Ana içeriğe atla

Adalar ve Sufiler

İKİ sevdiğim mevzu.

İnsan sevdiklerini, ilgilendiklerini, merak ettiklerini bir arada görünce daha mutlu oluyor. Aralarında nasıl bir sinerji oluşacak görmek istiyor. Ve tabii biraz da aile ortamında gibi hissediyor. Senden olanların bir araya gelmesi ve senin de orada bulunmanla bir güven halesi içinde bulunmak. Güzel bir şey bu.

Şahsen bu yazı bir araştırmadan çok araştırmaya vesile olur mu diye bir fırsat yaratma girişimi. Bu vesileyle belki bu konuda yeni bilgilere ulaşırım umudu. Şimdilik ulaşabildiğim bilgilere göre adalara Sufi temâsı olarak aklıma ilk gelen örnek Büyükada'lı Şair Hüseyin Siret Bey'in hâtırası.

Şairimizle, tasavvufun Halveti Cerrahî ekolünden postnişin olan Fahrettin Şevkî Efendi'nin Büyükada'da gerçekleştirdikleri yürüyüşler ve sohbetler. Hüseyin Bey şiirde realizm akımına mensup olarak şiirlerinde sadece doğada gördüğü şeyleri yazmayı kendine şiar edinmiş bir isim. Mezarı şu anda Beşiktaş'ta Yahya Efendi Dergahında bulunmaktadır. Bir gün Büyükada'nın o geniş ve ferah ağaçlık meydanlarında yürüyüş yapıp martı sesleri arasında misk gibi deniz havasını ciğerlerine çekerlerken Fahrettin Efendi, "Hüseyin Bey çok güzel şiirler yazıyorsunuz, iyi hoş da, Peygamber Efendimizle alakalı hiç şiirinizi görmedim?" der. Şairimiz "Efendim, ben de görmedim" der. Ardından, "Ben gördüklerimi yazıyorum sadece" deyince Efendi "E gör de yaz o zaman" diye karşılık verir. Büyükada'daki sohbetin bu zirve anının tesiri Hüseyin Bey'in üzerine siner adeta. O gece adadaki evinde başını yastığa koyduktan bir süre sonra şairimiz rüyasında Hz. Peygamberi görür ve iki gözü iki çeşmeyken sabahın köründe Efendi'nin kapısına dayanır. Yazdığı 20 kıtalık şiiri kendisine iletir: "Miracım oldu cânan rûyada iltifatın, lutfet cemal-i pâkin bidar iken de göster."

Bu adalar ve sufiler temâsında ulaştığım birinci örnek. Diğer bir örnek tasavvufun Rufai ekolünden postnişin olan Kenan Rıfai Efendi, Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol örnekleri.

"İşte Erenköy'de köşkler, uzaklarda Adalar... Manzarası güzel, adı güzel topraklar." diyerek Kadıköy ve çevresinden ziyade, kendisine melankolik de gelse adaları tercih ettiğini belirten Samiha Ayverdi yazları Büyükada'daki köşkünde vakit geçirir ve adaya olan yolculuğunu "iç yolculuk" olarak tasvir ederdi.


"Adalar,

Mâhsın mehden güzelsin belki ammâ neyleyeyim,

Âh bir şeb burc-ı âgûşumda tâbân olmadın."


"Adalar,

Ay gibi güzelsin, belki aydan bile güzelsin ama ne yapayım,

Ah, keşke bir gece kucağımın burcunda parlasaydın, doğsaydın."


Bu şiirinde adalar, uzaktan güzel görünen ama gönülde de tam olarak benimsenemeyen bir sevgili gibi tasvir edilir. Samiha Ayverdi için elbette bir halvet mekânı olarak görülmüştür ada ama bu halvette huzurdan ziyade melankoli baskındır. Bu da Ayverdi'ye göre adaların yeteri kadar yerlileşememesinden ötürüdür. Aynı zamanda Doğu Roma devrinde hanedan üyesi prenslerinin ceza olarak sürgün edildiği zindanlar diyarı olmasının da etkisi vardır. Adalar eskiden sadece sürgün edilen prenslerin gelip gittiği ve yerleşik olarak da sadece inzivaya çekilen Ortodoks keşişlerin ve manastırlarının mekânıydı. Yerleşim arttıkça balıkçılar ve diğer zanaat sahipleri de bu nüfusa eklendi. Fakat pek tabii adalarda bir tasavvuf tarihi, dergahlar tarihi göremeyiz. Son bir asırda ancak tek tük bazı tasavvuf ehli insanların bireysel olarak kullandıkları alanlar olarak görebiliriz. Gezilir, görülür, hoş sohbetler yapılır ve dönülür ya da bazılarının yazlıkları vardır. Gönlümüz illa bir bağ kurmak isterse eğer bir Halveti Cerrahi postnişini olan Ömer Tuğrul İnançer Efendi henüz çocuk yaşlarındayken kendisine hocalık yapmış olan Adalı Hafız'ı bulabiliriz elbet. Neden olmasın? Gönül meyletmeye görsün, bağlantıları hemen kurar. Adalı Hafız, Heybeliada'daki caminin imamı ve adanın yerleşik sakini idi.

Misal, şüphesiz bir Sufi olan Necip Fazıl'ın tasavvuf edebiyatı ile ilk tanışması Heybeliada'daki Bahriye Mektebi'nde talebe iken gerçekleşmiştir. 1916-1921 yılları arasında Necip Fazıl Heybeliada'da eğitim gördü. İşte buyurun, bir vuslatı daha keşfettik. O ve Ben kitabından bir alıntı yapalım: "Tasavvufla ilk temasım, edebiyat hocamız Aşkî Bey'in yol göstermesiyle başlar." Aşkî deyince yüzünde tebessüm oluşanlar yanılmasın, buradaki Aşkî o Aşkî değil ya da kim bilir, belki de o, neyse susalım. Tam da dün düşünmüştüm bu konuyu, şimdi karşıma çıktı. Buradaki kişi Heybeliada'daki edebiyat öğretmeni İbrahim Aşkî Bey.

Mesela, Şair Mehmet Akif Ersoy'un 1913'te Heybeliada'daki ilk okul açma girişimini biliyoruz. Devrin çeşitli nedenlerinden ötürü okulun eğitim hayatı 2 yıl sürmüştür. Mehmet Akif ve Abbas Halim Paşa yakın arkadaştı. Abbas Halim Paşa'nın da Vidalı Köşk adıyla meşhur bir köşkü vardı. Okul oraya tahsis edilmişti. Daha sonraki yıllarda da şairimiz Heybeliada'ya gittiğinde o köşkte kalmıştır. Şiirlerini Heybeliada'nın havasında yazmıştır.

Bir Mevlevî olan Şefik Can Dede mesela, yazlarını 50 yıl boyunca Kınalıada'da geçirmiştir. Adada kendine ait evinde on binden fazla kitaptan oluşan büyük bir kütüphane kurmuştu. Ancak yaşlandıkça adada yalnız kalması zorlaştığı için kitaplarını bir üniversiteye bağışladı. Kitapları götürülürken dedemizin gözleri dolmuş ve "bunlar benim en sadık yoldaşlarım oldu" demiştir.

İşte böyle.

İki sevdiğim mevzuyu elimden geldiğince bir araya getirmeye ve hatta var olan birlikteliği elimden geldiğince ortaya çıkarmaya çalıştım, çalışıyorum. Belki henüz keşfetmediğim ince ayrıntılar, gizli kalan bağlantılar vardır çünkü bir yerden bir bilgi yakalayınca gerisi öyle bir geliyor ki bazı tesadüfler adeta ben tevafukum diye bağırmaya başlıyor. Bu bağırtı karşısında da hayretle bakakalmaktan başka tercihimiz kalmıyor.

Samiha Ayverdi'nin bahsettiği yerlileşme üzerinde biraz durmak istiyorum. Ondan sonra metni Neyzen Tevfik ile tamama erdirelim. Samiha Hanım gibi sufiler için elbetteki hakiki yerlileşme, yer tutma, bir yere ait olma ancak iç âlemi, gönül âlemi ile mümkündür; gönül dışındaki her şeye hayır diyerek, yok diyerek, istemez diyerek. Bu kadar şey karalamamı mazur görün, daha derine inemeyeceğim, bundan sonra yazacaklarım felsefi gezinmelere dönüşmekten başka bir yere gitmeyecek çünkü. Burada aşk gerekiyor. Onu da âşık olanlar biliyor nitekim. Aşıkların nazarına denk gelmek dileğiyle deyip metne devam edelim. Yerlileşme bu şekilde aslında ama bir de bu yerlileşmeyi teşvik eden bazı isimler, kişiler ve mekanlar var; ve hatta zamanlar. Burada bir koku var. O kokunun eksikliğinden bahsedildiğini düşünüyorum. Bendeniz ise zaten adaların aslî aidiyetini yayan o kokuları bizzat kendisinin ve kendisi gibi âşıkların yaydığını düşünürüm. Sanatın ve sanatkârlığın çok daha derin bir sahası burası. Mevcudun ortaya çıkması için katalizör olma. Bu esnada da mevcudun mekânına hürmet ve şefkatle yaklaşma. Orada olma ama oralı olmama. Yerliliğin mevcuttan çıkacak olan tecelliye ait olması hali. Ki sanatkârlar ve âşıkların asıl yeri yurdu da orasıdır. Onlar evlerini, yurtlarını doğururlar. Bu yüzden de Samiha Ayverdi Büyükada'yı sevdi, güzel buldu ama gönlüne almadı. Mevcudun içinden çıkacağı kabuğu zaten gönlüne alamazdı. Hanımefendi hakikati doğurdu. Onun adalara olan güzel bulma ama yine de hüzünle yaklaşma hislerini o mekandaki yalnızlığından ötürüydü diye okuyorum. Bu konudaki yalnızlığı. Tıpkı bir zamanlar Fahrettin Efendi'nin Karagümrük'te hissettiği o yalnızlık gibi. Karagümrük nasıl bırakılacak gibi değil idiyse adalar da asla ama asla bırakılacak gibi değildir. Adalar canımızdır, ciğerimizdir. Adalarda bulunması, okunması, hissedilmesi ve oradan doğurulması gereken şeyler vardır. Nedir bilmiyorum ama henüz adalar yarım kalan bir kitaptır. Bu paragrafı burada tamamlarken, başında susacağım dediğimi unutmuş değilim, yine karaladık beyaz sayfaları. Hep insan çelişkidir derim ama acaba ben mi çelişkiyim de sürekli insana suç atıp duruyorum bilmiyorum. Gelelim Neyzen Tevfik'e.

Bektaşî ekolüne intisabı bulunan Neyzen Tevfik Kolaylı'nın da Büyükada ile olan bağlantısını biliyoruz. Bir dönem sıkça dostları "Feylezof" Rıza Tevfik ve Ziya Gökalp'le Büyükada'da vakit geçirmiş, Agasi Efendi Köşkü gibi mekânlarda Udî Nevres ve Ahmet Refik Beylerle saz meclislerine katılmış ve doğrudan adalı olmasa da kendisinin bohem hayatının bir parçasını da Büyükada kaplamış. Gökalp'in hayata gözlerini yummadan kısa süre önce, yine Neyzen Tevfik'in sabahlara kadar ney üflediği gecelerden bir gece Gökalp, "Bu ney ruhumu dinlendiriyor" demiş, Bektaşî Tevfik de, "Ruh zaten dinlenmeye muhtaç, ben sadece üflüyorum" diye cevap vermiş.

İşte adalar, işte sufiler. Eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Dostoyevski ve Balzac'ın İzdüşümü

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...