tek bir sahici yolu olduğuna inanırım. O da kendi kendine ikna olmak. Kimse kimseyi ikna edemez. Kimse tartışarak da fikir değiştirmiş değildir. Değiştiren zaten baştan hazır olandır genelde. Yoksa bir yola baş koymuş kimse o yolun sonunu görmeden, umudunu bağladığı şeyle yüzleşmeden yolundan vazgeçmez. 

İşte tezgâhın başında beklemek de ikna ile olur. Gerçek bir ikna da kitap okuyarak, nasihat dinleyerek olmaz, kafanı duvarlara vurursun, sağa dönersin buradan gideceğim diye oradaki duvara çarparsın, sola dönersin hayır buradan gideceğim diye sonra oradaki duvara toslarsın, arkanı dönersin, önüne dönersin, köşelere sıvışmayı denersin ve eğer şansın varsa ne yöne dönersen dön duvara toslar ve çaresizce yere düşüp kalakalırsın. 

Bu belki yıllar alabilir. Ta ki ikna olana kadar. İnsan ikna olduğu an ona ne denirse densin. Tavsiye vermeye lüzum yok. Hık desen koşa koşa hadi, tamam, sana katılıyorum, evet bu böyle diyecektir. Bahane arar. Ondan sonra onu o köşeden çek çekebilirsen. Bir açıdan bakınca köşende durmak seni tekrar o farklı yönlerdeki duvarlara kafa toslatmaktan korur ama bir açıdan bakınca da zaten o duvarlara toslamanın kendisi birer nasihat ve korumaymış o köşede ikna ile durulması için. 

İkna olmayan için de o köşede durmak züldür. Sağdan soldan duygular çekiştiriyor, nasıl duracaksın? Tahammülü zor. İkna olduğunda ise oradan gayrısına tahammül zordur. Hatta sen ne o köşede durursun ne de tezgâh seni tutar, korur; senin içine bir tahammülsüzlük yerleştirilmiştir artık boşluğa karşı bir refleks olarak ortaya çıkan. Ne tutunmaya ne tutulmaya gerek kalmaz. İçinden çıkan gelincik hayvanı seni korur. İşini görür. Amacına hizmet eder. Tasması elindeymiş gibi varoluşunun ayakları yürüyüşüne hizmet eder. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Dostoyevski ve Balzac'ın izdüşümü

RUSYA tarihinde '60'lar nesli vardır. 1860 ve 1870 yılları arasını ifade eder. Bu nesil genç entelektüellerin oluşturduğu bir rüzgâra kapılmıştır: Rus nihilizmi. 1853-1856 Kırım Savaşı yenilgisi bu rüzgârın oluşmasında başlıca sebep çünkü bu savaştan sonra Rus çarının yönetimi, büroksasisi, ordusu çağdışı görüldü. 1855'te II. Aleksandr ile büyük reformlar başlasa da yetersiz kaldı. Bu yıllar umutsuzluğun zirve yaptığı yıllardır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı (1862) ve Chernyshevski'nin Ne Yapmalı? romanı (1863) gençleri etkiledi. '68-70'te de radikalleşme başladı ve bunun teröre evrilmesi sonucunda da 1881'de II. Aleksandr bombalı saldırı ile öldürüldü. Dostoyevski Suç ve Ceza (1866), Ecinniler (1871-72), Karamazov Kardeşler (1880) romanlarını bu genç nesillerden etkilenerek yazdı ve nihilizmin en yıkıcı hali olan Rus nihilizminin eleştirisini yaptı. Ki eleştirisini yaptığı kavram daha sonra Rus nihilistler eliyle evrilip gelişerek modern teröri...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...