NE zaman Üsküdar’dan ya da Galata köprüsünün oralardan geçsem sahil boyunca yan yana dizilmiş balıkçılar bende hayranlık uyandırır. Ben oradan geçip giderim ama onlar hep orada. Özellikle kendi köşelerini tutan balıkçılar. Saatlerce ve bir gün boyunca oradalar. Gün bitecek. Yarın da orada olacaklar. Sonraki gün de. Ve muhtemelen yine sonraki gün de. Belki belli günler orada olacaklar ve arada olmayacaklar ama biliyorum ki haftaya yine yan yana sıralanacaklar. Bir kova, bir sandalye, ağı fırlatılmış ve bir kenara yaslanmış bir olta, bazı bazı koyu muhabbetler, bazen de sadece denize doğru düşünsel dalışlar. Bazısının kovası doludur, bazısının boş. Bu işe girişenler için bu bir heves değil genelde bir yaşam tarzı. Sürekli oradalar çünkü. Yer tutuyorlar ve bir yaşam tarzına sahip oluyorlar. Denize açılan balıkçılardan bahsetmiyorum. Onlar bu işi mesleğe çevirmişler. Benim bahsettiklerim hobi olarak yapanlar. Hava kış da olsa, kapalı da olsa, yağmur da yağsa onları orada görürsün. Gerekli önlemleri almışlardır ve rutinlerine devam ediyorlardır.
Sahillerdeki balıkçılarımızla konuya giriş yaptım ama asıl değinmek istediğim balıkçılıktan ziyade bir yaşam tarzı belirlemek ve bu tarzın rutinleri ile bunu sürdürmek ve bununla var olmak. Biz bunlarla var oluruz. Dümdüz soyut bir fikirle değil ama somut rutinlerle, işlerle, hareketlerle ve bunların bütününün oluşturduğu bir yaşam tarzıyla. Bunun önemi nedir? Hayata kattığı ihlastır. Yani balıkçı edindiği yaşam tarzı ile artık refleks olarak o köşesine gider, şapkasını takar, yağmur yağıyorsa yağmurluğunu giyer, kovasını yanına kor, yemini iğnesine takar ve oltasındaki ağını denize doğru savurur. Belki saatleri de önemlidir elbet ama o oltayı savurduktan sonra acelesi yoktur. Oturur, muhabbet eder, denize dalar ama acelesi yoktur. Aceleyi kıran şey balık çıksa da çıkmasa da o balıkçının o köşede duruyor olmayı bir yaşam biçimi haline getirişidir. Bir gün balık tutabilir, bir gün tutamaz. O sahil boyu, kıyı boyu sıralanan balıkçıların kovalarına bakmalı. Kimininki dolu, kiminin bomboş, kiminde bir iki balık birbirini kovalıyor, kimine ise kova yetmiyor. Bazen uzun süre bir şey çıkmayabilir. Bazen de balığın büyüğünü vurursun ve o günün kapatırsın. Fakat ne olursa olsun yarın yine o köşeye gideceksindir. Misal Galata Köprüsü’nün en sol köşesinde Karaköy iskelesine doğru fırlattın ağını. Sen artık oradasın. Sonrası mühim değil hiç. Orada değil misin? Bu bir balıkçılık yazısı değil. Kişinin mesleği, hobisi, yaşam tarzı, peşinde koştuğu hedefi, kendine has olan yolculuğu her ne ise artık. Sen oltanı attıktan sonra oradasındır ve yarın da orada olacaksındır. O süreçler senin kimliğin, varlığın olmuştur. O zaman içinde sen tecrübelenirsin, olgunlaşırsın, nerede nasıl davranman gerektiğini öğrenirsin, hiç beklemediğin anlarda oltaya bir şeyler vurur, sürpriz olur ve sevinirsin, bir bakarsın bir dolu balık tutmuşsun. Artık bayram yap ve devam et. Balık tutarsın sen. Tek yapman gereken yaşam tarzını sahil yanına kurmak. O rutinlerini refleks olarak normalleştirmek. Nefes almak, diş fırçalamak, yıkanmak gibi normalleştirmek. Her ne yapıyorsan.
Kervan yolda düzülür. Bunun sebebi işte bu. An bu andır. Adımını atarsın ve süreç başlar. Hiçbir hazırlığa gerek yoktur çünkü bu hayata daha doğarken herhangi bir hazırlık yaparak doğmuyoruz. Her birimiz tamamen hazırlıksız, beklenmedik bir şekilde bu hayatın içine doğuyoruz ve pata küte, sağa sola çarpa çarpa, acı çeke çeke hayatın içinde hayatı öğreniyoruz. Bir köşe başına kurulup hayatı durduruyor değiliz, sonra da o oturduğumuz yerde hayatı çalışıp hayata hazırlanıyor değiliz. Hayat akıyor, sürüyor, rüzgârını estiriyor ve biz de bunun içinde tamamen hazırlıksız bir şekilde bunu yaşıyoruz. Öğrenmek için acele etmemize gerek yok artık. Kaçan kaçtı. Çekilen acılar çekildi. Bundan sonrası önemli olan. Bundan sonrası da aceleyle toparlanamayacak. Sadece çok ama çok amatörce bir adım atmak gerekiyor o kadar. Yani yola çıkmak. Bir şeye karar vermek. Yola hazırlık için vaktimiz yok. Yolda düzeceksin kervanı. Yolda yürürken, artık yola çıkmış olarak, yol almış olarak, yolun bir parçasını arkanda bırakmış olarak. Hiçbir gelişim olmasa bile, hatta gerileme gibi gelse bile ardına baktığın zaman adım atmışım diyebilmek gerek. Bir iş yapmanın verdiği tatmin herkesin malumudur. Ne olursa olsun elinden gelen ne ise de onu yapıyorsundur. Kimin elinden ne geliyorsa bu hayatta onu yapıyor. İşte yürümek, yola çıkmak da bir iştir her ne kadar verimli olmasa da. Bu mühim değil ki önemli olan o köşeyi tutmaktır. Oltaya vurur ya da vurmaz, sen ona bakma. O köşede durursan ancak oltaya vurur ama. Ve bu yaşam tarzını bellemekten de başka kurtuluşun yok. Aksi halde hep başkasının eline bakmak, oltasına bakmak, balığına bakmak durumunda kalmaya mahkumsun. Ve bunun tek sebebi doğru rutinleri hayat tarzı haline getirmemen. Yanlış rutinleri, eski alışkanlıkları rutin haline getirmek. O rutinler de o köşede bulunmuyor. Seni orada tutmuyor. Oltanı atabileceğin yerler değil oraları. Güvenli alan. Güvenli alan aslında en güvensiz alandır. Değişimin öldüğü alanlardır. Ruhun boğulduğu alanlar. Güvenli olan çok çirkin ve yanlış da olabilir. Zehirli olabilir ama bünyenin hoşuna gider çünkü tanıdıktır ve tanıdık olan da kontrol edilebilir olandır senin için sözde. Güvenli alandan çıkmak istemememizin sebebi kontrolün her dışarıya doğru açılışta elimizden gidiyormuş, buharlaşıyormuş hissinden ileri gelir. Halbuki hakikat işin tam tersidir. Sen kendi emeğinle, kendine ait o balığı tutmazsan kendi kontrolünü eline alamazsın. Dilenmek zorunda kalırsın. İpler senin elinde olmaz. Yola çıkmak ve o köşeyi tutmak zorundasın. Bu bir kimlik, varoluş haline gelmeli. Senin adınla bu davranışlar özdeşleşmeli. Öyle bir kimlik sahibi ol ki buradan üretim çıksın, buradan balık ye, burada yaşa ve nefes al.
Kervan yolda düzülür. Her ihtiyacın olan sadece yoldayken ayağına gelir. Sen hareket halindeyken. Aksi halde gelmez. Ve bu yaşam tarzı, rutinler ve hareket olmadığı zaman ruhun kaçınılmaz olarak çirkinleşir. Çirkin bir ruh önce seni ve sonra etrafını rahatsız eder çünkü dilencilik kadar çirkin bir şey yoktur. Balık avlayamadığın müddetçe başkalarının yol kenarlarında yer tutmak zorunda kalırsın. Yine mecburi yola çıkarsın ama yola çıkarsın yoluna değil yola. Yani sözün özü her türlü insan yola çıkmak zorundadır. Nefes aldığın, bu hayatta yer kapladığın müddetçe adım atmak, hareket etmek, yola çıkmak zorunda kalırsın ya yükselerek ya da dibe batarak. Artı ya da eksi. Fark etmez. Etkilemek ya da etkilenmek. Bütün mesele bu. Yola çıkarsan etkilenirsin, yoluna çıkarsan etkilersin. Etkilenmeden elbette olmaz ama kendine ait bir yol oluşturdukça etkilenmelerin azalır. Hep denmiştir ya önce örnek aldığın sanatçıları taklit edebilen gerekir, iyi etkilenmen gerekir ama ondan sonra kendine has bir hamur yoğurman ve kendine has bir biçim ortaya çıkarman gerekir. Bu yolda ve zamanla olan bir şeydir. Ama bunların hepsi sıfırdan başlayarak olur. Sıfır noktası çok mühim bir nokta. Belirgin, belirli, belli. Ayan beyan ortada. Adımı attığın an artıdan devam ediyorsun. Atmadığın an o da bir atış oluyor ve eksiden devam ediyorsun. O köşeyi tutmadığın müddetçe o bereketi, zenginliği, beklenmedik olta vuruşlarını, balık sürprizlerini, şansı yaşamak, beslenmek mümkün değildir.
Başka bir balıkçının yolu üzerinde de değil, yol kenarında beklersin ve geçerken dilenirsin. Bu ne demek? Varlığının merkezine birilerine almak demek. Varoluşunu, kimliğini birileri temelli kurmak ve oralardan beslenmek. En başta duygusal beslenme. Sonra her türlü diğer beslenme. İnsan elbette diğer hayvanlara benzemez. Doğar doğmaz kendi haline bırakılırsa ölür. Birbirimize muhtaç toplumsal varlıklarız. Ancak idollerimizin sütünden kesilmek durumundayız. Sempati duyduklarımızdan sempatiyi kesip empatiye geçmek durumundayız. Sempati duygusal anlamda ağırlık yapar eğer yolumuzun ilham vericisi konumunda değilse o kişiler. Eğer ilham veriyorsa sempati önemlidir. Ki o da bir yere kadar, yani kendi üslubunu ortaya koyana kadar. Bir yerden sonra ilham verenler de engeldir çünkü. Ancak yürüyüşünü bozan sempatiler vardır. Yolundan haberdar olmamayı hiç saymıyorum bile. Ki bu tam körlüktür. Burada kendi yoluna çıkma düşüncesi bile yoktur. Burada dilenciyizdir. Yol kenarlarındaki kırıntılara parmak basar ve yemeğe çalışırız.
Üsküdar sahile ya da mesela Sarayburnu’na, Eminönü, Galata Köprüsü gibi yerlerden geçersen balıkçılara iyice bir bakın ve hatta uzun uzun izleme fırsatın varsa izleyip bu yazdıklarımı düşün olur mu? Daha oralardan çıkarılacak çok dersler var.
Yazının sonuna gelirken tüm söylediklerimi toparlıyorum şimdi. Önemli olan sadece var olduğu için ve yaptığın için keyif aldığın şeyi yapmaktır. Seni kendi handikaplarından çıkaran her ne ise. Tüm bu hayatın acıları, ıstırapları, sıkıntılarından seni alıp sana her şeyi unutturan şey her ne ise. Çözmesi gerekmez. Hiç alakası yok. Bu hayatta hiçbir şey çözülmeyecek zaten. Hiçbir büyük soru cevaplanamayacak. Her şey yarım kalacak. Ölümle dahi yarım kalacağız. Bu yüzden bu hayatta en kıymetli şey sana her şeyi unutturan ve seni kurtaran rutinini bulmaktır. Bulamazsan eğer bir yerden sonra bıkarsın çünkü bünye görmezden gelmez sen istediğin kadar görmezden gelsen de. Bir yerden sonra patlak verir ve sen bunları başka şeylere bile yorabilirsin. Yani kendini kandırmaya devam edebilirsin. Unutmak en büyük bilgeliklerden birisi. Unutuşları sürekli kılmak ise marifettir. Marifet sahibi bir yaşam tarzına, varoluşa, kimliğe sahip olmak ise erdemli bir kişi olmaktır. O kadar büyütülecek bir şey değil. O kadar basit ki. Biz işin cılkını çıkarıyoruz arif, evliya, filozof, şu bu diyerek ya da sürekli farklı yöntemler icat ederek.
Aslında benzer dertlere ve benzer çözümlere sahibiz. Ve işin aslı, doğruya doğru, herkes kendi derdini bire bir bildiği gibi aslında ilacını da bilir. Herkes aslında kendisinin ne yapması gerektiğini bilir. Yapmaz, bir de üstelik yalnız hissettim diye düşünerek başkalarına danışır. Hayır, orada kendisine olan saygısını kırmıştır. Suçluluk hissiyle kendisini oyalamaya çalışır. Ama o köşe orada kendisini bekler. O köprünün o köşesi. Oraya güneş açar, yağmur yağar, çamur yapar, bazen kar yağar şehir gelin gibi olur, balıklar o köprünün altından gelir geçer, yaşamın döngüsü döner ve o köşe orada bekler. Kendisini yaşam tarzı ve kimlik olarak giyinilmeyi bekler ki o da kendisini giyineni beslesin, korusun, başkalarına muhtaç etmesin. Haydi rastgele!
Yorumlar
Yorum Gönder