PERFORMANS sanatçılığı üzerine yazıp düşünmeyi deneyeceğim şimdi. Performans sanatçılığı nedir ve bana ne çağrıştırıyor, konu bu. Öncelikle, performans sanatçılığı ile komedyenlik arasındaki fark belirsizlik, muğlaklıktır.
Komedyen sahneye çıkar, performansını gösterir, performans biter ve seyirci bu performansın bittiğini görür. Yani performans ile gerçeklik arasındaki farkı sanatçı üzerinde görür. Sanatçı bunu belirtir. Son espirisini yapar, alkışı alır, rolden çıkar ve eğilerek seyirciyi selamlar. Bu kadar.
Performans sanatçısında ise sahnede ve sahne dışında belirsizlik vardır. Kurgu ile gerçeklik arasındaki bulanıklık seyircinin aklını karıştırır.
Sanatçı rolden çıkmaz, rol olur. O rolün kaçmaması için bile seyirci yokken dahi o roldedir, zihni oradadır.
Metot oyunculuğu buraya daha yakındır. Heath Ledger'ın 1 ay boyunca The Dark Knight (2008) filmi için Londra'daki bir otel odasına kapanıp Joker rolüne hazırlanması gibi. Role girmek için o karakterin hayatına güçlü bir yoğunlaşma, araştırma, duygusal yakınlık, anlama ve her hareketi inceleme gibi bir tempo oyuncunun karakteri kaçırmaması için bazen şarttır. Tabii bu oyuncudan oyuncuya göre değişiyor. Heath Ledger gibiler işi fazla ciddiye alanlar. Sonucu da bir o kadar ciddi ve kaliteli oluyor elbette.
Metot oyunculuğunda performans sanatçılığı çizgisine en yaklaşan kişi ise Jim Carrey'dir denebilir. Hakiki bir performans sanatçısı olan Andy Kaufmann'ı canlandırdığı Man On The Moon filmi (1999) için yaptığı hazırlıklarda karaktere girmiş ve aylarca çıkmamıştır. Özel hayatında dahi, sokakta, evinde, her yerde karakterde kalarak konuşmuş, gülmüş, yemiş içmiştir. Bu Jim & Andy: The Great Beyond (2017) belgeselinde anlatılır. Film çıktıktan hemen sonra sıcağı sıcağına belgesel yayınlanmamış çünkü rahatsız edici olarak görülmüştür. Jim Carrey de "Andy beni ele geçirdi" diyerek adeta karakteri artık yaşadığını ifade eder.
Asıl olarak performans sanatçılığına iki örnek verilebilinir. Andy Kaufman'ın bizzat kendisi ve Sacha Baron Cohen. Burada ticari bir üründen ziyade sanat eserinin kendisi amaçlanır. Ortaya sürekliliği olan bir eser, hikâye ortaya çıkar ve bu yaşamaya devam eder. Ticari ürün olarak da satar ancak satmama ihtimali riski de alınır çünkü dediğim gibi amaç keşfin kendisidir. Bir deneme, yeni bir keşif, deneysel bir eser.
Beni en çok heyecanlandıran yanı da buraları. Hem performans sanatçılığının başlı başına bir hikâyesinin olması, sürekli devam eden, sen orada olsan da olmasan da var olan bir varoluş ve ikinci olarak da yeni bir şey var etme ya da yeni bir şeyi keşfetme için arayışa girme, deneysel bir takım teşebbüslerde bulunma yani haritanın balta girmemiş ormanlarında gezinme. Sanatçının bu gezinmesi performans sanatçılığının içinde, o sergileme sürecinde sürer. Sanatçı gezindikçe performans açılır ve performansın kendisine dönüşür. Doğaçlamanın saf ve ham hali.
Burada yine absürdizme geliyoruz. Gülünen şey tipik bir espiri değildir. Mesela Cem Yılmaz'ın komedisi bu kategoriye girmez. O sahnesine çıkar, güldürür ve sahne sonunda performansı biter. Performans sanatçısında ise mizahın ta kendisi varoluşudur, yapılan esprinin komik olup olmaması değil. Çok daha felsefi bir yaklaşım vardır. Ki o sanatçı da buradaki felsefi açığı yakalayan kişidir.
Şimdi tanımlarımızı yaptık, örneklerimizi verdik, biraz felsefi yaklaşmayı deneyelim. Aslında her birimiz birer performans sanatçısıyız. Girdiğimiz roller var. Farkında olmasak da sürdürdüğümüz roller var.
Erving Goffman'ın dediği gibi sosyal hayat bir tiyatrodur. Judith Butler da daha ileri giderek kimliğin bile performatif olduğunu söyler.
Performans sanatçısı rolünü abartır, çeker çekiştirir, uzatır, bozar, hatta seyirciyi bazen güldürmez rahatsız eder. Sanatın en çok bu ne saçma şey dedirttiği yanlardan birisidir ama oynarken yanındakilere ve seyirciye bakın siz de oynuyorsunuz der aslında.
Mesela Marina Abramović'in Rhythm 0 performansında (1974) bunu seyirciye dedirtmesi gibi; "Ben neyim?" diye. Çünkü o performansında Marina sadece durmuştu, seyirciye kendini teslim etmişti 6 saat boyunca ve ne isterlerse yapabileceklerini söylemişti. İnsanlarsa davranışlarında önce nazik oldular ama sonra vahşi hayvanlara döndüler. Burada performans sanatçılığı tamamen pasif beden duruşu idi. Süreç sanatçı için işkenceye döndü ama nihayetinde sanatçı istediği eseri yarattı yani seyircinin kendi karanlığı ile yüzleşmesi, dönüştüğü şey.
Biz genelde performansımızın farkında değilizdir; giydiğimiz maskeler otomatiktir, bazen de manuel. Sanatçı ise bilinçli olarak bunu giyer ve hikâyeyi sürdürür. Bazen seyirci ve yanındaki insanlar buradaki performansı unutur ve gerçek sanarak buna kapılır. Hatta en başından sanatçının özel yaşamında da o performansın kendisi olduğunu sanır ama gerçek öyle değildir tabii.
Her birimiz kendi özelimizde sergilediğimiz performans sanatçılığının farkına varıp kendi duygusal sarmalımızdan çıkarsak bu rolleri, maskeleri, hikâyeyi kullanıp yönlendirebiliriz. Burada idrak ve irade gerekiyor. Sadece sorgulamak ve üzerine düşünmekle idrak sahibi olabiliriz ama irade sahibi olmak sevsen de sana zararı olana hayır demekle mümkün. Burada sihirli bir şey vardır. Büyü gibi. Sihirli değnek dokunur ve dönüşüm başlar. Nedir o? Hayır demek. Ancak bu şekilde mental bulanıklık netleşir ve oturur. Buradaki netleşme duygusal dalgaların durulmasıdır. O zaman hafifleme, özgürleşme ve irade ortaya çıkar. Kısaca hangi yolda yürüyorsan o yolda sahip olduğun iradeye yük yüklememiş olursun hayır diyerek.
Yes Man (2008) diye bir filmi vardı Jim Carrey'nin. Tamamen palavracı olan ve işi ticarete dökmüş bir kişisel gelişimcinin kursuna yazılır Carl Allen (Jim Carrey). Bu kursun tüm esprisi hayatında karşına çıkan fırsatlara evet denmesi gerektiğini tavsiye etmek ve bunu teşvik etmek üzerinedir. Evet dersin ve fırsatlara kapı açarsın. Bu Carl'a iyi gelir çünkü her şeye hayır dediği bir dönemdedir Carl. Bir ayrılık yaşamıştır ve iş dışında evinden çıkmaz, arkadaşlarıyla buluşmaz, telefonu hep kapalıdır ve her program teklifine hayır der. Böyle bir insan için kendini evet demeye zorlamak yani bir uçtayken öbür ucu zorlamak normalleşme açısından faydalı olabilir ya da her şeye evet diyen birisi de tam tersi bir pratik uygulasa kendi zihninde hayır demek üzerine o da faydalı olabilir.
Benim demek istediğim ise iki uçta değilken ve yolunda yürürken -yolunda yürüyüş için ara not: James Clear’in Atomic Habits kitabında dediği gibi, gelişim büyük sıçramalarla değil, %1’lik günlük iyileşmelerle olur- gerçekten zayıf karnın, yaran, duygusal anlamda zaafın olan şeye hayır demek. Ne kadar seversen sev o şeyi. Zarar verdiğini biliyorsun. Bu çok açık. İşte bu noktada dediğin her hayır mental netleşme ve irade getirir. Bu da yürüyüşte ihtiyacın olan moral ve motivasyonu sağlar. Çünkü biz öyle israf ediyoruz ki enerjimizi abuk sabuk yerlere en sonunda asıl yapmamız gereken hayati sorumluluğumuza karşı güçsüz kalabiliyoruz.
Performansımızı istismar edildiğimiz, sömürüldüğümüz, kullanıldığımız rollerden daha iradeli, çalışkan ve üretken rollere doğru çevirmemiz performans sanatçılığımızın da idrakine varmaktır. İdrakine varılmamış olan, yukarıdan bakamadığımız her şey bizi kullanır ve uyutur çünkü.
Son bahsettiklerim bu sanatçılığa felsefi anlamda yaklaştıktan sonra bende çağrıştırdıklarıydı elbette, bunların performans sanatçılığı mesleği ile alakası yok. Tek alakası performans sanatçısının da durumun farkında olarak bir karaktere bürünmesi ve insanları işte bende çağrıştırdığı zaaflarıyla baş başa bırakması.
Performans sanatçısı rolü giyinerek, kullanarak insanlarla dalga geçer o absürdizmin sahasında, böylece seyirciyi de farklı bir dünyaya alarak güldürür, güldürmekten daha önemlisi enteresan gelen bir algıya, dünyaya, hikâyeye çeker.
Yorumlar
Yorum Gönder