KALP ağrısı, el kol ve ayak bileklerinde şişkinlik sonrası nefsimin dikkati dağıldı. Ne malayani işler ne melankoli; bu durum beni direkt manevi yöne itti. Rabbimi anarak açıldım. Zaten artık hastalıklardan başka türlü çıkamıyorum.
Hastalık esnasında psikolojik iradeye de sahip olmak gerekiyor. Çünkü kendini acıya, sancıya bırakırsan kaybolabilirsin; mesela ben irademi, zihinsel direncimi kaybedersem sancılar kaslarımı daha çok sıkar ve midem daha çok bulanır. Kusmak çocukluğumdan beri en çok korktuğum şeydir. Ama ısrarlı hastalığa karşı çaresizce ısrarla Rabbimi andığım zaman yatakta sancı içindeyken, evet, zihnen bir irade sahibi oluyorum ve orayı en az zararla aşıyorum.
Gerekli tedaviyi de bir yandan görüyorsun. Ancak psikolojik, moral, manevi direnç de bir o kadar önemli.
Hastalık dışında normal yaşarken de aslında bu direnç gerekiyor. Zihnen güçlü olmak ve daha da ileri gidip kalben yumuşamak. Başka türlü nefsin sesi kesilmiyor çünkü. Ya hastalık vuruyor ve ölümün hatırlanmasıyla nefsin sesi kısılıyor ya da sağlıklıyken aklen bilinçli ve kalben de yumuşamış olarak itidal korunabiliyor.
Ağlamak ve kalbi daha hassas kılmak niçin önemli? İnsan olmak için önemli. Bu başkalarına karşı tabii ki. Kendine dönük olarak ise iç huzuruna sahip olmak içindir. Arayışı, telaşı, keşmekeşi bitiren yegâne şey iç huzurudur.
Mutluluklar ise iç huzuru olmadığında ısrarla istediğimiz şeylerdir. İstediğimiz demiyorum; ısrarla istediğimiz. Kimse robot değil. Dünyadan mutlak anlamda soyutlanan insan yok yeryüzünde. Herkesin nefsi var ve anormal engellemelerde mutlaka savrulmalar ortaya çıkar. Bekar rahiplerin hikayesini sürekli duyuyoruz. Vatikan sırf bunların mahkemelerinden yıkıldı yıkılacak. Yani Vatikan resmen bir uçkur mevzusundan ötürü yıkıldı yıkılacak.
Mutlulukları isteriz. İnsanız. Bu dünyada yaşıyoruz. Olur ya da olmaz ama ısrarla istemek, yani ille de olacak deyip bu hırsla yaşamak ise iç huzurunun eksikliğinden kaynaklanır. Oradaki bir şeyin eksikliği seni dışarıya doğru iter, hadi git ve benim karnımı doyur diyerek.
Halbuki dış mutlulukların iç huzuruna teması olmadığı gibi, iç huzurunun da ya da iç boşluğunun da dış mutluluklara ya da mutsuzluklara teması yoktur. Dış mutluluk nedir? Güzel, rengini sevdiğin bir kıyafetinin olmasıdır. Sevdiğin bir yemeği yemektir. Sevdiğin birisinin yanında olmasıdır. Hayallerine kavuşmaktır. Bunlar bazen olur bazen olmaz, kimi zaman hep olur kimi zaman hiç olmaz ama bu değişkenliklerin süreçlerinde bizi dengede tutan, çığırından çıkarmayan, uçlarda savrulmamızı engelleyen, derin depresyonlardan çıkaran yegâne şey iç huzurudur.
Burada enteresan bir matematik var. Boşlukta hissetmek, iç boşluğu, hissizlik, anlamsızlık gibi haller sebepsiz ortaya çıkar. İç huzuru da sebepsiz ortaya çıkar. Burada sufizm takdir-i ilahiden bahseder ama biz şu anda elimizin yetişmediği şeylerden bahsedemeyiz. Eyvallah deyip susup oturmamız gerekir ki zaten susup oturduğumuz çok zamanlar oluyor. Burada samimice ve dürüstçe konuşmak, yazmak zorundayız anlamak için. Bir şeyleri anlamamamız gerekiyorsa onu da anlamak için. Ki buraya kadar anlamamız gerekiyormuş ya da kapasitemiz buraya kadarmış der ve önümüze bakmaya devam ederiz.
İç huzuru nedir? Oturduğun bir bankta karşındaki deniz manzarasından aldığın keyiftir. Derin bir nefes alırsın ve çok şükür dersin. O an yeterlidir. İşte bunu iç huzuru sağlar. İçeriden gelen bir genişlik, genişleme, kabına sığamama. Daha da artarsa coşkunluğa dönüşür. Tamamen bağımsız bir hal, oluşum. Dışarıdan gelen mutluluk ya da mutsuzluklardan bağımsız. Sebepsiz. Gelirse sende şükran duygusu halleri ve fiilleri ortaya çıkmaya başlar. Gelmezse, tam tersi olursa yani iç boşluğu, anlamsızlık duygusu, huzursuzluk baş gösterirse o zaman da ne o manzaraya bakabilirsin -görmezsin bile-, ne o bankta rahat oturabilirsin; gerginlik, telaş, anksiyete, öfke ve depresyon eğer dıştan gelecek bir mutlulukla kendini uyuşturmazsan yoldadır bile.
Buradaki hal değişimlerini psikiyatrik olarak yorumlayanlar var, mani ve depresif döngü olarak. Manevi olarak yorumlayanlar var hal genişliği ve daraltısı olarak. Çok daha başka ve farklı yorumlama çeşitleri ve yolları da var.
Benim ise hiçbir fikrim yok neler olup bittiğine dair. Tek amacım yazmak. Yazarak anlamaya çalışmak. Yazarak olan biten her şeyi masaya -kâğıda- dökmek, her şeyi parçalarına ayırmak ve aralarında ne gibi irtibatlar var bunları yazı esnasında anlamaya çalışmak. Bende ötesi yok. O anda bir şey çıkarsa çıkar çıkmazsa hayat der geçeriz ve yolumuza devam ederiz. Ki her zaman böyle olmamış mıdır Kaan? Anladığım kadarı ile teselli olursam anlamadığım kadarına razı gelebiliyorum. Çünkü elimde en azından kırıntı kadar dahi olsa bir anlam oluyor. Anlamsız yaşayamam ki.
Anlam gariptir ki yine insanın haline göre değişkenlik gösterir. İç huzuru yoksa o anlamı sen bölük pörçük kâğıt parçalarını seloteyplerle, uhularla saçma sapan, dağınık bir şekilde bir araya getirmeye çalışırsın. Yapay durur ama o an başka çaren de yoktur. Anlamsız ve boşlukta hissediyorsundur. Ama iç huzuru varsa böyle bir şeye girişmezsin. Anlam içeriden doğar. Mani ya da genişlik hali. Sebebi yok. Niye vardı, niye sonra yok oluyor ve niye niye niye. Bilmiyorum.
Bilemiyorum. Anlam kalbe uğramayıp akla uğrarsa bir puzzle çalışmasına girişiyoruz ve gereken neyse onu oluşturuyoruz ama anlam kalbe uğrarsa o zaman kafamızı kaldırıp rüzgârı huzur içinde karşılıyoruz ve hissediyoruz. Mutluluklar ise o anda geldiğinde sadece o huzurun tuzu biberi, onun eşlik edicisi olur. Hatta bazen olsa da olur olmasa da olur ama huzur yoksa mutluluklar olmadan biz birer hiçiz. İşte orada yoksunluk baş gösterir.
Birine bağımlılık buradan çıkar. İçeride boşluk vardır. Yemeğe abanırız, depresif müziklere belki ya da bizim sesimizi keseceğini düşündüğümüz her ne ise ona. Yeter ki sussun. Yeter ki telaş bitsin. Yeri gelir işkolik oluruz, bizi çalışkan zannederler. Hiçbir şey bulamazsak kötü alışkanlıklar. Daha uç örneklerinde uyuşturucu, intihar, terörizm.
Makası alabildiğine genişletebiliriz. Ve ben ne zaman yazı yazmaya başlasam her seferinde kimseyi suçlayamayacak noktaya geliyorum. Determinizme ve kaderciliğe gömülüyorum. Çünkü iç hal ne ise oradan çıkacak şey de odur. Ve bu iç hal bizim elimizde değil. Biz elimizden gelen ne ise yapar ve bu hayatta kendimizce bir dengede kalmaya çalışırız. Ama bu hayatta en midemi bulandıran insanlar denge şudur, toplumsal denge budur deyip kendi ölçüsüne uymayan herkesi ne yaşayıp yaşamadığına bakmadan kendi cehennemine atmak. Ama onları da anlıyorum çünkü insanoğlunun acelesi var.
Hayat çoktan başladı. Film bitmek üzere. Bu yüzden kimsenin kimseyi anlamaya vakti yok. Her önlemimiz, her tepkimiz olağanüstü haller içerisinde veriliyor. Ve belki de başka da çaremiz yoktur. Sokaktan geçen ve gerçekten akıl hastası olan bir psikopatın herhangi birini öldürmesine ne tepki vereceğiz? Bunlar zor konular. Masayı dağıttım ve toplamayacağım.
Çünkü herkes kendinden kendine göre kendi güvenliği çerçevesinden her şeye olduğu gibi buna ve diğer sorulara da cevap verecektir çünkü kendimize mahkumuz ve bu mahkumiyeti iliklerimize kadar öyle güçlü hissediyor ve mücadele ediyoruz ki asla başkasını düşünmeye vaktimiz de yok halimiz de yok. İç huzuru kadar ve kendini açıkta bırakmayacak kadar ancak. Çünkü herkesin gücü bir yere kadar ve her zaman dediğim gibi; insan insandır.
Elimizin yetişmediği çok şey var. Belki de hiçbir şeye yetişmiyordur da biz kendimizi bir şey zannediyoruzdur. Bazen tek gereken hasta olmaktır belki de. Bedenen hasta olmaksa eğer zihni susturup ruhu şifalandıracak olan o zaman olan olunca çok fazla şey etmemek lazım. Bir lütuf gibi belki de birçok şey.
Çıkmazlardaki bir delikanlının uyuşturucu, kumar ya da intihar bataklığına sırf zihnini, o iç huzursuzluğunu, bağırışları susturmak için batması gibi doğalından gelen bir hastalık da belki de sakinleşmenin tek yoludur çünkü ölüm korkusunun farklı bir iyileştirici gücü var. Ve bu da bizim elimizde değil. Anladığım kadarıyla teselli oldum, anlamadığım kadarına razı geldim. Başka ne yapayım? Ve bunları da yazdım. Sevgiler.
Yorumlar
Yorum Gönder