Ana içeriğe atla

(3) Köşeyi Tutmak

İNSANLAR işe yarar bilgi istiyor. Hayatlarını olumlu yönde değiştirecek bilgiyi. Karanlık şeylerle uğraşmaya kimsenin vakti yok. Hali hiç yok. Hayat bir koşuşturmaca. İş güç ekmek kavgası yüksek tondan devam ediyor. İnsanların ayakta kalmaya ihtiyacı var. Kimsenin zamanı yok. Çoğunluk kadınlar olmak üzere en azından okuyan bir kesim de yok değil. Türk insanı hiç mi hiç okumuyor değil. Sadece azınlık. Biz göçmen gibiyiz bu ülkede biraz da.

Karanlık şeylerle uğraşanlar genelde o karanlıkta olanlar. Psikolojik anlamda söylüyorum. Depresif modda olan birisine bazen depresif bir film, müzik ya da yazı iyi gelebiliyor. Modu daha iyi olan birisini bu tarz şeyler kesinlikle düşürür elbet. Ama modu aşağıda olan birisi, bir de durağan bir devrindeyse yani çıkış yapacak hali yoksa o zaman bu tarz meşguliyetler ona yalnız olmadığı hissini verir. Kendi o anki duygularına hitap eden bir yazıya, müziğe, filme denk geldiğinde, yani tanıdık ve içindeki duygularını barındıran bir notayla, sesle biraz tazelenmiş hisseder. Depresif modda ve belki de yalnız iken. En azından bu aktivite onun yalnızlık hissini alır ve depresyondan çıkarmasa da en azından biraz tutar. Ama bu durumun geçici olması gerektiğini de bilir. Hareket eden hayatın içinde sürdürülebilir bir pozisyon değildir burası. Buraya mahkum yaşayanlar için ise hayatına devam edebilmesi için zaten çevresi, ailesi şartlarını müsait hale getirir. Sosyal hayatın akışında dengeli bir ritimde var olamaz.

İnsanlar işe yarar bilgi istiyor demiştik. Depresif moddaki sanatsal yapıtlar işte yukarıda bahsettiğim işe yarar. Başka da bir işe yaramaz ama. Hatta iyiyi kötü hale bile düşürebilir. Kötüyü daha da kötü yapabilir belki de. Ancak sosyal hayatın içinde akan insanlar genelde bu havzaya yaklaşmaz. Böyle bir şey gördüklerinde kendi gölge yanlarını hatırlattığı için hemen uzaklaşırlar. Farkındalıkla yaklaşanlar için buradan çıkacak dersler vardır ama çok fazla buralarla meşgul olmanın da insana katacağı bir şey yoktur çünkü bir şeyle fazla hemhal olmanın sonuçları vardır. İnsana tesir eder. Sonuçta tempoyu düşürmenin alemi yoktur.

İşe yarar bilgi nedir? Bu hayatı yaşarken nasıl yaşıyoruz? Sosyal hayatın içinde insan ilişkileri üzerinden yaşıyoruz. İşte bu noktalardan söylenecek doğru ve nokta atışı sözler arıyor insanlar artık. Dan dun pat küt diye hayata girişirken bir iki duvara çarpınca artık hikmetli sözler arar hale geliyoruz. İşte hayır denmesi gereken yerde hayır demek gerektiği, evet denmesi gereken yerde evet demek gerektiği gibi. İnsan ilişkileri neden var? Kimlerle yakın olup kimlerden uzak durmalıyız? Hayat amacımız nedir? Hayatımızın merkezine neden birisini koyarız? Neden sevilme ihtiyacımız bu kadar şiddetli? Neden hayatımızın merkezine hobimizi, işimizi, hayata bir değer katma eylemimizi aldığımız zaman başkaları bizi meşgul edemez?

İşte bu soruların cevaplarını arayan, bulan ve söyleyen insanlara ihtiyacımız var ama bu işler tek taraflı değil. İletişim karşılıklı olur. Monologla ilişki kurmak mümkün değil. Narsist ve empat toksikliğine bağlamanın anlamı hiçbir zaman olmadı. Bunlara sebep olan travmaları da görmezden gelip vıcık romantizmi kutsallaştırmanın da anlamı yoktur.

Birbirini sömüren değil, birbirinin teknesinde delik açıp batıran değil, birbirini gerçek anlamda manen besleyen insanlar olmaya ihtiyacımız var. Yani biz işe yarar bilgi arıyoruz da, değer istiyoruz da, bu havzanın içine bizim kendimizi de yerleştirmemiz gerekiyor. O işe yararlılık havzasına yaklaşan dışarıdan bir varlık değiliz. Buna dahiliz ve buna çalışalım hadi. Fikirleri bile duygular yönetiyor. Duygularla yaşıyoruz aslında. Bu duygulardaki açık yaralara olan tepkilerimizle davranıyoruz. Buradan da bir alışkanlık doğmuş. O alışkanlığı tekrar ettikçe güvende hissediyoruz. Aynı sıkıntılı ilişkilere kendimizi sokarak. Bir tarafta tüm ilgi ve alakayı kendi üzerine çeken baskın taraf. İlişki ilerledikçe karşı tarafı varlığı ile eriten. Yok eden. Diğer taraf da o ilişki sürsün diye her şeyini veren taraf. Kimliğini yok eden taraf. Halbuki bu her şeyini veren taraf kıymetini bir bilse. O kadar değerli ki. Bu davranış kalıbı bile değerli aslında. Sadece yanlış yere yönlendiriyor. Bunun sebebi de doğru yere hayır demesi, yanlış yere evet demesinden kaynaklı. Yanlış yere evet diyerek de tüm enerjisini istismar ettiriyor, sömürtüyor, emdiriyor. Geriye ruh muh kalmıyor. Yaşam enerjisi bitiyor. Çünkü sönmüş. Avucunda bir şey kalmamış. Böylece karşı tarafa bağımlı oluyor. Çünkü tüm enerjisini ona verdi, onda o enerji. Onunla var artık. Bu kişinin uyanışı ancak yıkımla olur. Yıkıcı bir ayrılık. Ne kadar bağlandıysa o kadar büyük bir yıkım. Eğer yıkım sahici değilse bir başkasını bulacaktır hayatının merkezine koymak için. Halbuki öyle güzel bir yaratılışı ve yeteneği var ki. Hayatının merkezine kendi değerliliğini koyması gerekiyor. Bunun üzerine hobisini, işini gücünü, insanlara faydası olacak bir değeri üretip sunma faaliyetini koyması gerekiyor. Buradan beslenmesi gerekiyor. Buradan o enerjisinin alma verme döngüsünü kurması gerekiyor. Ondan sonra birisi gelir ve gider ya da kalır ama işte onun için artık fark etmiyor çünkü hayatının merkezine o kişi ya da kişileri almıyor. İşin matematiği belli. Doğru yere değil yanlış yere hayır dedikçe irade toparlanır, yaşam enerjisi ve iç huzuru artar. Sana verilen bu beden havuzundaki yaşam suyunu doğru yere infak etmek gerekiyor. Tutmamız gereken köşe orası işte. Yanlış yerlere israf etmemek gerekiyor. İlgi, alaka, zaman, emeğini yanlış yerlere akıtırsan sen de akar gidersin. Doğru yerlere, faydalı işlere, insanlara iyiliğe, değer üretip değer sunmaya akıtırsan o zaman akıp gitmezsin, dolar taşarsın, o su iyice bereketlenir, seni de besler başkalarını da. Sen artık o su israfı yüzünden susuz kalmalarla gelen yoksunluk girdabına düşmez ve sevgi açlığı ile seni ve duygularını umursamayan insanlara karşı dilencilik yapmaktan vazgeçersin. Hayır dersin. Sahici bir yıkım güzel bir uyanış getirir. Değerini bildirir, güzelce sınırlarını koyarsın ve hakikat üzerine çalışırsın. Can can deyu söylerlerdi ben can nedir şimdi bildim diye şiirde söylendiği gibi.

İşte bunun farkındalığı ile bu şekilde hep beraber ayakta kalmayacak mıyız?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...