Ana içeriğe atla

Mistik Kedim Toprak'ın Anısına (15 Kasım 2011 - 31 Temmuz 2023)

ODAMDA otururken kapıma geldi. Bedeni çok yorgundu. Taşıyamıyordu artık. Yerde sürünerek yürüyebiliyordu. Kapımın tam eşiğinde durdu ve başını yan yatırarak yere uzandı. Uzun uzun bana baktı. Bu bir vedalaşmaydı. Son bir bakışma. Banyoda klozetin kenarında saklanarak yatıyordu. Nefes alıp vermekte çok zorlanıyordu. Hiç hali yoktu. Vaziyetini göstermemek için kenarlara girip saklanıyordu. Son bakışmamız olduğunu bilmiyordum ama çok anlamlı bakmıştı. Meğer mutfağa gidecekmiş ve öncesinde gelip benim odama fazladan adımlayarak bana veda etmek istemiş çünkü her bir adımı artık onun için ızdıraptı. Gözleri parlıyordu, biraz da nemliydi. Sonra kalktı ve ağır adımlarla sürünerek mutfağa gitti. Yere uzandı.

Bundan tam on iki yıl önce Çiftehavuzlar'ın Yeşil Bahar Sokağı'nda otururken, kış mevsiminin en soğuk günlerindeyken bir yavru kedinin miyavlama sesleri gelmeye başlamıştı. Çok tiz bir ses. Bir yakarış gibi ama sesin nereden geldiği belli değil. Evin ön balkonundan, arka pencerelerden bakıyorum ortada kedi yok. Dışarı çıktığım zamanlarda etrafı kolaçan ediyorum kediyi göremiyorum. Hava buz gibi. Kar havası var sanki. Biz annemle dairemizdeyken akşamları alttan alta, derinlerden bir miyavlama sesi başlıyor. Bir gün, iki gün derken annemle apartmandan bir çıkışımızda bir kediye denk geldik. Apartmanın bahçe çıkış kapısının sağ tarafındaki taş duvarın üzerinde sırtı ve kafasının tepesinden etrafına doğru yayılan sarımsı turuncu renklerin hâkim olduğu ve geri kalanı karnı, patileri, bacakları, yüzü bembeyaz olan bir yavru kedi. Arka bacakları daha uzunca. Garip. Oldukça pis, beyaz yerleri iyice kararmış. O ilk bakışta çirkin bir şey, ki aslında çok güzel. Fazlasıyla tedirgin ve heyecanlı. Çok korkuyor. Yanından geçerken, aa maa demeye, acaba bu kedi o kedi mi diye konuşmaya fırsat kalmadan bizden korkuyor ve hemen yere kaldırıma atlıyor, oradan kaldırım yanında park eden arabanın altına sıçrıyor ama öyle bir hızla sıçrıyor ki öbür taraftan çıkacak sandığımız için, tam o esnada arabanın yanından hızlan geçen başka bir aracın altında kalacak diye ödümüz kopuyor. Annem korkudan hemen gözlerini kapıyor. Kontrol ediyoruz. Neyse ki bir şey yok. Durup dururken olaylar olaylar. Otoparka yürürken miyavlayan kedinin bu olduğunu konuşuyoruz. Akşamında eve döndüğümüzde eve girerken bakınıyoruz, göremiyoruz ama sonra evdeyken miyavlama sesleri tekrar başlıyor. Meğer aylar sonra balkondan ağaca atlayıp bahçeye indiğinde onu ararken bulduğumuz yerdeymiş, apartmanın arka tarafında binanın bir boşluğuna giriyormuş; tam da benim odamın penceresinin altında bir yer. Orayı güvenli alan seçmiş belli ki kendisine. Anne babası ortalarda yok, arkadaşı yok. Kimse yok. Leylekler mi getirdi kızım seni? Toprak? Bir gün sanki bu bahçeye bırakılmaya karar verilmiş gibi. Bu bahçeyi de evi bilmiş, güvenli alan bilmiş ve burada duruyor ya da yan mahallelerden falan kaçıp geldi herhalde. Geldi ama burayı da benimseyememiş. Akşam olunca yakarışları başlıyor. Sanki, ben buraya geldim ama beni buradan da alın diyor. Burası da olmadı diyor gibi. Üçüncü akşam oldu miyavlamalar yine başladı. Dışarı çıkıp bakınca bulamıyorum. Gündüz vakti beklenmedik anlarda rastlaşıyoruz. Onda da miyavlamıyor, kenarda köşede, duvar üzerinde uzun arka bacaklarıyla dengesiz bir şekilde duruyor evlat. Ben artık dayanamıyorum demeye başlıyorum. Dördüncü güne gelirken miyavlamaya devam ederse alacağım diyorum. Nitekim öyle de oluyor, sesini duymaya tekrar duymaya başladığım an almaya karar veriyorum, dışarıya çıkıyorum, sabah ezanı okunmaya başlıyor. Elimde bir kase süt. Apartmandan dışarıya çıkıyorum. Hadi bakalım, bul şimdi. İçten, çok yürekten, derinlerden gelen bir miyavlama sesi duyuyorum. Sanki çok yaşlı ve ölmek üzere olan bir kedi kendisine verilmiş yavru kedi sesiyle miyavlıyor. Bulunduğum dış kapının önündeki merdivenin sağ boşluktaki kenarının duvarına sırtını vermiş, bacakları da üst üste yan yana, tatlı göbüşü meydanda bana bakıyor. Ufacık bir şey. Dört aylık vardır. Sevip sevmediğimi hatırlamıyorum. Kaçıyor muydu yoksa seviyordum da duruyor muydu bilemiyorum ama hatırladığım şu ki sütü koklattım, biraz içti, ardından her koklatma sonrasında birer adım geri geldim ve o da beni takip etti. Bu şekilde merdiveni çıktık, binaya girdik, bir kat boyunca yine bu şekilde birinci kata çıkmayı başardık ve nihayet evden içeriye girdik. Titriyordu. Şimdi sıcacık eve geldi. İlk olarak salona girdi hemen. Genişçe bir sehpamız vardı. O sehpanın altına girip, sehpanın tam ortasında durdu. Güvenliğini sağlıyor. Altında da halı. Sıcak. Tamamız yani. Hikâyemiz böyle başladı. O akşam kütüphanenin en alt rafındaki boşlukta uyudu. Sonra düzenini kurduk zaten.

O zamanlarda bir dizi vardı. Toprak adında bir kadın karakter vardı. Toprak adını ilk defa duydum ve çok sevdim. Ne kadar özgün ve Türkçe bir isim. Çok hoş gerçekten. Dişi bir sarman olan Toprak'a da Toprak demeye başladık.

Çok korkuyordu. Her şeyden. Hiç güveni yoktu. Nazik, narin, temiz, hanımefendi bir kediydi. Hiç masalara, mutfak rafına çıkmazdı. Sokak kedisi gibi değil de sanki cins kedi gibiydi. Ancak psikolojisi beni üzüyordu. Kendine olan güvenini toparlamak istiyordum bütün sevgimi vererek. Hayalimde sağlıklı ve kocaman bir kedi olması vardı. Böyle ele avuca gelecek kocaman sağlıklı bir kedi olsun istiyordum.

Bana çok güvenirdi. Kucağımdayken pencere kenarına doğru adım atar ve arka patileri avucumun içinde olurdu. Babası hemen arkasındaydı. Bu güveni çok hoşuma giderdi. Zamanla korkularını hallettik. Severek, vakit ayırarak, güzelce bakarak, konuşarak. İnsanlardan, seslerden, her şeyden korkan bir kediyken artık eve gelen misafirlerden korkmuyordu. Normalde içeri kaçardı. Artık kim gelirse gelsin yanında dolanır ve hatta kanepenin tepesine çıkarak arkasında bile gezinir olmuştu.

Toprak için en mutlu olduğum günlerdi kendine güvenini toparladığı günler.

Öldüğü gün haricinde bu 12 yıl boyunca en üzüldüğüm iki an var. Birisi taşınma esnasında salonda kendi dışarı çıkarken kullandığımız çantasının içinde beklerken eşyaları taşıyan çalışanların seslerinden korkup altını ıslatması, birisi de biz evde yokken eve hırsız girmesinden dolayı eve döndüğümüzde onu adeta yok olmuş gibi perdenin arkasında saklanırken bulmam. İki seferde hemen müdahale edip korkusunu geçirmeye çalıştım. Toprak'ın korkmasına dayanamazdım. Hep güven içinde, sıcak ve huzurlu olmalıydı. O motor gibi gırgırgır seslerini çıkarmalıydı.

Sadece bir kere dışarıya çıkmasına izin verdim çünkü sokaktan almıştık ve sağlığı iyi değil dendiği için evde bakmaya devam etmiştik; peki ya özgür olmak istiyor idiyse? Bunu görmek için serbest bıraktım. Biraz dolandıktan sonra kapının penceresinden başını uzatmış ve evin içine bakıyordu. Kapıyı aç baba diyordu resmen. O an anladım Toprak'ı zorla tutmadığımızı. O da kalmak istiyordu. İşte böyle yıllarımız geçti.

Öldüğü zaman bir arkadaşımı aradım Üsküdar'da buluşmak için. Annemle temiz bezlere sardık Toprak'ı, sonra da çantasına son kez girdi ve tabanına yatırdık. Üsküdar'da arkadaşla buluştuk, Doğancılar Parkı'na giden yokuşu çıktık; oradan da mezarlıklara doğru. Toprak altında hep kedilerin gömülü olduğu ve toprak üzerinde de hep kedilerin dolandığı bir mezarlık bölümüne geldik. Eski mezar taşları vardı burada, eski yazılarla eski insanların olduğu. Adı bende sırlı kalsın bir Bektaşi babasının ayak ucuna Toprak'ı gömdük. Tam da Kerbela şehitlerinin gömüldüğü gün olan 13 Muharrem'de. Daha sonra başka bir gün annemi de getirdim buraya. Birlikte Toprak'ı ziyaret ettik. Rüya gibi bir andı. Belki de rüyaydı, kim bilir? Biz Toprak'ın baş ucunda dururken Bektaşi babasının mezar taşının tam üzerinde koca bir sarman kedisi durmuş bize bakıyordu. Yan gözle bize bakmaya devam ederek ağır adımlarla mezardan indi ve Toprak'ın önüne geldi toprakta yatan, toprak olmuş olan, toprağın üzerinden... Toprağı kokladı. Sonra olduğu yerde sıçradı, sağa sola koşturmaya başladı. Muhtemelen Toprak ile oynuyorlardı. Biz orada bulunduğumuz müddetçe bize eşlik etti. Sonra arka tarafımızdan bir sarman kedi daha geldi. Emanet bizde diyorlardı sanki. Biz devir aldık sizden. Eyvallah. Annemle ayrılma vaktimiz geldiğinde o koca sarman kedisi geldiği yerden aynı yerlere basarak Bektaşi babasının mezarının üzerine çıktı ve oradan da devam ederek, mezardan indi ve mezarlığın dışına atladı gitti. Otobüsle eve dönerken bu babanın 1 asır önce çizilmiş bir resmini buldum telefonu karıştırırken. Resim oldukça karışık ve renkliydi. Yalnız çok belirgin bir şey vardı ki cübbenin aralık kısmının altında sarı beyaz kediye benzer bir varlık sanki orada dinleniyordu.

Can Toprak'cığım, cânım Toprak'cığım, güzel kızım... Seni seviyorum. Bu hayatta 12 yıl boyunca yoldaşlık yaptık. Bana emanettin. Artık seni baba erenlere emanet ediyorum. Hakkımız birbirine helal. Öbür dünyada görüşmek üzere. Hep yaptığım gibi gözlerinden öpüyorum. Tabii önce her seferinde olduğu gibi itinayla ve özenle çapaklarını temizledikten sonra. Bizim biraz daha yolumuz var. Sonra kapıda bekle bizi, tıpkı seni ilk aldığım yerdeki gibi ve benimle en son kapı eşiğindeki vedalaşman gibi. Korkacak bir şey yok. Merak etme. Şimdilik hoşça kal, görüşeceğiz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...