Ana içeriğe atla

Bir İkonanın Çağrıştırdıkları

BİR İKONA –Azize Katerina Manastırı’nın 12.yüzyıldan kalma “İlahi Yükseliş Merdiveni” (The Ladder of Divine Ascent) ikonası- üzerine yazı yazmayı -tabii bende çağrıştırdıkları kadarıyla- denemeye girişeceğim. Bu nedir ne değildir gibi. Yalnız burada “devam etmek” nedir, “çıkış” nedir onu bulmalı. Ezbere bir –mecra- söylemi ile zaten işim yok, o benim işim değil. Ancak o merdiven önemli. Ben neredeysem oradan yazacağım mecbur ve kendi halimi yazacağım, inandıklarımı yazamam ki ya da şöyle yaparsak böyle olur diyemem ki, artık olmuş olan üzerine ve şu anda merdivene tutunmaya çalışma hali üzerine yazabilirim. 

Her tanıştığım insanda bir renk tonu var ve o ton ile tonlandığım zaman karşılıklı bir irtibat gerçekleşiyor. Rengine boyanma hali. Bir de bu renkten kesilme durumu var. Merdiven çıkışında tırmandıkça etraftan kesilme gerçekleşir. Bir zavallılıktan bahsetmek istiyorum. Tutku, aşk, hak kıvılcımını harlayamamanın getirdiği sönmüş ruh halleri ile, renk tonları ile kafa kafaya verip yaralarımıza bakıp dertleşip deşarj oluyoruz ve sözde yalnızlığımızı gideriyoruz. Halbuki merdivenin başında İsa bekliyor. O her şeyden kesilmiş olan halimiz. Vardan var yarattığımız bir sanat eserinden ziyade var olanın, kesilmeler neticesinde doğuşunun gerçekleştiği pak olan var –Meryem oğlu İsa-. (Ehli beyt üzerinden de gidilebilinir ama bahsettiğim ikona İsa üzerine ve şu anda ehli beyt konusu çok tabulu ve çok geleneksel ağırlığı olan bir konu. İkonadan bahsedince dikenlerimiz kalkmadığı için yazıdaki metaforlara takılmamak daha kolay olur.) 

Merdivende ardı ardına yürüyen azizler aslında bir topluluktan ziyade merdiveni çıkan tek bir yolcunun ardı ardına gelen halleri gibi. Bu basamakta böyle şu basamakta şöyleyim gibi. Ve aslında o kişi de merdivenin başında bekleyen İsa’dır, kendini seyreden. Üretim, eser, doğum gerçekleştiği an o ortaya çıkan varlık çıktığı andan sonra artık bağımsızdır ve tabiri caizse posa atmıştır. O posadan kesilmiştir, tıpkı o posanın içindeyken de posayla alakadar olmaya çalışanlardan kesilmeye çalıştığı gibi, o merdivende. Ve işte İsa bunları izler. Nerede ne zaman nasıl? Elbette buna zamansız bir sahada diyebiliriz. Hedef koyduğumuz bir konu hakkında nasıl o süreç -hikâyemiz- başlar ve zaman işlerse onun gibi. Süreç bitince oradaki hikâyenin de zamanı biter ve hikâyenin son koyulan noktasından itibaren zamansızlık ve mekânsızlık başlar. Yazılan hikâye bitmiştir çünkü. Artık yeni bir hikâye başlar, dünkü geride kalarak yani ondan da kesilerek. 

Yegâne saygı duyduğum insanlardan ve yazarlardan olan Nihan Kaya kitaplarında da sanatçının, yaratıcının, üretenin geri çekilişinden bahseder. Üretim yoksa yıkım vardır, geri çekilişten kendini alamamak mecburi ise o zaman tek çıkış da üretimdir. O zaman da bu senin kaderin olur. İbn Arabi’deki o iki üç cümleyi bir araya getirip de üzerine çok konuşulamayan istidat mevzuları gibi belki de. Son noktası bastırılarak koyulan şeyler üzerine çok konuşulamaz genelde çünkü. Sadece etrafında tavaf edilir. Belki üzerimize bir şeyler bulaşır umuduyla. Peki ya içimize? Merdiveni çıkmaya çalışmaktan başka seçenek yoktur. Merdiveni çıkan da başında beklemektedir. Henüz çocuğuna ulaşmamış olan ama onu karnında her türlü hisseden hamile bir kadın gibi. 

Ara soluklanma: asla şunu yap bunu yap bu yanlış bu doğru vesaire diyemem ne kendime ne başkasına, yazgım neyse o, ben sadece yazıyorum ve yazgıma doğru da akıyorum; bu şu anda yazı olarak çıkıyor, o kadar. 

Devam: Sevgi, şefkat, merhamet, duygusallık ve dişiliğin hâkim olduğu kadın hamile kaldığı an tüm bu yetilerini yazgısal yani zorunlu olarak içindeki varlığa yönlendirir. Bu yetileri başka yerlerden keser. Buradaki geri çekilmeyi anlamak önemli. Zorunluluk her taraftan itiyor tabii ki. Çünkü bunlar olmadan da geri çekilme orada zorunluluk olabilir türlü sebeplerle. Bu kesilmektir işte ve tüm bunların sebebi de veled-i sanat dediğim sanat çocuğunu korumak içindir. İkonaya bakınca nasıl oradaki azizlere İsa’nın posaları demişsek ve o azizlerin de zaten bir cemaat, tarikat, zümre, grup olmadığını ve tek bir kişi olduğunu söylemişsek aynı şekilde o azizlerin posası da yani gölge yanları da kendilerine ip atıp aşağıya çekmeye çalışan, merdivenin yanında kanatlarıyla uçan karanlık iblislerdir. Onlar da doğumu -Christmas- zıt yönden zorlarlar. İşte gerginlik, işte sıkışmışlık, işte inişler çıkışlar, işte gel gitler. Aziz –Saint- sıfatı tabii merdivendeki bir varlığa verilen sıfat, İsa doğunca o iş biter. Konu Hristiyanlık değil, yanlış anlaşılmasın. Zaten bu tarz metafor olarak kullandığım yorumlar da Hristiyanlığın Kabala ve Sufi bakışa benzer olarak Gnostisizmin bakışına yakındır. 

Ara not: Farklı kültürlerin mistik tabirlerini kullanarak mide bulandıran o çorbayı yapmaya çalışmıyorum; sentezlemelerle! Sadece benzer noktaları mevcutlardan da örnekler vererek yazıyı anlaşılır kılmaya çalışıyorum. 

Bu gnostik bakış açısı kilisenin ta en baştan heretik ilan ettiği bir bakıştır. Ki konu yine bu değil. Bu ara açıklamayı burada bitiriyorum çünkü cümlelerin sonu geri çekilerek, kesile kesile konu bu değil diyerek devam edecek yoksa. 

Hamile olan Meryemananın ki ilginç bir şekilde kilise gnostisizmi reddetmesine rağmen Tanrıannesinin -Theotokos- sıfatını kullanır; karnındaki bebek İsa’ya o dikkat, şefkat, sevgi yetilerini yönlendirmesinden başkası elinden gelmez. Kendisini var eden, var kılan, var olan olmazsa yok olur çünkü. Özgür irade var mı yok mu bu tartışmalara girmiyorum, sadece determinizmin, yazgının kıyılarında zevkine geziniyoruz. 

Her bir yetinin bir noktaya yönlenmesi ile o çocuk nefes alacak atmosferi bulur ki doğabilsin. Çocuk ufak bir kıvılcım gibidir o an. Annenin o yetilerinin kozasında kundaklanarak rahimde yaşamaya devam eder. Ancak o yetilerden biri ya da birkaçı dışarıdan kesilmezse, dış ilgiler, dünya, kişiler, gölgeler olarak o zaman çocuk terk edilmiş hissedecek ve duruma göre ya ölü doğacak ya sakat bir ruh olarak doğacak ya da bir yeri hep eksik kalarak devam edecek. Veled-i sanat. İsa-i Meryem. Tanrıannesi, Theotokos. 

Şimdi belki de –psikiyatrik olarak, beynin kimyasal anlamda açık rahatsızlıklarının sebep olduklarından bahsetmiyorum, gerçi dipnot: bunlarla bağlantılı olmadığını da kim iddia edebilir bilmiyorum ama- varoluşsal kriz, yoksunluk, hissizlik ve nihilizmin ruh halini buralarda arayabiliriz. Veled-i sanatın tamamen sakat doğumu ile alakalı olarak. 

İşte bir ikonanın bende çağrıştırdıkları. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...